Adres
  • Ordu Bulvarı Cad. No:22/1A
    Genelioğlu Apt Afyonkarahisar

Neden Gebelik Takibi ?

Gebe kalmaya karar verdiğinizde…

İnsanın hayatında verdiği en önemli kararlardan birisi de çocuk sahibi olmak istemesidir. Hayatının herhangi bir döneminde çocuk sahibi olmayı istemeyen kadın yok gibidir. Ancak bu güç karar verildiğinde Gebe kalmadan önce hem ruhsal hem de fiziksel olarak hazır olmak gerekir.

İlk doktor ziyaretini Gebe kaldıktan sonra yapmak her zaman yeterli olmayabilir. Sağlıklı bir Gebelik dönemi geçirmek, sağlıklı ve rahat bir doğum yapmak ve sağlıklı bir bebeğe sahip olmak için Gebe kalmaya karar verdiğinizde doktorunuzla görüşmeniz önemlidir.Doktorunuz hem sizin hemde dünyaya getirmeyi planladığınız bebeğinizin zarar görmesini engellemek için bazı muayene ve tetkikler yapacak size sağlklı bir Gebelik dönemi için önerilerde bulunacaktır.

 

Gebelik öncesi muayene
Anne olmaya karar verildiğinde ilk yapılması gereken Gebeliği takip etmesi istenilen hekim ile temasa geçmek, randevu almak ve muayeneye gitmektir. Gebelik öncesi muayenenin birtakım amaçları vardır. Sağlık durumu ile iligili amaçların dışında sizin Gebeliğinizi takip etmesini ve doğumunuzda eşlik etmesini arzu ettiğiniz hekiminizi tanımanız ve pozitif diyalog kurmanız açısından da bu ilk ziyaret son derece önemlidir. Doktorunuzla kuracağınız diyalog Gebelik takiplerinin önemli bir detayıdır.

Doktorunuz “ben bebek sahibi olmak istiyorum” diye başvurduğunuzda sizin genel sağlık durumunuz ile ilgili ana hatları çıkartmaya çalışacak ve olası problemleri saptyarak bunları tedavi edecektir.

Muayenenin ilk aşaması görüşmedir. Bu görüşmede doktorunuz ilk önce sizi tanımaya çalışacaktır. Yaşınız, mesleğiniz, kaçıncı evliliğiniz olduğu gibi sizin için önemsiz görünebilecek bazı bilgiler doktorunuza önemli ipuçları verebilir. Bunlardan mesleğiniz özellikle önemlidir. Meslek ile ilgili faktörler genel sağlık durumu dışında Gebelikte de zararlı olabilmektedir.

Doktorunuz daha sonra kalp hastalığı, diabet, karaciğer hastalığı, böbrek hastalığı gibi kronik sistemik hastalığınız olup olmadığını sorgular. Bu hastalıkların varlığı Gebeliğin size zarar vermesine neden olabileceği gibi bebeğinizin sağlıklı gelişimine engel olabilmesi açısından da önemlidir. Sistemik hastalıklar gözden geçirildikten sonra sıra daha spesifik olan jinekolojik hastalıklara gelir. Miyom, yumurtalık kisti, endometriozis gibi Gebeliğe engel olabilecek durumların varlığına yönelik ipuçları aranır ya da daha önceden bu tür durumların varlığı tespit edilmiş ise uygulanan tedaviler ve sonuçları ile ilgili bilgi edinilir. Bazı jinekolojik hastalıklar ve enfeksiyonlar Gebe kalmada güçlüğe ya da Gebe kalındığında düşüklere neden olabildiğinden jinekolojik öykü son derece önemlidir.

Obstetrik öykü olarak adlandırılan ve daha önceden yaşamış olduğunuz Gebelikler ile bunların sonuçları ile ilgili bilgiler de önemli ipuçları verebilir. Eğer daha önce doğum yaptıysanız bebeklerin doğum haftaları, doğum kiloları, doğum şekli, eylem ve doğum sırasında yaşanan özellikler değerlendirilir. Eğer daha önceden tekrarlayan düşükler, sakat ya da ölü doğumlar varsa doktorunuz yeniden Gebe kalmanıza izin vermeden önce bunların nedenlerini araştırmak ve gerekiyorsa tedavi etmek isteyecektir.

Bu ilk görüşmede hem anne hem de baba adayının aile geçmişleri sorgulanır, soylarında genetik geçiş gösteren herhangi bir anomali ya da hastalığın olup olmadığı araştırılır. Bu tür bir problem varlığında doktorunuz Gebelik öncesi genetik danışmanlık isteyebilir.

Görüşmenin bir başka amacı da anne-baba adayının yaşam ve beslenme alışkanlıklarının ortaya çıkarılmasıdır. Bu alışkanlıklar Gebeliğe ve bebeğe zarar verebileceği için mutlaka sorgulanmalıdır.

Düzenli ya da düzensiz kullanılan ilaçlar hekim ile tartışılmalı, bunların Gebeliğe ve bebeğe olan etkileri sorgulanmalıdır. Öte yandan alerji varlığı ve hangi maddelere karşı allerjik olunduğu da önemlidir.

 

Muayene
Öykü alındıktan ve kişinin genel sağlık durumu ile ilgili detaylı bilgi edinildikten sonra sıra muayeneye gelir. Bu jinekolojik muayenede standart muayeneden farklı bir işlem yapılmaz.

Muayenede vajinal ve pelvik enfeksiyonlar araştırılır. Transvajinal ultrasonografi ile rahim ve yumurtalıkların durumu değerlendirilir. Myom, kist, endometrioma varlığı araştırılır.

Eğer daha önceden yapılmadıysa ya da yapılmış olsa bile üzerinden 1 yıldan fazla zaman geçmiş ise mutlaka smear testi yapılmalıdır.

Muayenenin son aşaması boy,kilo ve tansiyon tespitinin yapılmasıdır.

 

Laboratuvar incelemeleri
Öykü ve muayeneden sonra sıra bunlarla saptanamayan faktörlerin incelenmesi gerekir. Bu inceleme laboratuvar yardımıyla yapılır. Bilinenen herhangi bir hastalığı olmayan kişlerde rutin testler istenir.

Rutin testler şunlardır:

  • Tam kan sayımı
  • Tam idrar tetkiki
  • Anne ve babanın kan grupları
  • Toksoplazma ile ilgili testler
  • Rubella (kızamıkçık) ile ilgili testler
  • Hepatit B ile ilgili testler
  • Açlık kan şekeri (AKŞ) bakılması son zamanlarda önerilmemektedir çünkü AKŞ sadece var olan aşikar diabeti gösterir. Bunun yerine 50 gram glukoz ile yapılan tarama testi daha önemli bilgiler verebilir.

 

Bunlar dışında belirli bir yakınma ya da bulgu varsa buna yönelik incelemeler yapılır. Örneğin adet düzensizliği varlığında tiroid ve prolaktin hormonları da dahil olamak üzere detaylı hormon incelemesi gerekli olabilir. Jinekolojik hastalık dışında bir patoloji saptandığında doktorunuz ilgili branştan konsülatasyon isteyecektir.

Öneriler
Tüm incelemeler yapıldıktan ve Gebe kalmaya engel bir durum olmadığı gösterildikten ya da var olan patolojiler tedavi edildikten sonra sıra önerilere gelir.

Yapılan tetkiklerde rubella’ya karşı bağışık olmadığınız saptanırsa aşı olmanız gerekir. Ancak bu aşı canlı virüslerden yapıldığı için aşı sonrası 3 ay süreyle Gebe kalmamanız ve bu sürenin sonunda bağışılık gelişlip gelişmediğini kontrol ettirmeniz gereklidir.

Eğer diabet (şeker hastalığı) saptanmış ise kan şeker düzeyinizin mutlaka normal düzeyde tutulması gerekir Yapılan araştırmalar kan şekeri yüksekliğinin Gebelik üzerinde olan olumsuz etkilerinin döllenme olmadan çok daha önce başladığını ortaya koymuştur.

Gebelik ve anne olma heyecanı sağlıklı bir yaşam için mükemmel bir motivasyon aracıdır. Bu kararı veren pekçok kadın alışkanlıklarını kendi isteği ile değiştirmekte, pek çoğunun eşi de ona detek olmak maksadıyla ona uymaktadır. Sonuç daha sağlıklı bireyler ve aile olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sigara: Sigarayı bırakmak için anne olmayı istemekten daha iyi bir sebep olamaz. Sigara kadında yumurta, erkekte sperm sayı ve kalitesini azalttığından Gebe kalmada güçlüğe neden olabilir. Sigara içen Gebelerin bebekleri düşük doğum ağırlıklı olabilmekte, bu kadınlarda düşük ya da erken doğum daha sık görülmektedir. Yeni yayınlanan bir çalışmada Gebelikleri boyunca sigara kullanan kadınlardan doğan erkek çocukların ileriki yaşamlarında suç ve şiddete olan eğilimlerinin artmış olarak bulunması ilginçtir.

Alkol: Benzer şekilde alkol de Gebe kalma şansını bir miktar azaltır. Anne karnında alkole maruz kalan bebeklerde uzun dönemde zeka gerilikleri, öğrenme bozuklukları, davranış bozuklukları görülebilir. Yine yapılan bir çalışmada haftada 1-5 kez alkol kullanan kadınların hiç kullanmayanlara göre daha zor Gebe kaldıkları saptanmıştır. Alkol erkekde de sperm sayısı ve kalitesini azaltır.

Stres: İsrail’de yapılan bir araştırmada infertilite tedavisi gören kadınlarda stres gidermek maksadı ile meditasyon yapanlarda Gebeliklerin daha kolay elde edildiği sonucuna varılmıştır. En sağlıklı ve kolay stres giderici egzersizdir.

Beslenme: Gebelikte olduğu gibi Gebe kalmaya karar verildiğinde de beslenme son derece önemlidir. Suni tatlandırıcılar, kafein gibi pekçok maddenin kullanımı azaltılmalıdır. Kilo fazlalığı varsa bunları vermek için en iyi dönem Gebelik öncesidir. Yaygın kanının aksine beslenme bozukluğu olmayan kişilerde Gebe kalmadan önce vitamin takviyesi gerekmez. Bu durumun istisnası folik asittir.

Gebe kalmadan önce B grubu vitaminlerden biri olan folik asit takviyesi faydalı olmaktadır. Günde alınan 400-800 mikrogram folik asit bebekdeki merkezi sinir sistemi anomalilerini %50’ye yakın oranda azaltır. Buna karşın folik asidin düşük olasılığını da arttırdığına dair az sayıda araştırma da mevcuttur. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi üreme çağındaki her kadının hergün folik asit almasını önermektedir.

Önemli noktalar

  • Gebe kalınıp kalınamayacağı önceden bilinemez.Hiçbir hekim ya da kişi, hiçbir kimseye çocuğun olur ya da olmaz diye garanti veremez. Tabii ki bunun istisnaları vardır. Rahimi ya da testisleri olmayan bireylerden oluşan çiftlerde doğal olarak Gebelik olmaz. Ancak anatomik olarak hiçbir problem olmasa bile %15 vakada açıklanamayan kısırlık olduğu unutulmamalıdır.
  • Gebe kalmaya karar verildiğinde doğal olarak ilk yapılacak şey korunmayı bırakmaktır. Uygulanan yönteme bağlı olarak üreme yeteneğinin geri dönmesi 0-3 ay kadar sürebilir.
  • Gebe kalmak için en uygun dönem 28 günde bir adet gören kadında kanamanın başlangıcından itibaren 12-15. günlerdir.
  • Gebe kalma şansını arttırmak için düzenli bir cinsel yaşam ve haftada en az 3 ilişki faydalı olur. Bu şekildeki çiftlerin %75’i 6 ay içinde Gebelik elde eder.
  • Çiftlerin %15 inde 1 yılın sonunda Gebelik olmaz. Bu çiftlerin infertilite araştırılması açısından hekime müracaatı gerekir.
 

 

Gebelik isteyenler için uygun seks

İstemelerine rağmen Gebelik elde edemeyen çiftlerden bazılarında altta yatan problem uygun zamanda ve yeterli sıklıkta ilişkinin olmaması, ya da uygulanan yanlış yöntemler gibi çok basit nedenler olabilir.

Kadınların herhangi bir ayda Gebe kalma olasılıkları %20-25 arasındadır. Çiftler bilgi eksikliği nedeni ile yaptıkları bazı davranışlar yoluyla bu olasılığı azaltabilirler. Kısır olduklarını düşünen bazı çiftlerde alınacak basit tedbirler ve uygulanacak çok kolay yöntemler ile hiçbir tedaviye gerek kalmadan Gebelik elde edilebilir.

Uygun zaman:

Gebelik isteyen çiftler için cevaplandırılması gereken ilk soru en uygun zamanın ne olduğudur. Düzenli adet gören kadınlarda yumurtlama genelde adet siklusunun 14. gününe denk gelir. (adet kanamasının başladığı günden itibaren 14. gün). Ancak yumurtlama tarihinde sapmalar olabileceği, ve sperm ile yumurta hücresinin kadın vücudu içinde yaşama potansiyeli göz önüne alındığında 9 ile 15. günler arasında gün aşırı cinsel ilişki olması Gebelik şansını yükseltir.
İlişkinin her gün önerilmemesinin sebebi erkeğin sperm kalitesini düşürmemektir. Her ilişkiden önce erkeğin en az 48 saat süreyle boşalmaması özellikle sperm sayısı düşük ya da sınırda olan erkekler için yararlıdır. Alınabilecek başka bir önlem de ilişkinin sabah olmasıdır. Boşalmanın olmadığı geceyi takip eden sabah erkeğin sperm düzeyleri en yüksek sayıdadır. Ancak bu ilişkiler yaşanırken “bugün mutlaka ilişkide bulunmamız gerekir” şeklinde stres yaratmak Gebelik açısından olumsuz etki gösterir. Bu stresi gidermek için olayı kendi haline bırakmak veya egzersiz, yürüyüş gibi stres giderici faaliyetlerde bulunmak gereklidir. Unutulmamalıdır ki üreme sistemini yöneten bütün hormonlar hem fiziksel hem de ruhsal strese karşı hassasdır.

Vajina dışarıdan kulanılan herhangi bir maddeye gereksinim duymadan kendi kendini temizleyebilen ve uygun ortamını yaratan bir organdır. Adet kanaması ve ilişki sonrasında dahi vajina sağlıklı kalabilmek için kendi önlemini alır.(Eğer ilişkiden sonra kötü bir koku duyuluyor ise bu enfeksiyonun belirtisi olabilir ve doktor kontrolü gerekir). Sadece Gebelik isteyenlerde değil hiçbir kadında vajinal duş önerilmez.İlşiki öncesi yapılan duş vajen pH’ını değiştireceğinden Gebelik şansını olumsuz yönde etkiler. Spermin yaşama şansı tehlikeye girer, ilişkiden hemen sonra yapılan duş ise spermleri ortamdan uzaklaştıracağından, şansı azaltır. Ayrıca duş, bakterileri kadın üreme sistemi içinde yukarılara doğru zorlayarak enfeksiyon ve dolayısı ile infertilite şansını arttırır.

Özet

Gebe kalmayı planladığızda 3 ay öncesinden korunmayı bırakın
Gebe kalmak için en uygun zamanda gün aşırı ilişkide bulunun
Gebelik için uygun dönemdeki ilk ilişkiden önce ve iki ilişki arasında erkeğin 48 saat boşalmamasının ideal olduğunu unutmayın
Kayganlaştırıcı kullanmayın
Hiçbir zaman vajinal duş yapmayın
Vajinanın doğal duruşunu sağlayan Gebelik için uygun pozisyonları tercih edin
Alternatif seks yöntemlerinden uzak durun

​ANNE HAKLARI BİLDİRGESİ

1.Annelik hür seçim olmalıdır. Her kadın çocuk sahibi olma, doğum sıklığını saptama ve sahip olmak istediği çocuk sayısını belirleme hakkına sahiptir. Etkili korunma yöntemleri her kadına ulaştırılabilmelidir.

 

2.Her kadının üreme sağlığı, Gebelik, doğum ve yenidoğan bakımı konusunda yeterli eğitim ve bilgi alma hakkı vardır. Sağlık kuruluşları ve uzmanlar, anne ve eşine bu eğitimi vermek, doğum öncesi bakımın bir parçası olarak eşlerin hazırlık kurslarına katılmalarını özendirmek zorundadırlar.

 

3.Her kadın dünyadaki tüm ülkelerin hükümetleri tarafından doğru yönlendirme ve gereksiz risklerden uzak bir Gebelik garantisi verilme hakkına sahiptir.Tüm kadınların Gebelikte yeterli sağlık hizmetleri ve koruyucu önlemlerden yararlanma hakkı vardır. Gebelikte sağlık hizmetleri kaliteli ve yeterli kaynağa sahip olmalıdırlar. Obstetrik bakımın sınırı yoktur. Obstetrik bakımın kültür ve inançlara bağlı olarak çeşitlilik gösterdiği akılda tutulmalıdır.

 

4.Her kadın Gebelik ve doğumda uygulanabilecek teknolojik girişimler ve gelişmeler hakkında yeterli bilgi alma ve en güvenli uygun işleme ulaşma hakkına sahiptir. Her kadının uygulanabilir perinatal tanı işlemleri hakkında yeterli bilgi edinme hakkı vardır. Kadın, bu işlemler hakkında karar vermede bağımsız olmalıdır.

 

5.Her kadın Gebelikte yeterli beslenme hakkına sahiptir. Kadının beslenmesi, çocuğunun gelişimi ve kendi sağlığı için gerekli tüm besinleri alabilmesini sağlamalıdır.

 

6.Çalışan kadınlar Gebelik sırasında veya Gebelik nedeniyle işten çıkarılmama hakkına sahiptirler. İşinin devamlılığı Gebelik nedeniyle ayrım yapılmaksızın her kadına garanti edilmelidir. Annelik hakları, Gebelik izinleri ve çalışma düzenine adaptasyonu kapsayacak şekilde, maaş miktarını etkilemeksizin ve iş kaybı endişesi olmaksızın, hükümetlerin iş yasaları ile korunmalıdır. Anne çalışma saatleri içinde emzirme hakkına sahiptir.

7.Her kadın Gebeliğine gönüllü son verme nedeniyle ayrım, cezalandırma ve sosyal dışlanma ile karşılaşmama hakkına sahiptir.

 

8.Annelik hakları sosyal yapı ile sınırlandırılamaz. Annelik hakları tek ebeveynli aile ile İKİ ebevynli ailede aynıdır.

 

9.Her anne karar verilmesi gerekli durumlarda ve üreme işlemleri sırasında baba ile sorumlulukları paylaşmak hakkına sahiptir. Baba, annenin düşüncelerine saygı duyma sorumluğunu taşır. Annelik açısından her kadının eşi tarafından zorlanmama hakkı vardır. Üreme ile ilgili kararlar kadın ve erkek tarafından eşitlik ilkesi ve ortak sorumluluk ile alınmalıdır.

 

10.Her kadın emzirmenin faydaları ve doğumdan hemen sonra emzirmeye başlamanın yararları konusunda bilgilendirilme hakkına sahiptir. Ancak, her kadının sosyal-kültürel önyargı olmaksızın laktasyon biçimine bağımsız karar verme hakkı vardır.

 

11.Her kadın kendisini ve fetüsü etkileyecek (tanı ve tedavi amaçlı) karar mekanizmasında yer alma hakkına sahiptir. Her karar bağımsız alınmalı ve anne adayı konu hakkında bilgilendirilmiş olmalıdır.

 

12.Kurumlarda doğum yapan kadınlar kendileri için kültürel önemi olan giyim (kendisinin ve bebeğin), yiyecek, plasentanın akıbeti ve diğer uygulamalar ile ilgili konularda karar verme hakkına sahiptirler. Her kadın hastanede kaldığı sürece bebeği ile birlikte olma hakkına sahiptir.

 

13.İlaç bağımlılığı, AIDS veya diğer medikal veya sosyal problemler nedeniyle toplumdan dışlanabilecek olan Gebeler özel sağlık programlarından yararlanma hakkına sahiptirler. Göçmen kadınlar da ülke vatandaşı olan kadınlarla aynı haklara sahiptirler.

 

14.Her kadının sağlık çalışanlarının samimiyetine inanma ve sağlık çalışanlarından hastanın gizlilik hakkına saygı duymasını beklemeye hakkı vardır.

 

YENİDOĞAN HAKLARI BİLDİRGESİ

 

1.İnsan hakları evrensel bildirisi yaşamın tüm evrelerini içerir. Tüm insanlar hür doğarlar, eşittirler ve aynı haklara sahiptirler.

 

2.Kız veya erkek, bir insan olarak yenidoğanın özlük hakkı her değerin üzerindedir. Yenidoğanlar, Çocuk Hakları Sözleşmesi doğrultusunda korunmalıdırlar.

 

3.Her yenidoğanın yaşama hakkı vardır. Bu hakka tüm insanlar ve hükümetler tarafından ırk, cinsiyet, ekonomik, coğrafya özellikleri, doğum yeri, din veya başka nedenlerle ayrım yapılmaksızın saygı duymalıdır. Yönetimler çocuklar arası ayrımı önleyici tedbirleri almalıdırlar.

 

4.Her yenidoğan kültürel, politik veya dini nedenlerle yaşamının riske edilmemesi hakkına sahiptir. Hiç kimse kısa veya uzun dönemde yenidoğanın sağlığını risk altına sokacak, fiziksel bütünlüğünü bozacak bir işlemi yapma hakkına sahip değildir. Hiçbir koşulda zarar verme kabul edilemez.

 

5.Her yenidoğanın doğru kimlik, aile ve uyruğa sahip olma hakkı vardır. Devlet yaşamın tüm evrelerinde insana eşit şekilde bu hakkı garanti etmelidir.

 

6.Her yenidoğan hayatının geri kalan kısmında kendisine optimal fiziksel, ruhsal, dinsel, ahlaki ve sosyal gelişimini sağlayacak sağlık hizmetini, duygusal ve sosyal bakımı alma hakkına sahiptir. Toplum onun tüm ihtiyaçlarını karşılamaktan sorumludur. Yenidoğanın otonomisi olmayacağından, anne ve babanın yazılı izni olmadan hiçbir tıbbi girişimde bulunulamaz. Ancak ebeveyn veya vasinin doğrudan girişim olasılığı yoksa acil durumlarda çocuğun lehine hareket etmek zorunluluğu bu durumun dışındadır. Ekonomik ve sosyal sınıf gözetilmeksizin ayrımcılığın tüm şekillerinin karşısında durulmalı, bakımda adil olunmalıdır.

 

7.Her yenidoğan büyümesini sağlayacak doğru beslenme hakkına sahiptir. Annenin emzirmesi teşvik edilmeli ve destek olunmalıdır. Annenin emzirmesi kişisel, fiziksel veya psikolojik nedenlerle olası değil ise doğru suni beslenme sağlanmalıdır.

8.Her yenidoğan doğru tıbbi bakım alma hakkına sahiptir. Çocuklar en sağlıklı şekilde yaşama, tıbbi, iyileştirici ve önleyici hizmetlerden yararlanma hakkına sahiptirler. Devlet, çocuk sağlığını tehdit eden geleneksel uygulamaları önlemelidir. Hükümetler doğum öncesi ve sonrası bakımdan sorumludur.

 

9.Gebe kadın yaşamla bağdaşmayan anomalili bir fetüs taşıyorsa yaşadığı ülkenin kanunları çerçevesinde Gebeliğe devam etme veya Gebeliği sonlandırma hakkına sahiptir. Fetus doğduğunda yenidoğana gereksiz tedavi yöntemleri uygulanmamalıdır.

 

10.İmmatüritesi en düşük viyabilite sınırının altında olan yenidoğanı hayatta tutabilmek için çaba gösterilmemelidir. Bu olgularda doğumun gerçekleştiği bölgenin coğrafi, sosyal ve ekonomik koşulları dikkate alınarak yargıya varılmalıdır. Sınırdaki olgularda doğumdan önce ebeveynler bilgilendirilerek, karara katkıda bulunmaları sağlanmalıdır.

 

11.Her yenidoğan ülkenin mevcut sosyal koruma ve güvenlik haklarından yararlanma hakkına sahiptir. Bu haklar sağlık konusunda olduğu gibi hukuk alanında da söz konusudur.

 

12.Yenidoğan ebeveyninin isteği olmadan onlardan ayrılmamalıdır. Yenidoğanın yaşamını tehdit eden istismar varlığında, ailesinden ayrılmasını gerekli kılsa bile, yenidoğanın korunması, kanuni ve idari yollarla garanti altına alınmalıdır. Bu kural yenidoğan hastanede iken uygulanabilir olmalıdır.

 

13.Evlat edinme durumunda, evlat edinilen yenidoğan en iyi şartlara sahip olmalıdır. Evlat edinme hakkının getirdiği tüm hukuksal garantiler uygulanmalıdır. Hiçbir koşulda organ satışı kabul edilmemelidir.

 

14.Silahlı çatışma olan ülkelerde tüm yenidoğanlar ve Gebe kadınlar korunma hakkına sahiptirler. Bu koşullarda annenin emzirmesi özendirilmeli ve korunmalıdır.

GEBELİĞE HAZIRLANMAK

Sağlıklı ve sorunsuz bir Gebelik süreci geçirmek tüm kadınların hayalidir. Bu hayal Gebelik öncesinde ve sırasında alınacak bazı basit önlemlerle çoğu zaman kolayca gerçekleştirilebilir. Bir kadının beslenme durumu, genel sağlığı ve günlük rutin yaşantısı bebeğin dokuz ay boyunca gelişeceği ortamı olumlu ya da olumsuz şekilde etkileyebilir.

Zayıf, çaresiz ve korunmasız bir bebek dokuz aylık macerasında tamamı ile annesine bağlıdır. Anne adayının Gebe kalmadan önce bu döneme iyi bir şekilde hazırlanması vücudunun Gebelik sürecine uyum sağlamasını kolaylaştırır.

Hiçbir zaman çok geç değildir. Gebe kalmaya karar verdiğinizde aşağıdaki adımları takip etmeniz bebeğiniz ve kendi sağlığınız açısından önemlidir.

Muayene olun

1.

Doktorunuzu ziyaret ederek bebek sahibi olmaya karar verdiğinizi belirtin. Düzenli gittiğiniz bir jinekoloğunuz yoksa mutlaka bir jinekoloğa başvurun. Ufak ya da büyük, bazı sağlık sorunlarının Gebe kalmadan önce giderilmesi hem sizin hem de bebeğinizin sağlığı açısından önemli olabilir. Bazı yüksek riskli durumlarda ya da aile öyküsü varlığında genetik danışmanlık ya da inceleme gerekli olabilir.

2.

Jinekolojik muayeneyi ihmal etmeyin. Cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve PAP  smear da dahil olmak üzere komple bir muayene o zamana kadar fark etmediğiniz bazı sorunların ortaya çıkmasını sağlayabilir.

3.

Düzenli ya da belirli aralıklarla kullandığınız ilaçlar varsa bunları doktorunuzla mutlaka görüşün. Bazı ilaçların erken Gebelikte kullanılamayacağını unutmayın. Gebe kalmaya karar verdiğinizde soğuk algınlığı ilaçları, ağrı kesiciler gibi bazı ilaçları kullanırken mutlaka doktorunuza problem yaratıp yaratmayacağını sorun.

4.

Aşılarınızın eksiksiz olduğundan emin olun. Bazı çocukluk çağı hastalıklarını geçirmemiş olabilirsiniz. Bunlara karşı aşılanmanız önemli olabilir.

5.

Düzenli kontrollerinizi ihmal etmeyin. Gebe kaldıktan sonra doktorunuz belirli aralıklarla sizi muayene edip bebeğinizin sağlığını ve gelişimini kontrol edecektir. Bu kontrollerde doktorunuz bazı testler yapacaktır. Bu testler sağlıklı bir Gebelik ve bebek için çok önemlidir.
Aklınıza takılan her soruyu doktorunuza yöneltin. Doktorunuzun bir görevi de Gebelik süresince size önderlik etmek, yönlendirmek ve eğitmektir.

6. 

 Diş hekiminizi ziyaret edin. Dolgu, çekim gibi diş tedavilerinizi Gebe kalmadan önce yaptırmanız uygun bir davranış olacaktır. Gebelik diş sağlığınızı olumsuz yönde etkileyebilir.

 

Beslenmenize ve kilonuza özen gösterin

1.

Beslenme alışkanlıklarınızı yeniden gözden geçirin. Gebelik süresince bazı besin maddelerine olan gereksiniminizin artacağını unutmayın.

2.

Yağ ve şeker tüketiminizi sınırlandırın. Gebelik boş kalorilerden vaz geçmek için ideal bir dönemdir. Yiyeceklerinizi besin değeri yüksek maddelerden seçin.

3.

Gebe kalmadan önce ideal kilonuza ulaşmaya çalışın. Fazla kilolar Gebeliği olumsuz etkileyebilir. Öte yandan sürekli diet yapılması Gebeliğe sağlıklı bir başlangıç yapmak için gerekli olan bazı besin maddelerini az almanıza neden olabilir. Hem düşük kilo hem de fazla kilo Gebe kalma potansiyelinizi bozabilir. Gebe kaldıktan sonra kilo vermeye çalışamayacaksınız. Bunu unutmayın

4.

Folik asit alın. Gebe kalmadan önce almanız şart olan tek vitamin folik asittir. Diğer vitamin ve mineraller açısından da desteğe gereksinim duyup duymadığnızı doktorunuzla mutlaka tartışın.

5.

Spor yapın. Spor hem kaslarınızı güçlendirerek sizi Gebeliğe hazırlar hem de Gebelik sırasında görülebilecek bazı komplikasyonları azaltır.

6.

Yeteri kadar su için. Su hem bebeğiniz hem de sizin için en önemli besin maddesidir.

 

Zararlı maddelerden uzak durun

1.

Kimyasal maddeler ve bazı çevresel faktörler Gebe kalma şansınızı azaltabilir ya da Gebelik sırasında bebeğiniz için zararlı olabilir. Kurşun, ağır metaller, asbest, radyasyon gibi pekçok zararlı olabilecek etken günlük yaşantıda karşılaşabileceğimiz faktörlerdir. İşyerinizde zararlı olabilecek çevresel faktörleri Gebe kalmadan önce doktorunuza danışın. Toksik olabilecek maddler ile temas etmekten kaçının.

2.

Sigarayı bırakın. Sigara kısırlığa neden olabileceği gibi Gebelikte bebek ölümleri başta olmak üzere pekçok soruna neden olabilir.

3.

Alkol almayın. Alkol bebek için son derece tehlikeli bir maddedir. Bebekte beyin hasarına neden olabilir.

4.

 Kafein tüketiminizi azaltın. Aşırı miktarda kafein Gebe kalmaya engel olabileceği gibi bebek üzerindeki etkileri de açık değildir.

5.

 Vücud sıcaklığına dikkat edin. Sauna, sıcak küvet, aşırı egzersiz gibi vücut sıcaklığınız aşırı yükselecek faktörler erken dönemde düşüklere neden olabilir.

 

Dinlenin ve gevşeyin

1.

Uzun ve yorucu bir yolculuğa hazırlanıyorsunuz. Bu nedenle gevşemelisiniz. Aşırı stres ve gerginlik Gebe kalma şansınızı azaltabileceği gibi gelişmekte olan bebeğiniz için ideal olmayan bir ortam yaratır.

2.

Gebe kaldığınızda dinlenmeye her zamankinden çok gereksinim duyacaksınız. Vücudunuz bu konuda size sinyal vermeden bir süre idare edebilir ancak pes ettiğinde toparlanmanız daha güç olacaktır. Bu nedenle kendinize şimdiden zaman ayırın.

 

YUMURTA DONDURMA- ÇOCUK SAHİBİ OLMA POTANSİYELİNİ KORUMAK

Apple ve Facebook gibi dünyanın en değerli iki şirketinin kadın çalışanları için yumurta dondurma ücretlerini karşılayacaklarını duyurması, dikkatleri bir anda son dönemde özellikle ilk anne olma yaşının hızla arttığı Amerika Birleşik Devletleri ve diğer gelişmiş ülkelerde giderek popüler hale gelen bu konuya yöneltti.

 

Yakın geçmişe kadar çocuk sahibi olma kararını çeşitli nedenler ile ertelemek zorunda olan kadınlar yaş nedeni ile anne olma şansını kaçırıyorlardı ancak günümüzde bu artık kader olmaktan çıktı. Yumurta dondurma uygulamaları ile kadınlar üreme potansiyellerini koruyabiliyorlar.

 

Son 40-50 yıl içinde gelişmelerin belki de en hızlı ve etkili olduğu tıp alanlarından biri de üreme sağlığı. Bundan çok da uzun olmayan bir süre önce çocuk sahibi olması olanaksız olan pek çok çift günümüzde ana baba olmanın mutluluğunu, evlatlarının başarılarının gururunu yaşayabiliyor.

 

Bununla birlikte çocuk sahibi olmaya karar vermek her zaman çok kolay olmuyor. Uygun eş, uygun zaman derken, zaman zaman genel sağlık sorunları da kadınları bu önemli kararı ertelemek zorunda bırakabiliyor. Tam uygun zaman geldi diye düşünüldüğünde ise yaş faktörü nedeni ile tüp bebek tedavileri ile bile Gebelik elde etmek zorlaşabiliyor hatta imkansız olabiliyor

Öte yandan kadınların büyük kısmı ilerleyen yaşla birlikte Gebe kalma potansiyellerinin giderek azaldığının farkında olmayabiliyorlar.

 

Kanada gibi oldukça gelişmiş, eğitim düzeyinin çok yüksek olduğu, pekçok değişik etnik kökenden ve kültürden insanın yaşadığı bir ülkede bile Gebe kalamadığı için görev yaptığım tüp bebek merkezine başvuran 40 yaş üzeri pek çok kadının düzenli adet görmesine, egzersiz yapmasına ve sağlıklı beslemesine rağmen neden Gebe kalamadığını anlamakta güçlük çektiğine çokça şahit oldum.

Oysa Gebelik için ideal yaşlar olan yirmili yaşların sonu ve otuzlu yaşların başından uzaklaştıkça Gebe kalma şansının giderek azaldığı çok uzun zamandır bilinen evrensel bir gerçek.

 

Erkekte sürekli ve neredeyse ölünceye kadar devam eden sperm hücrelerinin aksine kadınlar belirli bir sayıda yumurta hücresi ile doğuyorlar ve zaman içinde bu yumurtalar tükeniyor.

40 yasına gelindiğinde doğumda var olan yumurta hücrelerinden geriye sadece %3 civarında kalıyor. Yumurtaların sayısı 1000’in altına indiğinde ise manopoz gerçekleşiyor.

 

Bazı kadınlar ise biraz daha farklı bir sorun ile karşı karşıya kalabiliyorlar. Bu sorunun adı prematur over yetmezliği yani yumurtalık rezervlerinin zamanından önce azalması. Bu durumda henüz daha çocuk sahibi olmayı düşünmeyen ya da uygun baba adayı olmadığı için düşünemeyen yirmili otuzlu yaşlardaki genç kadınlar anne olma şanslarını yitirebiliyorlar.

Yumurta sorunu nedeni ile anne olma şansı azalan bir başka grup kadın ise çeşitli kanserler nedeni ile tedavi almak zorunda olanlar. Kanseri yok eden tedaviler aynı zamanda yumurta hücrelerini de öldürebiliyor.

 

İşte yumurta dondurma ve saklama işlemi tüm bu kadınlar için son derece etkili bir uygulama

Üreme hücresi dondurma işlemlerinin tarihçesi 1950’lere kadar uzanmakta. Sperm dondurma işlemi uzun yıllardır çok büyük başarı ile uygulanan artık günümüzde rutin bir işlem. Buna karşılık yumurta dondurma nispeten yeni bir teknik olarak kabul edilebilir. Bunun temel nedeni önceki dondurma teknikleri ile saklanan yumurtaların çözüldüğünde yaşama oranlarının çok yüksek olmamasıdır.

Son birkaç yılda geliştirilen vitrifikasyon adı verilen dondurma tekniği uygulamanın başarısını toptan değiştirmiştir. Bu teknik ile dondurulduktan sonra çözülen yumurtalar yüksek yaşama oranlarına sahiptir.

 

Dünyada üreme sağlığı konusunda en büyük otorite kabul edilen American Society for Reproductive Medicine (ASRM) 2009 yılında yayınladığı bildiride yumurta dondurma işlemlerini üreme sağlığında deneysel bir uygulama olarak kabul ettiğini duyurmuştu.

 

2012 yılının Ekim ayında ise yapılan pek çok çalışmanın sonucu bir arada değerlendirildiğinde dondurulmuş yumurtalar ile elde edilen Gebelikler ile klasik tüp bebek uygulamaları ile elde edilen Gebelikler arasında hiçbir fark olmadığının saptanması nedeni ile “deneysel’ ibaresini kaldırmış ve yumurta dondurma işlemini üreme sağlığı tedavilerinde klasik ve standart bir uygulama olarak kabul ettiğini duyurmuştur.

 

Bu gelişmenin ardından pek çok ülke yumurta dondurma işlemi ile ilgili kendi yasal zeminini hazırlamış ve bu tedavi şeklini ihtiyaç sahiplerine sunmaya başlamıştır.

 

Günümüzde Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere vatandaşlarına bu olanağı sunan pek çok ülkeden başarı öyküleri ve bu yolla bebeğini kucağına alan annelerin mutlulukla gülümseyen fotoğrafları gelmektedir.

 

Tüp bebek uygulamalarının en başarılı ve gelişmiş olduğu ülkelerden biri olan ülkemizde de yasal düzenlemeler yapılmış ve çok yakın bir zaman önce Türk kadınlarının da bu şanstan yararlanmasına olanak sağlanmıştır.

 

Ülkemizde sadece kanser tedavisi olacak kadınlara izin verilirken yeni düzenleme ile ailesinde erken menopoz olan ya da yumurtalık rezervi azalmış kadınlar da bu olanaktan yararlanabilmektedir.

 

Amerikalı bir doktorun dediği gibi nasıl ki 1970’li yıllarda doğum kontrol haplarının piyasaya çıkışı kadınların istedikleri zaman çocuk sahibi olmaları konusunda kendi kendilerine karar verebilmelerine yardımcı olacak seçeneği sunan bir devrim niteliğindeyse günümüz modern çağ kadınları için de yumurta dondurma işlemi aynı nitelikte bir devrim olarak kabul edilebilir.

 

Yumurta dondurma nedir?
Yumurta dondurma ya da bilimsel adı ile oocyte cryopreservation insan yumurta hücrelerinin vücut dışına alındıktan sonra dondurulması ve ileride Gebelik isteninceye kadar saklanması işlemidir.

Bu yumurtalar daha sonra Gebelik istenildiğinde eritilip çözüldükten sonra kadının eşinin spermleri ile döllenip embryo haline getirilir ve Gebelik oluşması amacıyla rahim içine yerleştirilir.

Yumurtalar kadın hangi yaştayken toplanıp dondurulursa o yaşta kalacaklarından ileri yaş nedeni ile ortaya çıkabilecek riskleri taşımazlar

 

Kimler yumurta dondurabilir?
Yumurta dondurma işlemi aslında üreme potansiyelini korumak isteyen tüm kadınlar için uygundur.

Kadınlardaki üreme potansiyeli erkekten farklı olarak artan yaşla birlikte giderek azalır. Bunun nedeni yumurta sayısının azalması ve kalitesinin bozulmasıdır.

 

Eğitim, kariyer ya da diğer kişisel nedenler ile çocuk sahibi kararını erteleyen kadınlar erken yaşlarda yumurtalarını dondurup sakladıklarında ileride Gebe kalma şanslarını korumuş olurlar. Dondurulmuş yumurtalar yaşlanmadığından istedikleri zaman bunları kullanarak çocuk sahibi olma şansına sahip olabilirler.

 

Yumurtalık rezervi azalmış genç kadınlar bu tedaviden yarar görebilecek bir başka gruptur. Bazı kadınlarda 25-30-35 gibi çok genç sayılabilecek yaşlarda yumurtalıklar içerisindeki yumurta hücrelerinin sayısı azalmaya başlar. Bu durum rutin yıllık muayenelerde üreme sağlığı konusunda deneyimli kadın doğum uzmanlarınca yapılan ultrason incelemeleri ile rahatlıkla anlaşılabilir. Kanda yapılan bazı hormon ölçümleri ile teyit edilen bu durumdaki kadınlar yumurta dondurma işlemi için en uygun adaylardır.

 

Ailesinde erken menopoz olan kadınlar benzer şekilde erken menopoz açısından risk altındadırlar. Bu kadınlar genç yaşlarda yumurtalarını döndürtüp saklayarak ileride kötü bir sürprizle karşılaşırlar ise anne olma şanslarını yitirmemiş olurlar.

 

Kanser teşhisi konmuş kadınlar yumurta dondurma işlemi için diğer uygun adaylardır. Kanseri tedavi etmek için verilen kemoterapi ya da radyoterapi yumurta hücrelerini de öldürür. Bazı jinekolojik kanserlerde genç yaşlarda yumurtalıkların ameliyat ile alınması gerekebilir. Tedavi başlamadan hemen önce yumurtaların dondurularak saklanması bu kadınlara ileride anne olma şansı vermektedir.

 

Yaş önemli mi?
Evet Gebelikte olduğu gibi yumurta dondurma işleminde de kadın yaşı çok önemlidir. Yaş ne kadar genç ise Gebelik şansı o kadar yüksektir. Örneğin 40 yasında bir kadın yumurtalarını dondurup saklatır ve belirli bir zaman sonra bebek sahibi olmak isterse şansı 40 yasında tüp bebek yaptıran bir kadın ile aynıdır. Bu nedenle bazı merkezler belirli bir yaşın üzerindeki kadınları yumurta dondurma programlarına dahil etmemektedirler.

 

Örneğin Kanada’da Montreal kendinin de bulunduğu Quebec eyaletinde 2010 yılından beri tüp bebek tedavileri devlet tarafından karşılanmaktadır. Sivil toplum kuruluşlarınca insan haklarına aykırı olduğu iddia edilerek potesto edilen yeni bir düzenleme ile 43 yaş üzerindeki kadınların parasını kendi ödemek istese bile tüp bebek tedavisine başlamasına izin verilmemesi planlanmaktadır.

Özet olarak yaş ne kadar genç ise başarı şansı o kadar fazladır. Dünyada pek çok klinik 38 yaş üzeri kadınları bu programa dahil etmek istememektedir

 

Yumurta dondurma işlemi nasıl yapılır?
Yumurta dondurma işlemi aslında tüp bebek tedavilerinin ilk aşaması olan yumurtalıkların uyarılması ve yumurtaların toplanması ile aynıdır.

 

Yumurtalıkların uyarılması amacıyla değişik protokoller uygulanabilir ancak temelde adet kanamasının ilk birkaç günü içinde başlanan, günlük yapılan ve 10-15 gün süren enjeksiyonlar vardır. Bu süre içinde belirli aralıklar ile ultrason incelemeleri yapılarak içinde yumurta hücresini barındıran folikul adı verilen keseciklerin büyümesi takip edilir.

 

Folikuller belirli bir büyüklüğe ulaştığında bunları döllenmeye hazır son bir olgunluğa ulaştıracak olan çatlatma iğnesi yapılır ve bu enjeksiyondan 34-40 saat sonra yumurta toplama işlemi gerçekleştirilir.

Yumurta toplama işleminde vajinal ultrason eşliğinde yine vajinadan girilen bir iğne yardımı ile büyümüş olan folikullerin içeriği vücut dışına alınarak hemen labovatuara gönderilir ve içinde yumurta olup olmadığına bakılır. Bu şekilde tüm folikuller toplandıktan sonra işleme son verilir. Yaklaşık 30-60 dk hastanede geçirilen dinlenme süresinden sonra hemen normal hayata geri dönülür.

 

İşlem çok ağrılı olmamakla birlikte çoğu zaman hasta hafif bir şekilde uyutularak gerçekleştirilir. Kolay tolere edilebilen bir işlemdir.

 

Elde edilen yumurtalar hazırlandıktan sonra dondurma işlemi gerçekleştirilir ve dondurulmuş yumurtalar -196 santigrat derecedeki sıvı nitrojen tanklarına alınarak çözülüp kullanılacakları güne kadar saklanırlar. Saklama için belirli bir süre yoktur ve teorik olarak aynı şekilde sonsuza kadar saklanabilirler.

 

Yumurta insan vücudundaki en büyük hücredir ve şu içeriği çok fazladır. Dondurulduğunda oluşan buz kristalleri hücreye zarar verebilir. Bu nedenle kristal oluşumunu engellemek için vitrifikasyon adı verilen bir yöntem geliştirilmiştir. Yumurta dondurma progamının başarısı işlemin yapıldığı labovatuarın bu konudaki deneyimi ile direkt alakalıdır.

 

Başarılı bir uygulama için kaç yumurta gerekir?

Yapılan pek çok çalışma iyi labovatuarlarda çözüldüklerinde yumurtaların %75 oranında yaşadığını göstermektedir. Bu yumurtaların döllenme oranı da yine %75 civarındadır.

 

Daha somutlaştırmak istersek bir kadından 10 yumurta toplanıp saklandığını düşünelim.Bu yumurtalar çözüldüğünde yaklaşık 7 tanesi canlılığını devam ettirip döllenmeye uygun halde olacaktır.

 

Mikroenjeksiyon sonrası ile elimizde 4-6 tane embryo bulunması beklenecektir. Yasal olarak 38 yaş üzeri kadınlarda en fazla 2 embryo transfer edilebildiği düşünüldüğüne her bir Gebelik denemesi için 10 yumurta toplanması yeterli gibi görünmektedir.

 

Genelde azalmış yumurtalık rezervi sorunu olmayan 38 yasından genç kadınlarda uygun ştimulasyon ile 10 civarında yumurta elde edilebilmektedir.

 

Taze sıklusta yapılan tüp bebek tedavilerinde en yüksek başarı oranının ilk denemede olduğu bununla birlikte ilk denemede Gebelik olmasa bile hastaların büyük çoğunluğunun genelde üç deneme sonunda Gebe kaldığı düşünüldüğünde üç denemeye yetecek kadar yani 20 civarında yumurta toplanması ve saklanması idealdir. Bu çoğu zaman bir uygulama ile mümkün olmadığından 2 ya da 3 uygulama gerekebilir.

 

Bu yöntem ile sonucun kesin olmadığı ve tıpkı taze tüp bebek tedavilerindeki gibi %60 civarında Gebelik şansı olduğu akıldan çıkartılmamalıdır.

 

Yumurta dondurma işlemi Gebelik garantisi değil sadace üreme potansiyelini koruma şansıdır.

Yapılan çalışmalarda yumurta donduran kadınların yaklaşık %60-65’inin Gebe kaldığı gösterilmiştir.

 

Bununla birlikte ASRM rehberine göre 38 yasından genç bir kadında sadece tek bir yumurtanın toplanıp saklanması ve sonradan kullanılması durumunda tedavinin canlı bir bebeğin doğumu ile sonuçlanma olasılığı %2-12 arasında değişmektedir. Bu nedenle ne kadar çok yumurta dondurulup saklanırsa şans o kadar fazla olacaktır.

 

38 yaş üzeri kadınlar
Yumurta dondurma programı ile ilgili bilimsel yayınların büyük kısmında yaş sınırı 38 kabul edildiğinden daha ileri yaştaki kadınlardaki sonuçlar ile ilgili elde yeterli veri yoktur. Bu yaş grubundaki kadınlarda şansın daha düşük olduğu aşikardır. Ülkemizde yasal bir sınırlama olmadığından azalmış şansı kabul eden kadınlar da yumurtalarını dondurup saklatabilirler.

 

Yumurta dondurma güvenli midir?

2015 yılına kadar dünyada dondurulmuş yumurtaların kullanılması ile oluşmuş Gebeliklerden dünyaya gelen 5000’den fazla bebek bildirilmiştir. Bu bebekler incelendiğinde doğum defekti açısından normal popülasyondan bir fark saptanmamıştır. Yine kromozom anomalısı açısından da taze yumurta, dondurulmuş yumurta ya da kendiliğinden doğal Gebelik arasında bir fark bulunamamıştır.

2014 yılında yayınlanan bir çalışmada bu Gebelerde Gebelik komplikasyonlarında bir artış saptanmadığı rapor edilmiştir.

 

Bu bulgulardan dolayı ASRM yumurta dondurma işlemini deneysel değil standart tedavi olarak kabul etmiştir.

 

Yumurta dondurma işlemi maliyetli bir işlem midir?
Hem evet hem hayır. Bu işlemin çok ucuz olduğu söylenemez ancak başında yer aldığı gibi onbinlrce dolar değildir. Maliyet merkezden merkze değişkenlik göstermekle birlikte iyi merkezlerde ilaçlar hariç yaklaşık 5000 Türk Lirası civarındadır. Yıllık saklama bedeli ise 400 lira civarındadır.

İleride kullanıldığında klasik tüp bebek ücretlendirmesi yapılmaktadır ki bunun maliyeti de iyi merkezlerde şu an için yaklaşık 6000-7000 lira civarındadır. Bu uygulamada normal tüp bebekten farklı olarak yumurtalıkların uyarılması olmayacağı için ilaç masrafı neredeyse yoktur.

 

İşlem kaç kere yapılabilir?


Yaklaşık 40 yıldır uygulanan yumurtalıkların ilaçlar ile uyarılması işleminin Ovariyen Hiperstimulasyon Sendromu (OHSS) yani yumurtalıkların aşırı uyarılması dışında bugüne kadar gösterilmiş bir sağlık riski yoktur. Bu nedenle kişi maddi gücü elverdiği ve dondurulmuş yumurta sayısından tatmin oluncaya kadar yapılabilir.

 

Yumurta dondurma işlemi ileride zamanı geldiğinde bebek sahibi olmayı garanti etmese bile bu olasılığı sürdüren güncel ve etkili bir seçenektir.

DOĞUM ÖNCESİ İZİN

4857 sayılı iş kanunun 74. maddesine göre Gebe kadınlar 8 haftası doğumdan önce 8 haftası da doğumdan sonra olmak üzere toplam 16 hafta doğum izni kullanabilmektedirler. Yine doktor raporu ile doğuma 3 hafta kalana kadar çalışabilmekte ve izinlerinin geri kalan kısmını doğum sonrasına aktarabilmektedirler.

 

Birden fazla bebek bekleyen anne adaylarında ise doğum öncesi izni 8 yerine 10 hafta olarak kullanılabilmektedir.

İLERİ YAŞTA GEBELİK

Kadınların çalışma ve sosyal hayat içerisinde daha fazla yer almaları, eğitim süreçlerini daha uzun tutmaları ve gelişen hayat şartları son 20 yıl içinde ortalama Gebelik yaşını oldukça yukarılara çekti. İleri yaşta bebek doğuran, özellikle ilk bebek için 30’lu yaşlarını bekleyen pekçok kadın mevcut. Tıptaki gelişmelere paralel olarak Gebelik takibindeki gelişmeler de ileri yaş Gebeliklerini teşvik eder bir hal aldı. Uzun yıllar boyunca infertilite nedeni ile tedavi görüp de çocuk sahibi olamayan pekçok çiftin kısırlık tedavilerinde sağlanan baş döndürücü başarılardan faydalanmak istemeleri de bu artışda önemli rol üstlendi. ABD’de 63 yaşında anne olan bir kişinin yazılı ve görsel basında yer alması yaşı ileri olup da bebek sahibi omaktan korkan kadınları yüreklendirdi.

 

İleri anne yaşı dendiğinde 35 yaş ve üzerinde olan anne adayları anlaşılmaktadır. Yaş ile birlikte kadının Gebe kalma potansiyelinde azalma başlar. 40’lı yaşlarda Gebe kalma olasılığı %50 civarında azalır. Doğal yöntemlerle Gebe kalma şansının azalmasına rağmen infertilite tedavisi ile bu şans %10 kadar arttırılabilir. Bu tedavide önemli olan yumurtalıkların rezervidir. 40’lı yaşlarda Gebelik planlanırken kişinin genel sağlık durumu da büyük öneme sahiptir. İleri yaşta Gebe kalan pekçok kadın sağlıklı bebekler dünyaya getirmesine rağmen komplikasyonlar açısından risk, genç anne adaylarına göre oldukça yüksektir.

 

Riskin hangi yaştan sonra arttığı konusunda spekulasyonlar vardır. Yaygın olarak kullanılan 35 yaş kriteri aslında tam olarak doğru değildir. Kadının Gebe kalma potansiyeli ve komplikasyon yaşama riski yaşla birlikte değişiklk gösterir ancak bu riskler belirli bir yaşta aniden artmaz.

 

İleri yaş Gebeliklerinde en çok korkulan komplikasyon kromozom anomalisi gösteren bebek doğurmaktır.Bunlardan en sık görüleni zeka geriliği ile birlikte bazı kalp ve organ anomalileri içeren Down Sendromudur. Ancak gebnelik esnasında yapılan prenatal testler, özellikleamniyosentez ve korion villus biopsisi ile bu bebekler tanınabilir. Son günlerde yararlılığı tartışmalı olsa da üçlü test‘de Down Sendromu taramasında yardımcıdır.

 

İleri yaştaki anne adaylarını ilgilendiren tıbbi durumlar
Tüm insanlarda yaşla birlikte bazı hastalıkların görülme sıklığında da artış olur. Bu hastalıklar arasında en önemlileri ve en sık görülenleri şeker hastallığı ve hipertansiyondur.

 

Diabet: Genelde yaş ile birlikte diabet görülme sıklığı artar. Özellikle tip 2 diabet adı verilen ve halk arasında yaşa bağlı şeker olarak bilinen durum Gebelikte bazı istenmeyen durumları bereberinde getirebilir. Diabetik anne adayları preeklempsi açısından diabetik olmayanlara göre daha yüksek risk altındadırlar.Yine bu anne adaylarında düşükler, erken doğum, plaseta problemleri, ve ölü doğumlar normalden daha fazla görülür.Diabetik annelerden doğan bebeklerde yenidoğan döneminde daha fazla probleme rastlanır.
Gebelik öncesi şeker hastalığı olmayan ileri yaşta anne adayları ise Gestasyonel Diabet adı verilen Gebeliğe bağlı şeker hastalığı açısından dikkatli olmalıdırlar. Gebelik takibi esnasında kan şekeri daha sık aralıklarla kontrol edilmeli ve tarama testleri mutlaka yapılmalıdır. Gestasyonel diabet tespit edildiğinde çok yüksek bir oranda diet ile kontrol altına alınabilir. %15 vakada ise insülin tedavisi gerekli olur. Gebeliğin sonlanması ile birlikte diabet sorunu da ortadan kalkar. Nadiren Gebelik sonrası diabet kalıcı hal alabilir.

 

Yüksek Tansiyon: Yaşla birlikte artan sıklıkta görülen bir diğer durumda yüksek tansiyondur.Gebelik öncesi var olan ya da Gebelikte ortaya çıkan yüksek tansiyon ani bebek ölümü, plasentanın erken ayrılması gibi anne ve bebek hayatını tehlikeye atan sonuçlar doğurabilir. Yine eklempsi görülme sıklığı ve dolayısı ile kalıcı hasar bırakan sinir sitemi bozuklukları olabilir.

Yaşla birlikte kanser de dahil olmak üzere pekçok sistemik hastalığın görülme sıklığı artar. Bu hastalıklar Gebeliği olumsuz yönde etkileyebilir ya da tam tersi bu hastalıklar Gebelikten olumsuz etkilenebilir. İleri yaştaki Gebelerin takibi bu nedenle çok daha dikkatli yapılmalıdır.

 

Gebelik ile ilgili durumlar

Çoğul Gebelik: Anne yaşının artması ile birlikte çoğul Gebelik şansında da artış olur.

Düşük: Düşüklerin en önemli nedeni kromozomal anomaliler olduğu ve yaşla birlikte bu anomalilerin görülme sıklığı arttığı için ileri yaş anne adaylarında düşüğe yaklaşık 4 misli daha fazla rastlanır.

Anomali: Yaş ile birlikte özellikle down sendromu başta olmak üzere kromozomal anomali riski artar.Ancak genetik geçiş göstermeyen yarık damak yarık dudak gibi şekil anomalilerinin görülme sıklığında artış olmaz.

Dış Gebelik: Yaş ilerledikçe fark edilmiş ya da edilmemiş pelvik enfeksiyon geçirmiş olma olasılığı artar. Her enfeksyon tüplerde belirli bir miktar hasar bıraktığından ve yine yaşla birlikte tüplerin hareket etme potansiyeli azaldığından bu tür anne adaylarında dış Gebelilk daha fazla görülür.

Plasenta: Yaşdaki artış ile birlikte plasenta previa sıklığıda artar. Dolayısı ile kanama daha fazla görülür

Gelişme Geriliği: İleri yaşlarda dolaşım sistemini bozan tansiyon ve şeker hastalıkları daha sık görüldüğünden bu annelerin bebeklerinde rahim içi gelişme geriliğine daha sık rastlanır.

Erken Doğum: Gelişme geriliğine neden olan etkenler erken doğuma da yol açabilir.

Sezaryen: İleri yaş annelerinde komplikasyonlar daha sık görüldüğünden anne ve bebek hayatını kurtarmak için yapılan sezaryen operasyonlarına 2-3 misli daha fazla gereksinim olur.

 

İleri yaşta Gebelik planlanırken

  • Yüksek tansiyon ve şeker hastalığı gibi genel sağlık problemlerinin kontrol altına alınması gerekir
  • Kilo fazlası var ise bu verilmelidir. Şişman kişilerin Gebeliklerinde problem yaşama şansları daha fazladır
  • Özellikle folik asit içeren vitamin haplarının alınması bebekte gelişmesi muhtemel sinir sitemi anomalilerinin görülme sıklığını azaltır

 

İleri yaşta anne olma isteği pek çok sağlık riskini beraberinde getirsede daha olgun olan kadının 20’li yaşlarındaki Gebelere göre çok daha gerçekçi ve bebeğine daha fazla bağlı olma durumu da söz konusudur. Annelik her yaşta güzeldir.

FOLİK ASİT

Bu B grubu suda çözünen vitamin çoğu zaman folik asit ya da folat olarak adlandırılır. Oysa bu iki terim birbirinden farklıdır.Folik asit viatminin en stabil formunu belirtir ve besin maddelerinde nadiren bulunur. Folik asit vitaminin ilaçlarda ve işlenmiş besinlerde bulunan formudur. Folat ise doğal maddelerde bulunan şeklidir.

Folat ya da folik asit vücutta özellikle DNA yapımında rol alır. Bunun yanısıra bazı amino asitlerin metabolizmasında da rol aldığı bilinmektedir.

Bazı durumlarda vücutta folat eksikliği ortaya çıkabilir. Bu durumların en iyi bilineni alkolizmdir. Alkol folatın emilimini engelleyerek eksikliğe yol açar. Besinler yolu ile yetersiz alınması da bir diğer eksiklik nedenidir. Gebelik ya da kanser gibi hücre bölünme hızının yüksek olduğu durumlarda da vücudun folata olan gereksinimi artacağından eksiklik görülebilir.

 

Belirtileri


Erken dönemde fazla belirti ve yakınma olmaz. En erken bulgu kan homosistein düzeylerinde saptanan artıştır. Folat eksikliğine en çabuk tepki veren hücreler en hızlı bölünen hücrelerdir. Folat düzeyi azaldığında kemik iliğinde hücre bölünmesi bozulur ve az sayıda ama dev boyutta kan hücreleri üretilir. Bu durumun sonucu bir kansızlık türü olan megaloblastik anemi adı verilen tablodur. Bu hücrelerin oksijen taşıma kapasitesi azaldığı için kansızlığın tipik yakınmaları olan halsizlik, yorgunluk, çarpıntı gibi belirtiler ortaya çıkar.

 

Fetal büyüme ve gelişme hızlı hücre bölünmesi ile karakterize bir dönemdir.DNA ve RNA üretimindeki krıtik rolü nedeniyle bu dönemde yeterli folat alımı son derece önemlidir. Yapılan araştırmalar Gebelikte yeterli miktarda folik asit alımının bebekte merkezi sinir sitemi anomalileri görülme olasılığını anlamlı ölçüde azaltığını göstermektedir. Nöral tüp defekti adı verilen bu merkezi sinir sistemi anomalileri değişik şekillerde ve derecelerde görülebilir. En basit formu olan spina bifida da omurgada küçük bir açıklık varken en ileri form olan anensefalide bebeğin kafatası ve beyni gelişmez.

 

Nöral tüp defektleri döllenme sonrası 21 ve 27. günler arasında ortaya çıkmaktadır. Bu dönemde kadınların önemli bir kısmı Gebe olduklarını fark etmeyebilirler. Folik asit desteği alınmadığında nöral tüp defekti görülme olasılığı 2000 doğumda 1 civarındadır. Folik asit desteği ile bu oran %50 oranında azaltılabilir. Bu etkinin ortaya çıkması için Gebe kalmadan 1 ay önce folik asit kullanmaya başlanması gereklidir. Ayrıca yarık damak ve bazı kap defekteleri gibi anomalilerin de folat alımındaki azlığa bağlı olduğu ileri sürülmektedir.

 

Amerikan Halk Sağlığı dairesi ve diğer ilgili kuruluşlar Gebe kalma potansiyeli olan her kadının mutlaka folik asit desteği alması ve folik asit ilaçları kullanmasını önermektedir. Bununla birlikte ABD’de Gebe kadınların yalnızca yarısı bu öneriye uymaktadır. Bu nedenle ABD’de bazı besin maddelerinin folik asit açısından zenginleştirilmesi gündeme gelmiştir. Ülkemiz için durum çok daha kötüdür. Gebelerin önemli bir kısmı Gebe kalmadan önce danışmanlık almadığı için konudan habersizdir.

 

Yeterli folat düzeyinin bazı kalp ve ekstremite anomalilerini de azaltacağı ileri sürülmektedir. Ancak bu konuda yeterli kanıt yoktur. Bazı başka çalışmalarda ise yetersiz folat alımının erken doğum, düşük doğum ağırlığı ve plasentanın erken ayrılmasına neden olabileceği gösterilmiştir. Bu nedenle nöral tüp defekti gelişme riski ortadan kalktıktan sonra da folik asit kullanmaya devam edilmelidir.

 

Nelerde bulunur ?


Pek çok besin maddesi folik asit içerir. Bunlar:

  • Portakal,mandalina, greyfurt gibi narenciye
  • Kavun, karpuz
  • Fasülye
  • Brokoli ve ıspanak gibi yeşil sebzeler
  • Fındık
  • Karaciğerdir

 

Ne kadar alınmalıdır?

12 yaşından başlayarak hem erkek hem de kadın için günlük folik asit ihtiyacı 0.4 miligramdır. Bu özellikle doğurganlık çağındaki kadınlarda önemlidir. Gebe kadınların günde 400-800 mikrogram folik asit alması gereklidir.

Herhangi bir toksik etkisi olmamasına rağmen günlük 1 miligramdan fazla folik asit alınması önerilmez.

 

GEBELİKTE KARIN BÜYÜMESİ

  • Gebe bir kadının belki de en önemli gurur kaynaklarından biri de Gebelik sırasında büyüyen karnıdır. Pek çok kadın tanıdığı ya da tanımadığı herkesin karnına bakarak Gebe olduğunu anlayacağı günü iple çeker. Karnı büyümeye başlayan Gebeyi gören bir kişinin karnını göstererek bebek ile ilgili birkaç tatlı söz söylemesi genelde gurur okşayıcıdır. Öte yandan bunun tam tersi de doğrudur. Karnı nispeten küçük olan bir kadın Gebe olduğunu bilen bir kişinin karnının küçük olduğunu söylemesi ile adeta yıkılır. Arkadaşlar arasında “bebek nerede”, “karnın çok küçük”, “bebek küçük mü olacak” şeklinde yapılan espriler anne adayında moral açısından çöküntüye neden olabilir. Oysa karnın büyüklüğü pek çok değişik faktörün etkisindedir ve her zaman bebeğin büyüklüğünü yansıtmayabilir.

 

  • Bir kadının dışarıdan bakıldığında Gebe olduğu en erken 16. hafta civarında ve ancak çıplakken anlaşılabilir. Giyinik durumda ise büyüyen karın 20. haftalar civarında fark edilebilir. Hatta biraz iri yapılı kadınlar bol kıyafetler giyerek Gebeliklerinin son dönemlerine kadar durumlarını gizleyebilirler. Gebelikte karın büyüklüğünü sağlayan temel faktör bebeğin içinde bulunduğu uterus yani rahimdir. Gebelik öncesinde yaklaşık 70-80 gram ağrılığında ve armut şeklinde olan rahim bebekle birlikte büyümeye başlar ve Gebeliğin sonunda ağrılığı yarım kiloyu geçer. Rahim Gebelikten önce leğen kemiklerinin arkasında yerleşmiştir ve karın üzerinden elle hissedilemez. Gebelik 12. haftaya ulaştığında büyümesine devam eden rahim kasıktaki tüy çizgisi civarına yükselir ve ilk kez leğen kemiklerinin üzerine çıkar. Bir başka deyişle Gebeliğin ilk üç aylık döneminde pantolonların dar gelmesi bebeğe ve Gebeliğe bağlı karın büyümesine değil annenin aldığı kilolara bağlıdır.

 

  • Büyüyen karın dışarıdan fark edilmeye başlayınca Gebe kadınlar da kendilerini diğer Gebe kadınlar ile kıyaslamaya başlarlar. Bunun sonucunda aynı Gebelik haftalarında olmalarına rağmen kiminin karnı büyük kiminin daha küçük olduğu için endişeler de ortaya çıkar. Bu endişe özellikle karnı küçük olanlarda belirgindir. Gebe kadınların karnı toplumun o kadar ilgisini çeker ki karnın şekline bakarak bebeğin cinsiyetini tahmin etmek bir gelenek haline gelmiştir. Oysa karın şeklini ve büyüklüğünü belirleyen bebeğin cinsiyeti değildir. Pek çok faktör bu konuda etkili olabilir hatta bunlardan en önemlisi kadının genel vücut yapısıdır. Gebelikten önce zayıf olan kadınların karın duvarları ve karın bölgesindeki cilt altı yağ tabakası da ince olduğundan karın daha erken dönemde belirginleşir ve daha büyük ve sivri görünebilir. Bunun tam tersi şekilde iri yapılı, geniş kalça ve karına sahip kadınlarda ise karnın belirginleşmesi daha uzun zaman alabilir. Obez yani şişman kadınlarda ise Gebeliğin sonlarına kadar kadının Gebe olduğu anlaşılmayabilir. Zayıf bir kadında dıştan karın büyüklüğüne bakarak bebeğin boyutlarını tahmin etmek daha kolay ve gerçekçidir. Tüm bu bilgilerin sonucunda sadece karın büyüklüğüne bakarak bebeğin gelişimini ve büyüklüğünü değerlendirmenin hatalı sonuçlar verebileceği açıktır. Bebeğin durumunu değerlendirmede önemli kriterlerden birisi rahimin tepe noktasının karın içindeki yerleşimidir. Rahimin tepe noktası 22-24. haftalar civarında yaklaşık göbek deliği hizasındayken haftaların ilerlemesiyle birlikte yukarıya doğru ilerler. Uterusun karın içindeki yüksekliğine bakarak Gebelik haftası tahmin edilebilir. Eskiden Gebelik takipleri sırasında Gebeliğin haftasını saptamak için leğen kemiklerinin ortada birleştiği yerden rahimin tepe noktasına kadar olan mesafenin mezura ile ölçülmesi sıkça kullanılırken günümüzde ultrasonun yaygın kullanıma girmesi ile bu yöntem de terk edilmiştir. Bebeğin tahmini kilosunu ve büyüklüğünü değerlendirmede en etkili yöntem ultrasonografidir. Ancak bu teknikte de yanılma payının olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

 

  • Gebelik öncesinde aynı boy ve kiloda olan, Gebeliğin aynı haftalarında bulunan ve Gebeliğin başından beri aynı miktarda kilo alan kadınlarda bile karın büyüklük ve şekli normalde birbirinden farklıdır. Kişilerin karın adeleleri, karın cilt altı yağ tabakası, daha önceden doğum yapıp yapmadığı, bebeğin içinde bulunduğu amniyon sıvısının miktarı gibi pek çok faktörün yanısıra bebeklerin kiloları arasındaki değişiklikler de annelerinin karınlarının birbirinden farklı olmalarına neden olur. Nasıl ki normal erişkinlerin kiloları birbirinden farklı olabiliyor ise anne karnında gelişimini sürdüren bebeklerin ağrılık ve büyüklükleri de birbirinden farklı olabilir. Önemli olan bebeğin büyükük ve tahmini ağrılığının o Gebelik haftası için belirlenen alt ve üst sınırlar içinde yer alması yani normal olmasıdır.
    Çok ince ve küçük karınlı bir kadın iri bir bebek doğurabileceği gibi büyük karınlı bir anne adayından da minyon bir bebek dünyaya gelebilir.

 

  • Son olarak çoğul Gebeliklerde doğal olarak karın büyüklüğü içerideki bebek sayısı ile doğru orantılıdır. Ne kadar çok bebek varsa karın o kadar büyüktür.

 

  • Büyüyen karının kadında yarattığı en önemli değişiklik ise çatlaklardır. Hızla büyüyen karın deride gerilme ve çatlaklara neden olabilir. Çatlak oluşumunda en önemli faktörlerden birisi kişinin genetik yapısıdır. Bu sıvı içerek derinin elastikiyetini arttırmak çatlak oluşumuna karşı alınabilecek en basit önlemdir. Bunun dışında çatlak oluşumunu önlemek amacıyla cildi nemlendiren pek çok krem ve losyon her zaman işe yaramasa da kullanılabilir.

 

  • Gebelik sırasında karın büyürken ortaya çıkan gerilmenin doğal sonucu olarak göbek deliğinde de gerilme meydana gelir. Gebelik 20 hafta civarına ulaştığında hem arkadan rahimin baskısı hem de gerilme nedeni ile göbek deliğinde hassasiyet meydana gelebilir. Ayrıca büyümesi sırasında karnı kaplayan kaslarda hafif bir ayrılma meydana gelebilir. Bu ayrılma da göbek deliğinde hassasiyete neden olabilir.

 

  • Gebelik ve rahim büyümeye devam ettikçe hassasiyet azalır ancak göbekte meydana gelen değişimler devam eder. Gebelik öncesinde çukur bir göbek deliği olsa bile bu düzleşebilir. Hatta Gebeliğin sonlarına doğru göbek deliği dışarıya doğru çıkıntı yapabilir. Bazı kadınlar zaten şiş olan karınlarındaki bu ek çıkıntıyı eğlenceli bulurken bazı kadınlar da özellikle ince kıyafetler giyildiginde dışarıdan belli olmaması için küçük bir yara bandı ile bastırmayı tercih ederler. Böyle bir uygulamanın herhangi bir zararı yoktur.

 

  • Gebelik sırasında karında görülen bir başka değişiklik ise orta hat boyunca uzanan koyu renkli çizgidir. Linea nigra adı verilen bu çizgi esmer tenlilerde daha belirgindir. Linea nigraya yol açan faktörler tam olarak bilinmemekle birlikte bu çizgi doğumdan bir süre sonra kaybolur.

 

Endometrial scratch (rahim zarının çizilmesi) Gebelik oranlarını arttırabilir.

 

  • Yeni bir çalışmadan elde edilen bilgilere göre rahim zarının çizilmesi ya da kaşınması olarak tercüme edebileceğimiz çok basit ve ucuz bir teknik Gebelik oranlarını yaklaşık 2 kat arttırabilir.

 

  • Üreme sağlığı konusunda dünyanın en büyük iki derneğinden biri olan European Society of Human Reproduction and Embryology derneğinin Helsinki’de yapılan yıllık olağan kongresine sunulan bir çalışmanın sonucu Gebelik oranları ile ilgili heyecan yarattı.

 

  • Aslında uzun zamandır kullanılan bu teknik ile ilgili olarak tüm dünyada üreme sağlığı ile ilgilenen hekimler arasında tartışma devam ediyor. Gebelik oranları üzerinde olumlu sonuçlar elde ettiklerini bildirenler kadar arada hiç bir fark bulamadığını iddia edenler de var.

 

  • Bu derleme tarzındaki çalışmada ise İngiliz araştırmacılar dünyada konu ile ilgili yapılımış bütün çalışmaların sonucunu bir arada değerlendirmişler. 1000’den fazla kadından elde edilen verilere göre endometrial scratching uygulanan ve hem kendiliğinden hem de tüp bebek tedavisine başlayan kadınlarda Gebelik ve doğum oranları istatistiksel açıdan anlamlı olacak kadar yüksek bulunmuş.

 

  • Endometrial scratch uygulanmasının altında yatan fikir aslında son derece basit.

 

  • Ultrasonun yaygın olarak kullanılmadığı dönemlerde düşük yapan kadınlarda küretaj sonrası erken dönemde Gebelik ve doğum oranlarının daha yüksek olduğu çoğu hekim tarafından fark edilen bir gözlemdi. Bu nedenle tam düşük olsa bile içeriyi temizlemek şeklinde bir küretaj yapılması son derece yaygın bir uygulamaydı. Bu işlemin Gebelik oranlarını attırdığı şeklindeki gözlem bilimsel veriler ile desteklenmediği için zamanla bundan vazgeçildi ve tam düşük yapan ve içeride parça kalmadığı ultrason ile gösterilen kadınlarda küretaj uygulanması bırakıldı.

 

  • Tüp bebek işlemleri yaygınlaştıktan sonra endometrial scratch uygulamasının Gebelik oranlarını artırabileceği tezi ile pekçok çalışma yürütüldü.

 

  • Gerçekten de bu uygulamanın Gebelik oranlarını nasıl olup da arttırdığı tam olarak bilinmiyor. Bir teoriye göre bu işlem sayesinde rahim içindeki ölü hücreler ortamdan uzaklaştırılıyor ve yeni, genç ve sağlıklı hücrelerin gelişimi destekleniyor.

 

Bir başka teoriye göre ise rahim zarında yaratılan ufak bir travma enflamasyona neden oluyor ve bu da embryonun yerleşmesini kolaylaştırıyor.

 

  • Kabaca küçük ve ince bir kateterin rahim içine yerleştirilmesi şeklinde açıklanabilecek bu işlem çoğu zaman ağrıya neden olmuyor ve anestezi gerektirmiyor.

 

  • Gebelik oranlarını 2 kat arttırabileceği ileri sürülen bu son derece ucuz, basit, zararsız ve ağrısız işlemin yaygın kullanıma girip girmeyeceği yapılacak daha fazla çalışmadan elde edilecek sonuçlara bağlı olacak gibi görünüyor

Gebe kalmak isteyenler için beslenme önerileri 

Eğer artık çocuk sahibi olmayı düşünüyorsanız kendinizi hem zihinsel hem de fiziksel olarak buna hazırlamanız yararlı olacaktır. Bu fiziksel hazırlanma sadece bebeği 9 ay boyunca sağlıkla taşımaya yönelik olmamalı tam tersine ilk aşamada sağlıklı bir şekilde Gebe kalmayı hedeflemelidir.Gebe kalmadan 4-6 ay öncesinden hazırlıklara başlamak ve sağlık durumunuzu kontrol altına almak ideal yaklaşım olacaktır. Gebeliğe ideal bir şekilde hazırlanmanın pekçok aşaması ve bileşeni vardır. Bu bileşenlerden en önemlisi beslenme şekli ve alışkanlıklarıdır. Bazı besinler Gebe kalma potansiyeli üzerinde olumsuz etkiye sahipken bazı besinler ise tabir yerindeyse fertiliteyi coşturur.Aşırı zayıf ya da şişman olmanın fertilite üzerinde direk etkili olduğunu aklınızdan çıkarmayın.  Yumurtalıklarınız ve yağ hücreleriniz öströjen adı verilen kadınlık hormonunun üretiminden sorumludur. Bu hormon pekçok işlevinin yanısıra Gebe kalmak için kilit nokta olan yumurtlamadan da sorumludur. Aşırı zayıf olanlarda öströjen az, şişmanlarda ise fazladır ve her iki durum da yumurtlamayı olumsuz etikleyerek Gebe kalma şansını azaltır. Bu nedenle Gebe kalmaya çalışırken ideal vücut ağırlığınıza yakın olmak önemlidir. Vücut kitle indeksiniz 19-24 aralığında ise endişe etmenize gerek yoktur.

 

Yüksek oranda trans yağ, hayvansal protein ve karbonhidrat tüketen kadınlarda ovülasyon bozukluklarına daha sık rastlanıldığı yönünde bilimsel bulgular mevcuttur. Bu nedenle Gebe kalmaya çalışan kadınların beslenme şekillerini gözden geçirmeleri ve eğer gerekirse yeniden düzenlemeleri önemli olabilir. Kuru baklagiller ve kuru yemişler önemli bitkisel protein kaynaklarıdır.

Düşük yağlı süt ürünleri

2007 yılında Harvard Üniversitesinde 18.000 kadın üzerinde yapılan bir araştırmada az yağlı süt ve süt ürünlerinin kadınlarda Gebe kalma potansiyelini azaltabileceği gösterilmiştir.

Yağsız ürün elde edebilmek için süt veya süt ürünü çok yüksek hızlarda santrifuj edilerek su ve yağ kısımları birbirinden ayrıştırılır. Su oranı fazla olan kısımlarda erkeklik hormonları fazla miktarda bulunurken kadınlık hormonları yağlı kısımda kalır. Normal bir sütte hormonlar dengeli bir şekilde dağılmışken, yağsız sütte erkeklik hormonları daha fazla oranda bulunacağından bu durumun Gebe kalma potansiyelini olumsuz etkileyebileceği ileri sürülmektedir.

 

Demir açısından zengin yiyecekler
Üreme çağındaki kadınların yaklaşık %15’inin vücutlarındaki demir miktarının olması gerekenden az olduğu bilinmektedir. Bu durum hem Gebe kalmayı güçleştirir, hem de Gebelik durumunda düşük riskini arttırır. Mercimek gibi demir açısından zengin besinler tüketmek fertilite üzerinde olumlu etki yaratabilir. Ancak eğer demir eksikliği çok fazla işe ilaçlar destek tedavisi gereklidir ve buna doktorunuz karar verecektir.

 

Turunçgiller
Anti inflamatuar yani iltihap kurutucu etkileri nedeni ile bütün antioksidanlar fertilite üzerinde olumlu etkiye sahiptir. Bu etkiye ek olarak turunçgiller ya da narenciye içerdiği yüksek miktarda C vitamini nedeni ile ayrı bir öneme sahiptir. Bu meyvelerdeki C vitamininin üreme potansiyelini arttırdığı yönünde kanıtlar vardır. Ayrıca içerdikleri bio-flavanoidler rahimin kanlanmasını arttırarak döllenen yumurtanın rahim içinde tutunması olasılığını yükseltebilirler.

 

2011 yılında Boston`da yapılan bir çalışmada hafada 3 ya da 4 porsiyon narenciye tüketmenin miyom görülme riskini azaltabileceği gösterilmiştir. Bazı miyomların Gebe kalma şansını azalttığı ya da Gebelik oluşsa bile düşük riskini arttırdığı düşünüldüğünde narenciye tüketiminin fertilite üzerinde olumlu etkisi olduğu ileri sürülebilir.

 

Balık
Gebeler ve Gebe kalmaya çalışanlar yüksek miktarda civa içeren kılıç balığı, iri uskumru ve hatta köpek balığı gibi büyük balıkların etini tüketmekten uzak durmalıdırlar. Ancak özellikle somon gibi yağlı balıklar içerdikleri yüksek D vitamini ve Omega 3 nedeni ile bol bol tüketilmelidir.
2012 yılında Avusrturya`da yapılan bir çalışmada D vitamininin kadınlarda progesteron ve ostrojen üretimini arttırdığı ortaya konmuştur. Bu iki hormon kadınlarda Gebelik şansını arttıran hormonlardır.

 

D vitamini erkeklerde sperm kalitesini arttıran faktörlerden biri olduğundan baba adayının da bol bol yağlı balık tüketmesi uygun olacaktır.

 

Alkol
Ara sıra içilen bir iki kadeh şarap ya da biranın Gebe kalma şansınız üzerinde pek etkisi olmayacağı aşikar ancak 2011 yılında Harvard üniversitesinde yapılan bir çalışmada tüp bebek tedavisi uygulanan çiftler araştırılmış ve haftada 4 kadehten fazla alkol tüketen kadınlarda Gebelik oranlarının daha az olduğu gösterilmiştir. İsviçre`de yapılan başka bir çalışmada ise günde iki kadeh ya da daha fazla alkollü içki tüketen kadınların fetilite potansiyelinin neredeyse %60 azaldığı bulunmuştur. Gebe kaldıktan sonra içki tüketiminize çok dikkat etmelisiniz. Amerikan Üreme Tıbbi  Cemiyeti eğer Gebe kalmaya çalışıyorsanız günde iki kadehten fazla alkollü içecek tüketmemenizi önermektedir.

 

Yüksek glisemik indeksli gıdalar
Beyaz şeker, un, beyaz ekmek, makarna ve pirinç gibi rafine karbonhidratlar direkt olarak üreme potansiyelinizi etkilemez ancak bunlar kan şekerinizi çok hızlıca yükseltirler ve obezite ile insülin direnci riskini arttırarak infertilite yani Gebe kalamama riskine neden olurlar. Bu nedenle tüketilen tahılların tam tahıl olması çok önemlidir. Kadınarda en fazla karşılaşılan kısırlık nedeni olan polikistik over sendromlu kadınlarda yüksek glisemik indeks çok daha önemlidir bu nedenle bu hastalığa sahip olan kadınlar eğer Gebe kalmada güçlük çekiyorlarsa mutlaka beslenme alışkanlıklarını gözden geçirmelidirler.

 

Yeşil çay
Yeşil çayın folik asit ile etkileşime girerek kandaki düzeylerini düşürdüğü ileri sürülmektedir Bu yüzden Gebe kalmayı planlayanların yeşil çay içmemeleri daha uygun olur.

 

Kahve
Kahve erkekte sperm hareketliliğini arttırmakla birlikte fazla tüketildiğinde kadınlarda Gebe kalma şansını azaltabilir. Çalışmalar günde 5 fincandan fazla kahve tüketen ya da kafeinli meşrubatları çok içen kadınlarda ferilitenin azalabileceğini göstermektedir. Günde 1-2 fincan kahvenin hiçbir sakıncası yoktur ama Gebe kalmaya çalışırken günlük kafein tüketimini 200-250 mg altında tutmak daha uygundur. Amerikan Gebelik Cemiyeti kahve demir ve kalsiyum emilimini azalttığı için Gebe kalmaya çalışan kadınların dikkatli bir şekilde tüketmesini önermektedir.

Yediğiniz içtiğiniz pekçok maddenin Gebe kalma potansiyelinizi etkileyip etkilemediği hatta nasıl etiklediği net olarak bilinmemektedir. Beslenme şekli korkunç olduğu halde kolaylıka Gebe kalan yüzbinlerce kadına karşılık yediğine içtiğine gramına kadar dikkat ettiği halde infertilite sorunu yaşayıp tüp bebek ile bile Gebe kalamayan pekçok kadın vardır. Beslenme şekli ve bu yazıda anlatılanlar kesin bulgular olmayıp sadece bilimsel olarak yararlı olabileceği gösterilmiş “öneriler“dir.

 

Bebek planlayanların işine yarayabilecek 7 öneri

Eğer yakın zamanda bebek sahibi olmayı planlıyorsanız bazı alışkanlıklarınızı gözden geçirmenizin hedefinize ulaşma yolunda olumlu etkilerinin olacağını bilmelisiniz

Sağlıksız davranışlar ve beslenme şekillerinin Gebelik üzerinde olumsuz etkilerinin olabileceği bilinen evrensel bir gerçek. Öte yandan yediklerinize biraz dikkat etmek, stresi azatmaya çalışmak, uyku saatlerinizi uzatmak gibi alışkanlık ya da günlük davranışlara yapılacak minik dokunuşlar Gebe kalma şansınızı çok fazla olmasa da arttırabilir.

Örneğin yapılan bir araştırmada akdeniz tipi lif ve sebzeden zengin beslenme şeklinin Gebe kalma oranları üzerinde olumlu etkisinin olduğu gösterilmiş. Harvard’da yapılan bir başka çalışmada ise baba olmayı planlayan erkeklerin şarküteri ürünleri gibi işlenmiş gıdalardan uzak durmaları öneriliyor.

İşte bebek planlarken yararlı olabilecek ufak öneriler

1) Vücut Kitle indeksinizi ciddiye alın
Vücut kitle indeksi kişinin boy ve ağırlığını kullanarak hesaplanan bir orandır. Bu oran kişinin zayıf, kilolu,aşırı kilolu ya da obez olup olmadığını belirleyen yöntemlerden sadece birisidir. Kadında ve erkekte aşırı kilo hormonların normalden farklı çalışmasına neden olarak yumurtlama ve sperm üretimi üzerinde olumsuz etki yaratabilir ve Gebe kalmayı geciktirebilir. Benzer şekilde normalden daha zayıf olmak da üreme üzerinde olumsuz etkiye sahiptir.
Aşırı kilolu olanlarda vücut ağırlığının sadece %5’i vermek bile üreme potansiyeli üzerinde olumlu etki yaratır. Dikkat edilmesi gereken nokta diyet yaparken günlük kalori miktarını aşırı düşük tutmamak ve aşırı spor yapmaktan kaçınmaktır.

2) Abur cubur yemeyin
Eğer bebek sahibi olmayı istiyorsanız işlenmiş gıdalar, tatlılar ve doymuş yağlardan uzak durmanız işinizi kolaylaştırsacaktır. Elbette zaman zaman kendinizi şımartmanızda ciddi bir sorun yoktur ama genel olarak beslenme şekliniz yeterli miktarda meyve sebze ve protein içermelidir. Abur cuburun ne Gebelik öncesi ne de Gebelik sırasında herhangi bir yararı olmadığını aklınızdan çıkarmayın.

3) Sigarayı hemen bırakın
Bunu kimbilir ne kadar çok yerde ve ne kadar çok defa duydunuz. Sigaranın zararlarını anlatmaya artık gerek yok. Bırakmak için geleneksel tıptan alternatif tıbba kadar pek çok yöntem mevcut. İngiliz Tip Derneğinin yaptığı bir araştırmada sigara içenlerde aylık Gebe kalma oranlarının %10-40 daha az olduğu ortaya konmuşken bebek düşünen kişilerin sigara içmeye devam edip etmeme konusunda bir kez daha düşünmeleri iyi olur.

Amerikan Üreme Tıbbi Derneğinin de tüm kısırlık sorunlarının yaklaşık %13’unun sigara kullanımına bağlı olduğunu bildirdiğini hatırlatmakta da yarar var.

Günde 5 ya da daha fazla sigara içen hem erkek hem de kadınlarda üreme potansiyeli daha düşük bulunmakta.

Son zamanlarda pekçok yerde kullanımına izin verilen ve hatta sigaradan daha az zararlı denilerek anlamsızca reklamı yapılan marijuna (esrar) da sigara (tütün) gibi düşük, dış Gebelik, problemli Gebelik ve ölü doğum riskinde artışa neden olmakta. Üstelik bu risk artışı kullanıcının erkek olduğu ve Gebe kadının dumana pasif olarak maruz kaldığı durumlarda da geçerli.

4) Kahveyi sınırlayın
Gebelik sırasında günde 1-2 fincan kahve içmenin herhangi bir riski olmadığı bilinse de Gebe kalmaya çalışanlarda durum biraz farklı görünüyor. Yeni yapılan bir araştırmada hem erkek hem de kadının günde 2 fincandan fazla kahve tüketmesi durumunda Gebelik oranlarında anlamlı azalma olduğu ortaya konmuş durumda. Bu azalmanın nedeninin kafein olabileceği düşünülüyor. Kafeinin sadece kahvede değil kolalı içeceklerde ve çikolatada da bol miktarda bulunduğunu akıldan çıkarmamakta yarar var. Benzer şekilde Gebe kalmaya çalışan çiftler bolca kafein ıçeren enerji içeceklerinden de uzak durmalı.

5) Uyuyun
Leptin adı verilen hormon hakkında bilginiz var mı? Yorgunluk ve asıl olarak uykusuzluğun dolaşımdaki leptin oranlarında önemli azalmaya neden olduğunu ortaya koyan bazı çalışmalar var. Leptinin önemi ise kadın üreme potansiyeli üzerindeki etkisi. Leptin düzeylerinizi Gebe kalmak için ideal düzeylerde tutmanın en kolay yolu günde en az 7 saat uyumak ve vücudunuzun sesine kulak vererek gerektiği zaman dinlenmekten kaçmamak

6) Zamanlama konusunda stres yaratmayın
28-29 günde bir düzenli adet gören kadınlarda fertil dönem yani Gebe kalma şansının yüksek olduğu dönem adet kanamasının başladığı günden itbaren 12 ile 16. günler arasıdır. Haftada 2 ile 4 kez cinsel ilişki yaşayan çiftlerde yumurtlama zamanının saptamak için vücut sıcaklığı ölçme, ovülasyon kiti kullanmak gibi yöntemler gereksiz stres yaratmak dışında Gebelik oranlarında anlamlı bir artışa neden olmazlar.

Adetleriniz düzensiz ise zaten Gebelik öncesinde mutlaka doktorunuzu ziyaret etmeniz gerektiğini unutmayın

7) İlişki sayısını sınırlamayın
Yaygın inanışın aksine sık cinsel ilişkide bulunmak sperm sayı ve kalitesinde azalmaya neden olmaz. Yumurtlama zamanına denk gelen dönemde günde birden fazla ilişki olmasının sakıncası yoktur. Eşiniz ve siz kendinizi istekli hissediyorsanız kendinizi sınırlamayın ancak ilişki sırasında kayganlaştırıcı kullanmaktan kaçınmanız sperm sağlığı açısından iyi olacaktır. Bazı kayganlaştırıcıların sperm hareketini %60’a kadar azaltabildiğini akılda tutmakta yarar var.

Doktorunuzu aramaktan çekinmeyin.
Yapılan araştırmalar infertilite sorunu yaşayan yani istediği halde bebek sahibi olamayan kadınların kanser tanısı almış, ya da kalp kızı geçirip iyileşme sürecinde oan kadınlar kadar kaygı duyduğu ve depresyona eğilimli olduğunu gösteriyor. Dünya genelinde ırk ve coğrafyadan bağımsız olarak her 6 çiftten biri bu sorunu yaşıyor.

Eğer 35 yaşından gençseniz ve 1 yıl geçtiği halde Gebe kalamadıysanız ya da 35 yaşından büyük ve 6 aydan fazla süredir bebek sahibi olabilmek için çabalıyorsanız artık doktorunuz ile görüşüp profesyonel fikir alma vakti gelmiş demektir.

 

  • Çocuk sahibi olmak isteyenler yaşam tarzlarını gözden geçirmeli
  • 1 yıldan uzun süreli korunmasız ilişkiye rağmen istenildiği halde çocuk sahibi olamamak şeklinde tanımlanan kısırlık (infertilite), ırk ve coğrafi konumdan bağımsız olarak tüm dünyada üreme çağındaki çiftlerin yaklaşık %10-15’ini etkileyen bir sorundur.
  • Bu problemi yaşayan çiftlerin büyük kısmı ailelerini tamamlamak amacıyla eninde sonunda ART adı verilen yardımcı üreme tekniklerine başvurmak zorunda kalmaktadırlar. Bunlar arasında en sık başvurulan yöntem ise tüp bebektir. İlk uygulandığı dönemden bu yana tüp bebek giderek artan bir başarı göstermiştir. Zaman içerisinde hem başarı oranlarının artması hem de maliyetinin ucuzlaması nedeni ile tüm dünyada yaygın şekilde kullanılan bir tedavi şeklini almıştır.
  • Ülkemiz Tüp bebek tedavilerinde hem maliyet hem de başarı oranları açısından dünyanın en iyileri arasındadır. Örneğin Kanada’da tüp bebek maliyetleri ilaçlar hariç 7.000-9.000 dolar iken ülkemizde iyi merkezlerde maliyet Kanada’nın neredeyse üçte biridir.
  • Tüp bebek ve aşılama gibi tedavilerin hem maliyetinin azalması hem de hastaya zararı olmayan, büyük riskler yüklemeyen güvenli tedaviler olmaları nedeni ile tüm dünyada doktorlar kolaylıkla bu tedavileri önermektedirler. Oysa belirli bir problemi olmayan çiftlerde bazı basit önlemler ve yaşam tarzı değişiklikleri ile çocuk sahibi olma şansı arttırılabilir.
  • Dünyanın üreme tıbbi ile ilgili en büyük iki derneğinden biri olan American Society for Reproductive Medicine yeni yayınladığı raporunda infertilite nedeni ile başvuran çiftlere danışmanlık verilirken bazı yaşam tarzı özelliklerinin daha fazla üzerinde durulmasını önermekte.

 

Bu raporda yer alan önerileri şu şekilde özetleyebiliriz:

1) Kısırılıkta yaş çok büyük öneme sahiptir. Kadınlar açısından 35 yaşından sonra Gebe kalma şansı anlamlı olarak azalmaktadır. Erkek partnerin yaşı da kadın kadar olmasa da önemlidir ancak erkeklerde azalma 50 yaş ve üzerinde anlam kazanmaya başlar

2) Gebe kalma şansının yüksek olduğu dönem yani fertil pencere (fertile window) yumurtlamanın gerçekleşmesi ile sonlanan 6 günlük dönemdir. Gebe kalma şansının en yüksek olduğu dönem ise yumurtlama anından 3 gün önce başlayan ve yumurtlama (ovülasyon) ile sonlanan dönemdir.

3) Başarıyı yani Gebelik şansını en yüksek seviyede tutmak için fertil pencere döneminde 1-2 günde bir cinsel ilişki önerilir. Eğer bu ilişki sıklığı strese neden oluyor ise daha seyrek ilişki kabul edilebilir.

4) Yumurtlamanın saptanmasında serviks yani rahim ağzından salgılanan sümüğümsü akıntının takip edilmesi, piyasada bu amaçla satılan ürünler (ovülasyon kitleri) kadar etkilidir.

5) Gebe kalma şansını arttıran herhangi bir cinsel ilişki pozisyonu, ya da uygulaması mevcut değildir.

6) Çok kilolu olmak (BMI>35) ya da çok zayıf olmak (BMI<19) infertilite (kısırlık) riskinde artışa neden olur.

7) Tütün ve tütün ürünlerinin kullanımı, günde ikiden fazla alkollü içki tüketimi ya da fazla kafein alımı (günde 5 bardaktan fazla kahve) üreme potansiyelinde azalma ile ilgili bulunmuştur.

Sonuç olarak her 100 çiftten 10-15’ini etkileyen infertilite ciddi bir sağlık sorunudur fakat bu çiftlerin bir kısmında çocuk sahibi olamamayı açıklayacak bir neden bulunamamaktadır.

Bu şekildeki çiftlerin önemli bir kısmında kadın yaşı ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Yaş değiştirilemeyecek bir faktör olduğundan kadınlar erken yaşlarda doğurganlık ve üreme potansiyeli konularında yeterince bilgilendirilmelidir.

35 yaş üzerinde düzenli adet görmenin ve iyi bir yumurtalık rezervine sahip olmanın Gebe kalma açısından yeterli olmayabileceği mutlaka genç kadınlara anlatılmalıdır.

Gelişmiş ülkelerdeki obezite sorununun çocuk sahibi olma üzerindeki etkileri göz ardı edilmemelidir.

 

Gebe kalma şansınızı arttıracak 11 küçük hatırlatma

Pek çok insan için uygun eşi bulup uygun zamanda cinsel ilişkide bulunmak Gebe kalmak için yeterli. Ancak bazı kadınlar için bu o kadar da kolay olmuyor.

İşte size bebek sahibi olma şansınızı arttırabilecek, zaten büyük olasılıkla bildiğiniz ama zaman zaman hatırlatmakta fayda olan 11  öneri

1) Düzgün beslenin
Düzgün ve dengeli bir beslenme şekline sahip olmak, sağlıklı ve uzun bir ömür sürmek için genlerimiz dışında, kendi elimizde olan en önemli faktörlerden birisi. İş Gebe kalmaya gelince beslenme daha da önem kazanıyor. Düzgün ve yeterli beslenemeyen kadınlarda Gebe kalmak için gereken sürenin daha uzun olduğu biliniyor.

Gebe kalmayı planlıyorsanız yediklerinize içtiklerinize daha çok dikkat etmeniz gerekiyor. Protein, demir, çinko ve vitaminler açısından zengin bir beslenme tarzı edinmenizde yarar var.

Diyetle alınması gereken bazı besin maddelerinin eksikliği adet döngüsünde bozulmalara, düzensiz yumurtlamaya ve dolayısıyla Gebe kalmada gecikmeye neden olabilir. Bazı besin maddelerinin eksikliği ise erken düşük riskinde artışla ilgili olarak suçlanmaktadır.

Bebek sahibi olmaya karar verdiğinizde et, balık, yumurta ve bakliyat gibi proteinden zengin gıdaları yeteri kadar tükettiğinizden emin olun.

2) İçtiklerinizde dikkat edin
Son dönemlerde yapılan pek çok araştırma artmış alkol tüketiminin Gebe kalma potansiyeli üzerinde olumsuz etkileri olabileceğini göstermektedir. Alkolün Gebe kaldıktan sonra anne karnında büyüyen bebek üzerinde olumsuz etkilerinin olabileceğini zaten yıllardır biliyoruz.

Alkol kadınlık hormonu olan östrojen düzeyleri üzerinde değişme neden olabilir ve bu değişimler hem yumurtlama hem de döllenen yumurtanın rahim içinde tutunması yani implantasyon üzerinde negatif etkiye sahip olabilir.

Haftada 1-2 defa birkaç kadeh şarap içmenin Gebe kalma potansiyeli üzerinde herhangi bir etkisinin olması beklenmez ancak daha yüksek miktarlarda tüketilen alkol Gebe kalmayı geciktirebilir.

Bebek sahibi olmaya karar verdiğinizde günlük kafein alımınıza da dikkat etmeniz gerekir. Bu konuda çelişkili sonuçlar olsada genel olarak Gebe kalmaya çalışan kadınların kadınlık hormonu düzeylerini etkileyebileceği ve Gebe kalmayı geciktirebileceği kuşkusuyla günlük 200 mg dan daha fazla kafein tüketmeleri önerilmez. Bu da yaklaşık bir ya da iki orta boy filtre kahveye ya da Türk kahvesine eşittir.

3) Kilonuza dikkat edin
Sağlığınıza verebileceği diğer zararların yanısıra fazla kilo ve vücut yağı yumurtlamayı olumsuz etkileyebilecek bazı hormonların aşırı salgılanmasına neden olabilir.

Eğer kilo fazlanız varsa adetleriniz düzensizleşebilir ve yumurtlama düzeni bozulacağından Gebe kalmada zorluk yaşayabilirsiniz.

Öte yandan normalden daha zayıfsanız yani vücudunuzda yeteri kadar yağ yoksa yine yumurtlamayı kontrol eden hormonlarda bozulmalar olabilir. Gebe kalmada zorluk yaşayabileceğiniz gibi döllenme olsa ve Gebelik oluşsa bile bu Gebeliği devam ettirmede sıkıntı yaşayabilirsiniz.

Bu nedenle Gebe kalmaya karar verdiğinizde doktorunuzla görüşerek uygun kiloda olup olmadığınız hakkında fikir alabilirsiniz.

4) Tarım ilaçlarından uzak durun
Günümüz şartlarında bu ne kadar mümkün emin olmak çok zor ancak mümkün olduğunca kimyasallardan uzak durmakta yarar var. Özellikle Gebe kalmaya çalışan çiftler için bu çok daha önemli.

Kullanılan tarım ilaçları erkeklerde sperm kalitesini bozarak, kadınlarda ise adet düzensizlikleri ve yumurtlama problemlerine neden olarak Gebe kalmada zorluğa yol açabilir.

Üreme sağlığı ile ilgili dergilerin en önemlilerinden biri olan Human Reproduction’da 2015 yılında yayınlanan bir çalışma, tarımsal ilaçlar ve böcek ilaçları ile temas etmiş meyve ve sebze tüketiminin erkeklerdeki sperm sayısını nasıl etkilediğini açıkça ortaya koydu.

Kirli meyve ve sebze tüketen erkeklerde sperm sayısında belirgin azalma göze çarpmakdaydı.

Bu nedenle bebek sahibi olmaya karar verildiğinde eğer mümkünse organik meyve ve sebze tüketmek akıllıca bir davranış olabilir.

5) Çalışma şartlarınızı gözden geçirin
Amerikan hastalık kontrol merkezi verilerine göre radyasyon, jet yakıtı, nitröz oksit ve pek çok endüstriyel kimyasallar adet düzenini ve Gebe kalma potansiyelini olumsuz şekilde etkilemektedir.

Eğer tehlikeli kimyasalla temas etmenizi gerektirecek bir işiniz varsa bu konuyu yeniden gözden geçirmenizde büyük yarar var.

Yaklaşık 120.000 kadın üzerinde yapılan bir çalışmada vardiya sistemi ile çalışan kadınlarda sadece gündüz ya da sadece gece çalışan kadınlar ile karşılaştırıldığında Gebe kalma ile ilgili problemlerin %80 daha fazla görüldüğü ortaya konmuştur.

Gebe kalma potansiyelinizi en yüksek düzeye çıkartabilmek için yöneticinizle konuşup vardiya sisteminden çıkmak uygun bir yaklaşım olacaktır.

6) Sigarayı bırakın
Başka bir şey söylemeye gerek var mı bilmiyorum. Bebek sahibi olmaya karar vermek sigarayı bırakmak için oldukça güçlü bir nedendir.

Sigara içindeki kimyasal zehirler sadece kadının yumurtasına zarar vermek, üreme potansiyelini azaltmak ve bebeğin rahim içerisinde tutunmasını engellemek ile kalmaz yumurtalıkların erken yaşlanmasına da neden olur.

Bir başka deyişle sigara içen 35 yaşındaki bir kadının yumurtalıkları 42-43 yaşındaki bir kadının yumurtalıkları gibi olur ve bu nedenle üreme potansiyeli daha düşüktür.

Sigara içmek üreme potansiyelinde kalıcı hasara neden olur. Ne kadar erken bırakılırsa hasar o kadar az olur ve bazı yumurtalık fonksiyonları geri dönebilir.

7) Adet düzeninizi anlayın
Normal bir adet döngüsü yani bir adet kanamasının başlangıcından diğer adet kanamasının başlangıcına kadar olan süre 21 ila 35 gün arasındadır.

Eğer adetleriniz bundan daha seyrek oluyor ise yumurtlamanızda problem olma ihtimali yüksektir. Mutlaka zaman kaybetmeden doktorunuzla görüşmeniz gerekir.

Bebek sahibi olmaya karar verdiğinizde doktorunuzla görüşerek fertil pencere adı verilen Gebe kalma potansiyelinizin en yüksek olduğu dönem ile ilgili bilgi almanızda yarar var. Bu sayede fertil pencereye uyan dönemde eşinizle birlikte olarak Gebe kalma şansınızı arttırabilirsiniz.

Yapılan çalışmalarda yumurtlama zamanının kadından kadına çok büyük değişiklik gösterdiği ve altıncı gün gibi çok erken bir dönemde ya da 21. gün gibi çok geç bir dönemde gerçekleşebileceği ortaya konmuştur.

8) Cinsel ilişki sıklığını ayarlayın
Bazı çalışmalar haftada en az bir kez düzenli cinsel ilişki yaşayan kadınlarda adet döngülerinin daha düzenli olduğunu düşündürmektedir. Amerikan Üreme Tıbbı Cemiyetini rehberine göre fertil pencere sırasında her gün ya da en azından gün aşırı cinsel ilişki varlığında en yüksek Gebelik şansına ulaşılmaktadır.

9) İlişki sırasında da kimyasallardan uzak durun
Yapılan bazı çalışmalar ilişkiyi kolaylaştırmak için kullanılan kayganlaştırırcıların Gebelik şansını azalttığını ortaya koymuştur. Eğer mutlaka kayganlaştırıcı kullanılması gerekiyor ise spermlere zarar vermeyenlerin tercih edilmesi gerektiği akılda tutulmalıdır.

10) Vajinal duş yapmayın
Gebe kalmaya çalışsanız da çalışmasınız da asla vajinal duş yapmayın. Vajina içerisine su tutulması organ içersindeki bakteri dengesini bozarak enfeksiyonlara zemin hazırlar.

Vajinal enfeksiyonlar Gebe kalmayı geciktirebilirceği gibi düşük ve erken doğumlara da neden olabilir.

11) Stres düzeyinizi azaltın
Bebek sahibi olmaya çalışan 401 çift üzerinde yapılan bir araştırma, önemli bir stres belirteci olan alfa-amilaz düzeyi yüksek olan kadınlarda Gebe kalma olasılığının %29 daha düşük olduğunu ortaya koymuştur.

Yüksek stres düzeyi vücuttaki hormon dengesini bozarak pek çok olumsuz etkinin yanı sıra Gebe kalma potansiyelini de negatif yönde etkiler.

Eğer yüksek stres altında olduğunuzu düşünüyorsanız meditasyon ve yoga gibi rahatlama tekniklerine başvurmanızda büyük yarar var.

 

  • Yumurtalık rezervi testleri Gebe kalma şansını yansıtmıyor
  • Kadınların hayatlarının erken döneminde kafalarını kurcalayan en önemli konulardan bir tanesi çocuğum olacak mı sorusudur?
  • Bu sorunun kesin bir cevabı olmamakla birlikte Gebe kalmak için birinci şartın sağlıklı bir yumurtaya yani üreme hücresine sahip olmak olduğu yüzlerce yıldır bilinen bir gerçektir.
  • Tüp bebek başta olmak üzere yardımcı üreme tekniklerinde son 50 yıldır yaşanan gelişmeler bize bir kadının çocuk sahibi olmasında en önemli belirleyici faktörün yaşı olduğunu, bununla birlikte yumurtalıkları içersindeki yumurta hücrelerinin sayısının yani yumurtalık rezervinin de oldukça kritik bir öneme sahip olduğunu göstermiştir.
  • Yaş ile birlikte giderek azalan yumurtalık rezervi Gebe kalmayı güçleştirebilir. Öte yandan her kadın pek çok hemcinsi kadar şanslı olmayabilir ve yumurtalık rezervi zamanından çok önce azalıp tükenebilir.
  • Son dönemlerde özellikle yumurta dondurup saklama işlemlerinin nispeten ucuzlaması ve kolaylaşması yumurtalık rezervleri henüz yeterli olan ancak çocuk sahibi olmayı henüz düşünmeyen kadınlar için üreme potansiyellerini korumak açısından çok büyük bir avantaj yarattı.
  • Çocuk sahibi olup olamayacağını bilmek isteyen ya da yumurta dondurtmak isteyen kadınlarda yumurtalık rezervleri önceden saptanması oldukça önemli.
  • Günümüzde yumurtalık rezervini değerlendirmek için kullanılan birkaç tane kan testi var. Bunlar Folikül uyarıcı hormon FSH, Anti Müllerian Hormon (AMH) ve İnhibinB.
  • Biz bu hormon değerlerine ve ultrason da yumurtalıkların görüntüsüne bakarak kadının yumurtalık rezervi hakkında fikir sahibi oluyoruz ve buna göre kadınlara önerilerde bulunuyoruz.
  • Ancak ne yazıkki bu hormonların da belirleyici değeri çok bariz değil.
  • Yumurtalık rezervi çok azalmış, yakında menepoza girersiniz ve çocuk sahibi olmanız pek mümkün değil denilen kadınların birkaç yıl içinde Gebe kalıp, hem de birden fazla sayıda Gebe kalıp çocuk sahibi olduklarına defalarca şahitlik ettim.
  • Dünyanın en prestijli tıp dergilerinden biri olan JAMA’da 10 Ekim 2017 tarihinde yayınlanan bir araştırma yumurtalık rezervini değerlendirmede kullanılan kan testlerinin çocuk sahibi olma ile direkt alakalı olmadığını ortaya koydu.
  • Amerika Birleşik Devletlerinin Kuzey Carolina eyaletinde yapılan bu araştırmada bebek sahibi olmaya uğraşan 30 ile 44 yaşındaki toplam 750 kadın incelendi.
  • Yumurtalık rezerv testleri düşük yani AMH 0.7 den daha az ve/veya FSH 10 dan büyük olan kadınları ile bu hormon değerleri normal olan kadınlar karşılaştırıldığında 6 ve 12 ay deneme sonunda Gebe kalma oranları arasında hiçbir fark olmadığı gösterildi.
  • Bu araştırmadaki en önemli konulardan bir tanesi çalışmaya dahil edilen çiftlerde kısırlığı neden olabilecek herhangi ek bir sorunun olmaması.
  • Artan yaşla birlikte hem yumurtalık rezervinin hem de Gebe kalma potansiyelinin azaldığı tartışma götürmez bir gerçek. Ancak yumurtalık rezervinin tek başına bir belirleyici olmadığı artık biliniyor.
  • Özellikle genç kadınlarda yumurtalık rezervinin ortalamanın altında bulunması bu kadınların Gebe kalmada sorun yaşayacağı anlamına asla gelmiyor.
  • Bu nedenle kadınlara danışmanlık verilirken AMH sonuçlarının Gebe kalma ile ilgili bir fikir vermeyeceği ancak buna karşılık eğer bir tüp bebek tedavisi uygulanacak ise, AMH değeri düşük olan, yani yumurtalık rezervi azalmış olan kadınlarda tedaviye optimum cevap alınamayacağı konusunda uyarıcı olduğu hastalara mutlaka açıklanmalı.
  • Yayınlanan bu araştırmanın sonuçları azalmış yumurtalık rezervinin özellikle genç yaştaki kadınlarda bir kısırlık nedeni olmadığı fikrini güçlendiriyor.
  • Bu araştırmanın en önemli sonucu, herhangi bilinen bir kısırlık nedeni olmayan bir kadının Gebe kalma potansiyelini belirleyen en önemli faktörün yumurtalık rezervi değil, yaşı olduğunu bir kez daha ortaya koymasıdır.
  • Bir başka deyişle düşük AMH değerleri her zaman kadının Gebe kalamayacağı ya da çocuk sahibi olmakta zorlanacağı anlamına gelmez.

 

GEBELİK GENEL BİLGİLER

Gebeliğin belirtileri

Gebeliğin en önemli bulgusu adet gecikmesidir. Ancak her adet gecikmesi Gebelik anlamına gelmez. Yaşam tarzındaki herhangi bir değişiklik, çeşitli rahatsızlıklar, diet, psikolojik durum değişiklikleri, stres gibi pek çok faktör adet gecikmesine neden olabilir.

 

Bebek sahibi olmak için bir kadının en uygun olduğu yaş dilimi 18-35 yaşlar arasıdır.Bu dönemin başlangıcında kadının kendi vücudu gelişimini tamamlamıştır ve bir bebek gelişimi için uygun hale gelmiştir.

Yaşınız ya da pozisyonunuz ne olursa olsun Gebe kalmak istediğinizde ya da Gebe olduğunuzu düşündüğünüzde mutlaka uzman bir hekime müraacat etmelisiniz.

Gebelik ne zaman başlar ?

Gebelik erkekten gelen spermin kadının yumurtalıklarından atılan yumurta hücresini döllediği anda başlar.Bu andan 8.haftanın sonuna kadar olan dönem ebryonik dönem olarak adlandırılır. Sekizinci haftadan doğuma kadar olan süreye de fetal dönem denir.

Gebelik yaşı nasıl hesaplanır ?

Gebelik yaşı hesaplanırken Gebe kalındığı düşünülen ilişkinin gerçekleştiği gün kriter olarak alınmaz. Tüm dünyada ve terminolojide bir standart sağlayabilmek amacıyla son adet kanamasının ilk günü (SAT, son adet tarihi) Gebeliğin başlangıcı olarak alınır. Gebelik yaşı hesaplanırken ay kullanılmaz. İnsanlarda Gebelik 280 gün sürer. Bu 40 haftaya denk gelmektedir. Sonuç olarak Gebelik hafta olarak tanımlanır ve başlangıcı olarak da son adet kanamasının ilk günü esas alınır.

Bebeğin doğum tarihi nasıl hesaplanır ?

Bebeğin beklenen doğum tarihini (BDT) hesaplamak için oldukça basit bir yöntem vardır: 7 gün ekle 3 ay çıkart. Negele yöntemi adı verilen bu sistemde SAT’ne 7 gün eklenir ve 3 ay geriye gidilir. Bir örnekle açıklayacak olursak son adet kanamasının ilk günü 7 Temmuz olan bir anne adayını ele alalım.

Negele Yöntemi

Son Adet
Tarihi

7 Temmuz

7 gün ekle

14 Temmuz

3 ay çıkart

14 Nisan

Beklenen Doğum
Tarihi

14 Nisan

Bu hasta için beklenen doğum tarihi 14 Nisan’dır. Ancak bebeklerin sadece %5’i bu tarihte doğar. 38 hafta ile 42 hafta arası doğan bebekler normal kabul edilirken 38 haftadan önce doğanlar preterm 42 haftadan sonra doğanlar postterm olarak adlandırılır. Prematürite ise bebeğin yaşını değil gelişimini anlatan bir ifadedir. Örneğin 36 haftalık doğan bir bebek preterm olmasına yani erken doğmasına rğme eğer akciğer gelişimini tamamlamış ise prematür değildir.

Gebeliğin belirtileri

Gebeliğin en önemli bulgusu adet gecikmesidir. Ancak her adet gecikmesi Gebelik anlamına gelmez. Yaşam tarzındaki herhngi bir değişiklik, çeşitli rahatsızlıklar, diet, psikolojik durum değişiklikleri, stres gibi pek çok faktör adet gecikmesine neden olabilir.

Gebeliği düşündüren bulgular

1.Adet gecikmesi
2.Memelerde dolgunluk ve hassasiyet
3.Bulantı & Kusma
4.Sık idrara çıkma
5.Halsizlik
6.Karında büyüme

 

Gebeliğin muhtemel bulguları

1.Rahimin (uterus) büyümesi
2.Gebelik testleri

 

Gebeliğin kesin bulguları

1.Bebeğin kalp atımlarını duyulması
2.Bebek hareketlerinin hissedilmesi
3.ULTRASON incelemesi

Gebelik testleri

Gebe olduğunuzu ne kadar erken öğrenilirse , Gebelik ile ilgili bakıma o kadar erken başlanabilir. Bu nedenle adet gecikmesi olan her kadın vakit kaybetmeden Gebelik testi yaptırmalıdır.Gebeliğin oluşması ile birlikte Gebelik ürününüden bazı hormonlar salgılanmaya başlar. Bu Gebeliğe özgü hormonlar kadının adet siklusunu kesintiye uğratır ve kadın Gebelik süresince adet görmez. Kanda ve idrarda bu hormonların tayini ile Gebelik teşhisi konabilir. Kanda bakılan hormon daha henüz ortada bir adet gecikmesi olmadan önce bile Gebeliği gösterebilir. İdrarda ise sıklıkla 7-10 günlük bir gecikmeden sonra Gebelik saptanabilir.

Piyasada satılan ve kişinini kendi kendine uyguladığı testlerin güvenilirliği labovatuardakilere oranla biraz daha düşüktür. Bu nedenle adet gecikmesi olan ve kendi kendine yaptığı test negatif çıkan kadınlar da hekimlerini konu hakkında bilgilendirmeli ve onun tavsiyelerine uymalıdırlar.

Duygulanım değişiklikleri

Gebeliğin ilk 3 ayında anne adayında bazı psikolojik değişiklikler meydana gelebilir. Kişi çok neşeliyken bir anda ağlama krizlerine tutulabilir. bazı günler çok sinirliyken bazı günler sakin olabilir. Bünye Gebeliğe uyum sağladıkça bu sorunlar da yavaş yavaş ortadan kalkar. Ancak Gebeliğin son haftalarında tekrar bir huzursuzluk ortaya çıkabilir.Kişi sinirli, heyecanlı olabilir, Uyku problemleri ortaya çıkabilir. Bunlar fazla endişeedilmemesi gereken durumlardır. Hemen hemen her kadın bu duyguları yaşar.

Aynı şekilde baba adayında da bazı değişiklikler görülebilir. Eşinin durumu hakkında endişeler taşıyabilir ve konu hakkında bilgisi yoksa ona yardım edememenin sıkıntısını yaşar. Bu nedenle çiftler kendilerinden önce böyle bir deneyim yaşayan arkadaşları ile konuşarak onların tecrübelerinden yararlanabilirler. Ancak unutulmamalıdır ki en profesyonel yardım konunun uzmanı olan bir hekimden alınabilir.

Bebek hareketleri ilk ne zaman hissedilir ?

Daha önce doğum yapmış olan hanımlar bu konuda da tecrübelerini gösterirler. Bu hanımlar genelde 16. hafta civarında bebeğin oynadığını hissederken ilk Gebeliğini yaşayanlar 19-20. haftalarda bu hisle tanışırlar. Hanımlar bunu içlerinde bir kuşun kanat çırpmasına benzetmektedirler.

Ne sıklıkta doktor kontrolü gereklidir ?

32 haftaya kadar ayda bir kez, 32-36 haftalar arası 15 günde bir, bu tarihten doğuma kadar da doktorunuzun uygun göreceği sıklıklarda kontrol gereklidir. Bu kontrollerde bazı temel tetkikler yapılır, bebeğin ve Gebenin gelişimi kontrol edilir ve standartlara uygun olup olmadığı saptanır, bebekte ya da Gebede olası bir anormalik saptanır ise buna yönelik tedaviler planlanır ve yapılır, bazı özel Gebelerde gereken özel tetkikler ve araştırmalar gerçekleştirilir. Bebeğinizin ve kendi sağlığınız için Gebelikte hekiminizi düzenli olarak ziyeret etmeyi ihmal etmeyiniz.

Bebeğin cinsiyeti ne zaman belli olur ?

Aslında bebeğin cinsiyeti döllenme meydana geldiği anda bellidir.Burada tek belirleyici babadan gelen spermin cinsidir. Eğer bu sperm Y kromozomu taşıyor ise bebek erkek, X kromozomu taşıyor ise bebek kızı olacaktır. Ancak bu cinsiyetin tespiti ancak dış cinsel organlar ultrason ile görülebilecek büyüklüğe ulaştığında mümkün olur.Genellikle 14-16. haftalardan itibaren tecrübeli gözler bebek cinsiyetini saptayabilir.

Tanı amaçlı yapılan ve bebekten doku alınmak sureti ile gerçekleştirilen biopsi sonucu bebeğin cinsiyeti %100 doğrulukla saptanır ancak bu işlemler sadece tıbbi bir gereklilik varsa yapılır. Sadece cinsiyet tayini için yapılmaz.

 

  • Gebelikte doktor takipleri
  • prenatal takip
  • Günümüzden yaklaşık 100 yıl öncesine kadar doğum ile ilgilenen doktor ve ebeler sadece doğum olayı ile ilgilenirler Gebeliğe ve Gebelikte takibe çok fazla önem vermezlerdi. Tıp bilmindeki gelişmelere paralel olarak Gebelik ve fetal gelişimdeki pekçok faktörün anlaşılması buna bağlı olarak görülen anne ve bebek ölümlerinin azalmasında ve sağlıklı toplumların oluşmasında son derece önemli bir rol oynamaktadır. Bu olayda tıp alanındaki ilerlemeler kadar iletişimdeki gelişmelerin etkisi ile anne ve baba adaylarının bilinçlenmesinin ve günümüzde takip talep etmelerinin de rolü son derece önemlidir. Prenatal takip adıyla anılan bu bakımın ana hedefleri:
    1)Anne ve fetusun sağlık durumunun tanımlanması
    2)Gebelik yaşının saptanması ve fetal gelişimin izlenmesi
    3)Komplikasyon riskindeki hastaların tanımlanması ve riskin mümkün olduğunca azaltılması
    4)Problemlerin önceden tahmin edilip önlenmesi
    5)Hastanın eğitilmesidir.
    Bu amaçların gerçekleşmesi bir takım planlı sağlık hizmeti ile mümkündür.
  • Gebelik Öncesi Danışmanlık
    Gebeliğin başarı ile sonlanmasında Gebelik öncesi alınan bazı önlemler ve tedaviler etkili olabilmektedir. Örneğin şeker hastalığı olan bir kadında Gebelikten önce kan şeker düzeylerinin kontrol altına alınması anomalili bebek doğurma riskini en aza indirecektir.Benzer şekilde Gebelik üzerinde etkili olabilecek tüm hastalıklar ya da sosyal davranışlar kontrol edilmelidir.
  • Kişideki bazı durumlar Gebeliği olumsuz yönde etkileyebileceği gibi, Gebeliğin kadını olumsuz yönde etkileyebileceği bazı hastalıklar da mevcuttur. Örneğin konjenital ya da sonradan edinilmiş kalp hastalıkları, akciğer damararındaki yüksek tansiyon, damar tıkanıklığı ya da bazı konjenital anomaliler kadın Gebe kaldığında hayatını tehdit edebilecek komplikasyonlara yol açabilir.
  • Yine daha önceki dönemlerde düşük ya da ölü doğum ile sonuçlanmış başarısız Gebelik tecrübesi yaşayan kadınlar Gebelik öncesi danışmanlıktan fayda görebilirler.
  • Anne yaşı, madde ya da ilaç bağımlılığı, viral enfeksiyolar gibi faktörlerde söz konusu ise Gebelik öncesi danışmanlık ayrıca önem kazanır.
  • Gebelik sonrası takip
    Üreme çağında ve düzeli adet gören kadınlarda aniden adet kesilmesi saptandığında ilk şüphelenilmesi gereken durum Gebeliktir. Bu nedenle prenatal bakımın ilk aşaması Gebeliğin tespitidir. %8 oranında son adet tarihinden itibaren 40. gün civarında hafif bir kanama olabilir. Bu Gebelik ürününün rahime yerleştiği döneme (implantasyon) denk gelen bir kanamadır. Adet gecikmesi olduğunda ve bu gecikme 10 günü geçtiğinde idrar ya da kanla yapılan tahliler yardımı ile mutlaka Gebelik olup olmadığı tespit edilmelidir. Bu tüğr testler sadece Gebeliğin var olup olmadığını gösterirler. Eğer Gebelik testi pozitif ise yapılması gereken ilk işlem bir ultrasonografi ile Gebeliğin normal olup olmadığının saptanmasıdır. Test pozitif olduğu halde Gebelik ürünü gelişmemeiş olabilir (blighted ovum, boş Gebelik), veya bir dış Gebelik söz konusu olabilir Benzer şekilde de halk arasında üzüm Gebeliği denilen mol Gebelikte ya da embryonun hayatını yitirdiği missed abortus denen durumlarda da hiçbir belirti olmaksızın sadece Gebelik testi pozitif olabilir. Böyle durumlar anne hayatını tehtid eden sonuçlar doğurabilirler. Bebek öldüğü halde plasenta bir süre daha hormon salgılanmaya devam edeceğinden Gebelik testleri uzunca bir süre daha pozitif sonuç verebilir.
  • Gebeliğin saptanıp, rahim içerisinde canlı normal bir Gebeliğin varlığı ultrason ile tespit edildikten sonraki ilk aşama bu Gebeliğin yaşını hesaplamaktır. Gebelik yaşı hesaplanırken Gebe kalındığı düşünülen gün değil son adet kanamasının başladığı ilk gün Gebeliğinde başlangıcı olarak kabul edilir (son adet tarihi=”SAT”).
  • Genelde günümüzde kabul edilen prenatal takip planı şu şekildedir.

İlk Ziyaret

Gebeliğin tespiti, Gebeliğin rahim içerisinde olduğunun tespiti, Gebelik ürününün canlı olduğunun tespiti,
Hastanın aile ve şahsi sağlık problemleri ile ilgili öyküsünün alınması, kan sayımı, kan grubu tayini, idrar tetkiki, enfeksiyonlar ile ilgili kan tetkikleri (hepatit, HIV vb.), risk değerlendirmesi ve varsa riske yönelik tetkikler, hasta eğitimi.

12. Hafta

Fetal kalp atımlarının saptanması, büyümenin değerlendirlmesi

14-16. Hafta

Büyümenin değerlendirilmesi, risk faktörleri varsa amniyosentez,

18-20. Hafta

Gebelik yaşının yeniden teyid edilmesi, Doğumsal anomaliler yönünden ayrıntılı ultrason incelemesi,üçlü tarama testi yapılması

24. Hafta

Doğum ile ilgili bilgilendirme, fetal gelişmi değerlendirme

28. Hafta

Kan uyuşmazlığı varsa buna yönelikkoruyucu tetkik ve tedavi, şeker yükleme ile diabet taraması, Kan sayımı tekrarı, Risk değerlendirmesinin tekrarı.

30-40 Hafta

Gebenin durumuna göre komplikasyonların gözlenmesi ve takiplerin planlanması, fetal iyilik halinin uygun yöntemlerle saptanması

41. Hafta

Gün aşımına yönelik plan

  • Ayrıca her ziyarette vajinal akıntı, mesane fonksiyonu, bebek hareketleri, rahim kasılmaları gibi kişinin şikayetleri değerlendirilir ve kan basıncı, vücut ağırlığı ölçümleri yapılır. Yine hemen hemen her ziyerette idrarda protein ve şeker bakılması idealdir.
  • Yine her ziyerette anne adayına Gebelikteki tehlike işaretleri, diet, egzersiz, uyku, sigara ve alkol alımı cinsel ilişki gibi konularda eğitim verilir.

 

Gebelik takiplerinde yapılan incelemeler (Prenatal testler)

Gebelik takipleri sırasında düzenli aralıklarla doktor kontrollerine gitmeniz önerilir. Bu kontrollerde hem sizin genel sağlık durumunuz, hem de bebeğinizin büyüme ve gelişmesi kontrol edilirek olası bir problem saptanmaya çalışılır. Saptanan bir problem varlığında da uygun şekilde giderilmesi amacıyla gerekli tedaviler uygulanır.Gebelik takipleri sırasında yapılan rutin ve risk faktörü saptanması durumunda yapılan ileri incelemeler çok çeşitlidir.

Gebelik testi
Adet gecikmesi varlığında aksi ispatlanana kadar durumun Gebelik olduğu kabul edilir. Pekçok durum adet gecikmesine neden olmakla birlikte gecikmenin nedeni çoğu zaman Gebeliktir. Bu nedenle adet gecikmesi varlığında mutlaka Gebelik testi yapılmalıdır. Günümüzde eczanelerde satılan testler birkaç günlük gecikmede bile Gebeliği büyük bir doğrulukla göstermektedir. İdrar testinin negatif olduğu durumlarda ise kesin emin olmak amacıyla kanda Gebelik testi yapılır. İdrar ya da kanda yapılsın testin pozitif olması Gebeliğin normal olduğunu göstermez. Dış Gebelik, boş Gebelik, mol Gebeliği gibi durumlarda da erken dönemde normal bir Gebelik ile aynı belirtiler görülür.

Adet gecikmesi varlığında herhangi bir Gebelik testi yapmadan doktorunuza gittiğinizde eğer adet gecikmeniz yaklaşık 1 hafta kadar ise doktorunuz vajinal ultrason ile gestasyonel keseyi görüp Gebeliği saptayabilir. Böyle bir durumda ayrıca test yapmaya gerek yoktur. Ancak şüpheli durumlarda kanda Gebelik testi istenebilir. Tek bir sonucun yeterli olmadığı durumlarda (dış Gebelik normal Gebelik ayrımı gibi ya da Gebeliğin sağlıklı ilerleyip ilerlemediğinin anlaşılması için) iki gün aralarla kanda Gebelik testi tekrarlanabilir.

Çoğu laboratuvarda kanda yapılan Gebelik testi rapor edilirken hastada saptanan değerin yanısıra hangi Gebelik haftasında değerin hangi aralıklarda olduğu da yazılmaktadır. Hasta ve hasta yakınları da bu değere göre Gebeliğin kaç haftalık olduğuna karar vermektedirler. Oysa bu değer aralıkları son derece geniş olup kandaki beta HCG (Gebelik hormonu) düzeyine bakarak Gebeliğin kaç haftalık olduğuna karar verilemez. Gebelik yaşına karar verilirken esas alınan veri son adet tarihi ve ultrason ölçümü arasındaki ilişkidir.

 

Pelvik muayene
Bir kadın doğum muayenesinin temel ögesi pelvik incelemedir. Bu muayenede amaç olası bir patolojiyi saptamaktır. Muayenenin ilk basamağı spekulum adı verilen bir alet yardımı ile vajina ve rahim ağzının gözlenmesidir. Bu inceleme sırasında vajinal enfeksiyon olup olmadığı ve rahim ağzında yara ya da kanser öncülü bir lezyon olup olmadığı araştırılır. İkinci aşama ise elle muayenedir. Elle muayene sırasında ise myom, kist gibi kitle varlığı araştırılmaktadır.

Ultrasonun bu kadar yaygın kullanılmadığı ve Gebelik testlerinin şimdiki gibi birkaç saatte değil günler sonra sonuçlandığı eski dönemlerde elle muayene Gebeliğin anlaşılması açısından son derece önemliydi. Gebelikte rahim ağzında ortaya çıkan yumuşama, renk değişikliği ve rahimin muayenede normalden büyük olarak saptanması adet gecikmesi ile bir arada değerlendirildiğinde rahim içi bir Gebeliğin saptanması için çoğu zaman yeterli olarak kabul edilmekteydi.

Günümüzün modern yaklaşımında ise Gebeliğin tanısında ve ilk Gebelik değerlendirmesinde jinekolojik muayene eski popüleritesini doğal olarak yitirmiştir. Transvajinal ultrasonografi ile Gebeliğin çok erken dönemlerinde bile Gebelik kesesi ve yolk kesesi görülerek normal rahim içi bir Gebelik olup olmadığına karar verilebilmektedir.

Gümünüzde erken Gebelik takiplerinde jinekoljik muayenenin daha az kullanılmasının nedeni halk arasındaki muayenenin düşüğe neden olacağı şeklindeki yanlış inanış değildir. Muayenenin düşüğe neden olduğuna yönelik hiçbir bilimsel veri yoktur. Düşüklerin genelde ilk 8 hafta içinde gerçekleşmesi ve ilk muayenenin de genelde bu haftalarda yapılması bu şekilde yanlış bir inanışın yerleşmesine neden olmuştur.

İlk doktor ziyaretinde öncelikle tercih edilmese bile jinekolojik muayene Gebelik takiplerinin vazgeçilmez bir ögesidir. Herhangi bir jinekolojik yakınma olmaması durumunda bile eğer son 1 yıl içinde yapılmamış ise ilk Gebelik kontrolünde smear testi alınması amacıyla spekulum uygulanabilir.

Öte yandan Gebeliğin seyri süresince herhangi bir dönemde kanama görüldüğünde bunun değerlendirilmesi amacıyla yine spekulum ile gözlem yapılır. Erken doğum tehdidi varlığında ya da ultrasonografide rahim ağzında kısalma saptandığında ya da açılmadan şüphelenildiğinde de yine hem spekulum incelemesi hem de elle maueyene yapılır. Gebeliğin son dönemlerinde çatı olarak adlandırılan pelvisi değerlendirmek amacıyla da elle muayene yapılır. Doğum öncesinde elle muayenenin yapılmasını gerektiren bir başka durum da suni sancı öncesi rahim ağzının durumunun değerlendirilmesidir.

 

Ultrasonografi
Gebelik takiplerinin olmazsa olmaz ögesi ultrasonografidir. Gebeliğin ilk 13 haftasına kadar vajinal ultrason, daha sonraki dönemlerinde ise abdominal (karından) ultrason incelemesi yapılır. Ultrason Gebeliğin normal olup olmadığı, Gebelik yaşının son adet tarihi ile uyumlu olup olmadığı, bebeğin gelişiminde ve organlarında sorun olup olmadığı gibi konularda son derece yararlı bilgiler verir ve Gebeliğin takibinde yön gösterici olur. Rutin incelemelerde bebeğin baş, karın ve bacak kemiği uzunlukları ile amniyon sıvısı, göbek kordonunun durumu, plasentanın durumu gibi incelemeler yapılır.

20-24. haftalarda ise bebeğin tüm organlarının değerlendirildiği detaylı fetal inceleme yapılır.

Gebeliğin ilerleyen dönemlerind ekan akımlarını incelemek amacıyla doppler ultrasonografi yapılabilir.

Çoğul Gebeliklerde rahim ağzında kısalma olup olmadığını anlamak amacıyla abdominal ultrasonografi ile birlikte vajinal ultrasonografi de yapılabilir. Benzer şekilde risk varlığında tek bebek bekleyen anne adaylarında da 20-23. haftalar civarında vajinal ultrasonografi ile rahim ağzı uzunluğu ölçülebilir.

Bazı ülkelerde her doktor kontrolünde ultrason incelemesi yapılmamakta tüm Gebelik boyunca sadece 2 ya da 3 kere ultrason ile bakılmaktadır. Bunun nedeni bu ülkelerde ultrason incelemelerinin ayrı olarak ücretlendirilmesidir. Bunun yerine rutin kontrollerde bebeğin gelişimi, rahim büyüklüğü mezura ile ölçülerek anlaşılmaya çalışmakta, doppler ya da fetoskop adı verilen boru benzeri bir alet ile bebeğin kalp sesleri dinlenerek sağlıklı olup olmadığı değerlendirilmektedir.

Bebeğin duruşu, önde gelen kısmı gibi değerlendirmeler ise Leopold manevraları adı verilen elle dıştan muayene ile anlaşılmaya çalışılmaktadır. Tüm bu değerlendirmeler hayata açıktır ve kuşkusuz ultrason mezuradan daha yararlı veriler sağlamaktadır.

Günümüzde giderek artan sayıda merkezde üç boyutlu ultrason cihazları yer aldığından bebeğin doğmadan önce ayrıntılı görüntüsü elde edilebilmektedir.

 

Kan grubu
Eğer daha önceden bilinmiyor ise ilk Gebelik kontrolünde mutlaka anne ve baba adayının kan grupları kontrol edilir. Bu kan uyuşmazlığı açısından önemlidir. Anne adayının kan grubu Rh(-) baba adayı Rh(+) ise bu durumda kan uyuşmazlığından söz edilir ve Gebelik takipleri sırasında bu durumun bebek üzerinde olumsuz bir etkisinin olup olmadığı araştırılır.

Tam kan sayımı (hemogram)
Kan sıvı ve hücresel kısımlar olmak üzere kabaca iki ayrı bölümden oluşur. Kanın yapısı içinde bulunan hücrelerin ve hücrelere ait çeşitli parametrelerin hesaplanması tam kan sayımı ya da hemogram olarak adlandırılır. Tam kan sayımının temel amacı kansızlık olarak bilinen anemi varlığını ve türünü saptamaktır. Bunun dışında enfeksiyonlardan pıhtılaşma sorunlarına kadar değişik konularda bilgi verebilir.

Günümüzde kan sayımı damardan alınan az miktarda kanın özel cihazlarda incelenmesi ile yapılmaktadır ve sonuçların alınması çoğu zaman birkaç dakikayı geçmemektedir.

Bir hemogram raporunda en çok dikkat edilen parametreler şunlardır:

WBC (white blood cell count, lökosit): Kanın belirli bir hacmindeki beyazküre (akyuvar) sayısıdır. Normal değerler laboratuvarlara göre az çok değişmekle birlikte genelde mililitrede 4.500-11.000 arasındadır. Gebelikte bir miktar artış normal kabul edilmekle birlikte kanda lökosit sayısının artması enfeksiyon lehine bir bulgudur

Hemoglobin (Hb): Hemoglobin alyuvarların (eritrosit) içinde yer alan, kana kırmızı rengini veren ve oksijeni taşıyan proteindir. Normal değerleri erkeklerde ve kadınlarda farklıdır. Kadınlarda desilitrede 12-16 gram hemoglobin olması normaldir. 12 gramın altında olması ise anemi olarak adlandırılır.

Hemotokrit (Hct): Alyuvarların hacminin tüm kan hacmine olan oranıdır. Kadınlarda %37-48 arası normal olarak kabul edilir.

Trombosit (plt): Kanın pıhtılaşmasını sağlayan hücrelerdir. Normal değerleri mililitrede 150-440.000 arasındadır.

Kan sayımında ayrıca tek bir alyuvarın hacmi ve hemoglobin içeriği gibi değişik parametreler de görüntülenebildiği gibi akyuvarların da değişik türlerinin oranları hesaplanır. Bu incelemeye lökosit formülü adı verilir.

Rutin Gebelik takipleri sırasında Gebeliğin başlangıcında tam kan sayımı yapılır. Burada amaç anemi varlığını araştırmak ve uygun şekilde tedavisini sağlamaktır. takipler sırasında 28. hafta civarında test tekrarlanır.Bunun dışında doktorunuz gerekli gördüğü durumlarda kan sayımı yapılmasını isteyebilir.

Ayrıca Gebeliğe bağlı tansiyon yüksekliği ya da HELLP sendromunun izlenmesinde trombosit sayımlarından da yararlanırlır.

İdrar tetkiki
Atık maddelerin vücuttan uzaklaştırılması idrar yolu ile olur. İdrar ayrıca vücutta yaşanan bazı değişimlerin saptanması açısından oldukça yararlı bilgiler verilir. Ayrıca bariz belirti ve bulgu yaratmayan bazı durumların saptanmasında ya da bilinen bazı hastalıkların durumunun değerlendirilmesinde idrar incelemesine başvurulur. İdrar örneği incelenirken hem içindeki bazı kimyasal maddelerin analizi yapılır hem de çökeltisi mikroskopi ile incelenir.

Gebelikte sık aralıklarla yapılan idrar incelemelerinin amacı hem olası bir idrar yolu enfeksiyonun saptamak hem de Gebelik sırasında ortaya çıkan bazı hastalıkların tespitini yaparak takip etmektir.

Rutin bir idrar incelemesinde idrarın asitlik derecesi, yoğunluğu, glukoz, protein, keton gibi maddeler içerip içermediği araştırılır. Ayrıca mikroskopide akyuvar, kan, kum ve bakteri olup olmadığı incelenir.

Normalde insan idrarında protein bulunmaz ancak preeklampsinin önemli bulgularından birisi proteinüri yani idrarda protein olmasıdır. İdrardaki protein miktarı genelde preeklampsinin şiddeti ile doğru orantılıdır.

Gebelikte idrarda bir miktar glukoz olması normaldir ancak fazla miktarlarda glukoz yani glukozüri Gebeliğe bağlı şeker hastalığını düşündürür.

Ketonlar olarak adlandırılan bazı asitler ise anne adayının yeterli şekilde beslenip beslenmediğini anlamak açısından yol gösterici olabilir. Açlık ile birlikte idrarda keton (aseton) görülmeye başlar. Açlığın süresi uzadıkça idrardaki keton miktarı da artar. Bu nedenle Gebeliğe bağlı bulantı ve kusmanın izlenmesinde idrar keton düzeyi önemlidir.

Teorik olak insan idrarında kırmızı kan hücresi (alyuvar, eritrosit) bulunmaz. Ancak sağlıklı insanlarda idrarda birkaç tane eritrosit saptanması çoğu zaman normal kabul edilir. Buna karşılık fazla miktarda eritorisit saptanması mikroskopik hematuri olarak adlandırılır ve idrar yolu enfeksiyonu, idrar yollarında taş ve hatta bazı böbrek hastalıklarının belirtisi olabilir. Bununla birlikte kadınlarda idrardaki eritrositlerin kaynağının fark edilmeyen çok hafif vajinal kanamalar olabileceği de akıldan çıkartılmamalıdır.

İnsan idrarında birkaçtane lökosit (akyuvar) olması da normaldir. Bununla beraber artmış lökosit sayısı çoğu zaman idrar yolu enfeksiyonunu işaret eder.

Bakteri ise çoğu zaman idrar tetkikinde saptanan bir bulgudur. Bunun nedeni vajina ve ürethra (idrarın dışarıya atıldığı yer) çevresinde çok sayıda değişik bakteri bulunmasıdır. Bunlar örnek verilirken idrara karışabilir ve bu nedenle idrar tetkikinde saptanabilir. Bu duruma kontaminasyon adı verilir. Normalde mililitrede 100.000 baktariye kadar olan durumlar kontaminasyon olarak kabul edilir ve hastanın yakınması yoksa ve idrarda bol lökosit saptanmamış ise klinik bir önem oluşturmaz. Ancak yine de bu gibi durumlarda idrar kültürü yapılması gerekebilir.

İdrar yoğunluğuna bakılarak anne adayının yeterli su içip içmediği hakkında da fikir sahibi olunabilir.

İdrar kültürü
İdrarda bakteri ve lökosit saptanması durumunda idrar kültürü yapılması gerekli olabilir.Kültür belirli bir dokudan vücut salgısından alınan öneğin özel ortamlarda bekletilerek içerdiği bakterilerin çoğaltılması ve incelemesi demektir. Bu sayede rutin tetkikte saptanan bakterilerin hangi tür olduğu anlaşılabilir. Antibiyogram ise saptanan bakteri üzerinde hangi antibiyotiklerin etkili hangilerinin etkisiz olduğunu saptamaya yarar. Bu sayede işe yaramayacak olan bir antibiyotik kullanımının önüne geçilmiş olur.

İdrar yolu enfeksiyonları düşüklere ve erken doğumlara neden olabileceğinden mutlaka uygun antibiyotikler ile tedavi edilmelidir.

 

Rubella taraması
Çocukluk çağı hastalıklarından bir olan rubella (kızamıkçık) Gebelik sırasında geçirildiğinde bebekte anomalilere neden olabilen bir hastalıktır. Bu nedenle Gebelikten önce ya da ilk kontrolde bu hastalığa karşı bağışıklık olup olmadığı araştırılmalıdır. Erişkinlerin çoğu ya çocukluklarında geçirdikleri ya da aşılandıkları için bu hastalığa karşı bağışıklık kazanmışlardır. Böyle bir durumda Gebelik sırasında kızamıkçık geçiren birisi ile temas etmeleri kendi sağlıkları ya da bebeklerinin sağlıkları açısından bir risk yaratmaz. Kanda yapılan incelemede Rubella IgG pozitifliği bağışıklığı gösterir. Gebelik öncesinde Rubella IgG negatif olarak saptandığında aşı yapılabilir ancak böyle bir durumda en az 3 ay süreyle Gebelikten korunmak gereklidir. Gebelik sırasında rubella aşısı yapılamaz.

 

CMV taraması
Sitomegalovirus adı verilen bir virusun neden olduğu enfeksiyonlar da bebeklerde anomaliye neden olabileceğinden Gebeliğinin başında anne adayının bu enfeksiyona karşı bağışıklığının olup olmadığının araştırılması önemlidir. Kanda yapılan incelemede CMV IgG pozitif olması bağışıklığı gösterir. Rutin incelemelerde yapılıp yapılmaması konusunda fikir birliği yoktur.

 

Toksoplazma taraması
Toksoplazma enfeksiyonları düşük, ölü doğum ve anomalili bebek gibi istenmeyen sonuçlar doğurabilen bir hastalıkdır. Bu nedenle Gebeliğin başlangıcında daha önceden geçirilip geçirilmediği ve bağışıklık olup olmadığı araştırılmalıdır. Kanda yapılan incelemede Toksoplazma IgM aktif enfeksiyonu gösterirken IgG geçirilmiş enfeksiyon ve bağışıklığı ifade eder. Gebelik sırasında aktif enfeksiyon saptandığında uygun şekilde antibiyotikler ile tedavisi gerekir. Başlangıçta IgG negatif olarak saptandığında belirli aralıklarla tekrarı gerekebilir.

 

Hepatit ve HIV taraması
Hepatit B virüsü karaciğerde iltihaba neden olan bir mikroorganizmadır. Ülkemizde Hepatit B taşıyıcılığı oldukça yüksektir. Bu nedenle Gebeliğin başlangıcında Hepatit B taraması yapılması önemlidir. HBs pozitifliği taşıyıcılığı gösterirken, Anti HBs pozitifliği bağışıklığı belirler. Bağışıklık daha önceden geçirilmiş bir enfeksiyona bağlı olabileceği gibi aşılama sonrası da beklenilen bir durumdur. Hepatit B taşıyıcılığı varlığında doğumdan hemen sonra bebeğe aşı ve koruyucu serum yapılması gerekir.

AIDS’de bebek üzerinde olumsuz etkiler yaratabileceğinden rutin incelemeler arasında HIV testi de bulunur.

HBs negatif ve HIV çıkması durumunda Gebeliğin sonlarına doğru doğuma yakın bir dönemde tekrar edilmesinde yarar vardır.

 

Ense kalınlığı ölçümü, İkili test, Üçlü test
Bebekte Down sendromu, ve diğer bazı genetik hastalık olasılığının anlaşılması amacıyla 11-14 haftalarda ultrasonografi ile ense kalınlığı ölçümü ve anne adayından alınan kanda bazı hormonların ölçümü ile ikili test yapılır. 16-20. haftalar arasında ise yine anne adayından alınan kan ile aynı amaç için üçlü test yapılır.


İndirekt Coombs ve Anti D (rhogam)
Anne adayının kan grubunun Rh(-) baba adayının ise Rh(+) olması durumunda kan uyuşmazlığı söz konusudur. Böyle bir durumde eğer bebeğin kan grubu da Rh(+) ise bebeğe ait kan hücreleri kanama gibi bir nedenle annenin kanı ile temas ettiğinde annenin kanında Rh(+) protinlere karşı antikor adı verilen maddeler oluşur. Böyle bir durumda anne adayında oluşan antikorlar bebeği olumsuz şekilde etkileyebilir. Bu tablo etkilenmiş Rh/Rh uyuşmazlığı olarak tanımlanır. Kan uyuşmazlığından dolayı bebeğin etkilenip etkilenmediği anne adayının kanında yapılan bir test ile anlaşılabilir. Bu testin adı indirekt coombs testidir. Rh uyuşmazlığı olan çiftlerde indirekt cooms testi Gebeliğin 28. haftasında yapılır. Yine Gebeliğin bu haftalarında anne kanında antikor oluşumunu engellemek için Anti D adı verilen enjeksiyon yapılabilir. Gebeliğin erken dönemlerinde düşük tehditi gibi kanama sorunları olanlarda ya da amniyosentez gibi girişimler yapılan durumlarda kanama ya da işlem sonrasında da Anti D yapılabilir. Doğum sonrasında ise eğer bebek kan grubu Rh(+) olarak saptanırsa ilk 72 saat içinde anneye Anti D yapılarak daha sonraki Gebeliklerdeki Rh(+) bebeklerin kan uyuşmazlığından olumsuz şekilde etkilenmelerinin önüne geçilmiş olur.


Şeker (Diyabet) tarama testi
Gebelik şeker hastalığını taklit edebilen bir durumdur. Ayrıca Gebe kadınların bazılarınde Gebeliğin seyri sırasında diyabet (şeker hastalığı) ortaya çıkabilir. Ortaya çıkan bu durum Gebelikten sonra normale dönebileceği gibi kalıcı da olabilir. Gebelik sırasında ortaya çıkan şeker hastalığına gestasyonel diyabet adı verilir. Gebelik ile ilgili şeker hastalığı 24-28. haftalarda ortaya çıkar. Bu nedenle Gebelik takipleri sırasında şeker tarama testi yapılır. Bu test için uygun dönem Gebeliğin 24-28. haftaları arasıdır. Gestasyonel diyabet taramasında hangi testin daha duyarlı oluduğu konusunda fikirbirliği yoktur. Bazıları sadece açlık kan şekeri bakılmasının yeterli olduğunu savunurken diğerleri 50 gram ya da 75 gram glukoz tarama testi yaptırmayı uygun görürler.Bu testin yapılabilmesi için kişinin aç olması gerekmez. Herhangi bir zamanda kişiye 50 gram glukoz içirildikten 1 saat sonra kan örneği alınarak şeker düzeyine bakılır. 75 gram ile yapılan testte ise 1. ve 2. saatte kan örneği alınarak şeker düzeylerine bakılır.

Testin anormal çıkması durumunda kan şeker düzeyine göre 3 saatlik şeker yükleme testi yapılabilir ya da yapılmayabilir. Glukoz tarama testinde kan şeker düzeyi 140 mg/dl üzerinde ise test pozitif ya da anormal olarak kabul edilir. Sonuç 200 mg/dl ya da üzerinde ise bu durumda diyabet tanısı konur. Sonucun 140-200 mg/dl arasında bulunması durumunda ise 3 saatlik şeker yükleme testi yapılması gerekir.

50 gram glukoz ile yapılan taramanın anormal çıkması mutlaka gestasyonel diyabet olduğu anlamına gelmez. Tarama ve tanı testleri sonucu gestasyonel diyabet saptandığında uygun şekilde tedavisi gerekir. Tedavide bazen sadece diyet yeterli olurken bazen hastanın insülin kullanması gerekebilir.

Diğer testler
Gebeliğin seyri sırasında doktorunuz gerek gördüğünde bazı testleri tekrarlamak gereği duyabilir ya da daha önceden hiç yapılmamış testlerin yapılmasını isteyebilir. Bunlar arasında en sık tekrarlananlar kan sıyımı ve idrar tetkikidir. Öte yandan preeklampsi ya da Gebeliği ebağlı hipertansiyon varlığında hastalığın seyrini takip etmek amacıyla kanda karaciğer fonksiyon testleri (SGOT, SGPT), Böbrek fonksiyon testleri (BUN, kreatinin), enfeksiyon belirteçleri (CRP, sedimentasyon) gibi pekçok farklı teste gerek duyulabilir. Bunlar her Gebelik takibinde rutinde yapılmayan testlerdir.

 

 

  • Gebelikte anne adayında görülen değişiklikler
  • Gebelik kadının hayatında yaşadığı en önemli deneyimlerden birisidir. Hem duygusal hem de fizyolojik olarak pekçok değişikliği beraberinde getirir. Kendisini nelerin beklediğini bilmeyen Gebe bu duruma uyum sağlamada güçlük yaşayabilir. Bu değişimlerin iyi anlaşılması normal ve anormal ayrımının sağlıklı yapılabilmesi için son derece önemlidir. Bu değişimlerin çok büyük bir kısmı fetus ve plasentadan gelen hormonlara bağlı olarak ortaya çıkar.
  • Gebeliğin başlaması ile beraber kadının vücudundaki değişimler de başlar. En önemli ve fark edilen değişiklik kilo artışı ve duruş şeklindeki değişikliklerdir.Artmış beslenme gereksimine bağlı olarak iştah artar. Buna halk arasında aşerme de denir. Tüm Gebelik boyunca tavsiye edilen kilo artışı 11-13 kg kadardır. hCG hormonuna bağlı olarak 4-8. haftalarda bulantı ve kusmalar başlayabilir. Bu durum 14-16. hatalara kadar devam edebilir. Kusmaların kişinin beslenmesini bozacak kadar fazla olduğu durumlarda hastaneye yatış ve damar yolu ile besleme gerekebilir.
  • Solunum Sistemi
    Göğüs çevresi artar, toplam akciğer kapasitesinde %5 civarında bir azalma olur. Soluk alıp vermede güçlük, egzersiz toleransında azalma gibi belirtiler ortaya çıkabilir.
  • Dolaşım Sistemi
    Gebelik ilerledikçe dolaşım sisteminde büyük değişiklikler göze çarpar.Kan hacmi ve kırmızı kan hücre sayısı artar. Ancak kanın sıvı kısmı daha çok arttığından göreceli bir kansızlık ortaya çıkabilir. Bu durumda demir takviyesi gerekir. kalp atım sayısında artış olur. Zaman zaman çarpıntı görülebilir. Bu durum Gebeliğin erken devrelerinde başlar ve 20-24. haftalarda en yüksek düzeye ulaşır. Salgılanan hormonlara bağlı lrak tansiyonda hifif bir düşme görülebilir. Gebelik ilerledikçe özellikle sağ yan yatılan durumlarda rahim ana toplar damara bası yaparak ani tansiyon düşmelerine neden olabilir. Bu nedenle Gebeliğin son dönemlerinde sağa dönerek yatılmaması önerilir. Kandaki beyaz küre sayısı 20.000’e kadar yükselebilir. Yine Gebelikte kanın pıhtılaşmaya olan eğilimi artar.
  • Boşaltım Sistemi
    10-12 haftalardan başlayarak idrar yollarında enişlemeler olabilir. Hormonların ve büyüyen rahimin etkisi ile sık idrara çıkma görülür. İdrar yaptıktan sonra mesanenin tamamen boşalmaması nedeni ile idrar yolu enfeksiyonlarına olan eğilim artar. Normalde görülmemesine rağmen Gebelerde idrarda az miktarda glukoz (şeker) saptanabilir.
  • Sindirim Sistemi
    Salgılanan hormonların etkisi ile barsak hareketleri yavaşlar. Kabızlık ve mide içeriğinin yemek borusuna kaçması olabilir Bu durum kendini midede yanma şeklinde belli edebilir. Toplar damar basıncındaki değişikliklere bağlı olarak hemoroidler ortaya çıkabilir. Safra kesesinin hareketinin azalması safra taşlarına olan eğilimi arttırır.
  • Kas-İskelet sistemi
    Gebelikte salgılana bazı hormonlar eklemlerde gevşemeye neden olur. Bu gevşeklik özellikle iki leğen kemiğinin ortada birleştiği eklemde belirgindir. Kilo artışı ve vücudun denge merkezinin değişmesi bel kavsinde artışa neden olur.Bel ve sırt ağrıları görülebilir.
  • Cilt
    Yine hormonların etkisi ile karın ortasında koyu bir çizgi ortaya çıkabilir.Benzer şekilde yüzde de Gebelik maskesi adı verilen renk değişimleri saptanabilir. Avuç içlerinde kızarıklıklar nadiren görülür. Hızlı büyümeden ötürü karın duvarı ve memelerde çatlaklar saptanabilir. Terleme artabilir, sivilceler ortaya çıkabilir.
  • Memeler
    Memelerdeki kan akımını artışına ve süt bezlerindeki büyümeye bağlı olarak meme uçları genişler ve koyulaşır. Damarlanmada artış gözlenebilir. Hızlı büyüme ve hormonal etki hassasiyete neden olabilir. Son döneme girildiğinde meme ucundan salgı olabilir.
  • Üreme sistemi
    Dış genitalorganlarda renk değişimi ve varisler görülebilir.Hormonal uyarıya bağlı olarak vajinal salgıda artış saptanabilir. Rahimin kitlesi Gebelik sonunda yaklaşık 16 kat, hacmi ise 500-1000 kat artar. Bu derece bir büyüme dolaşımı da etkileyerek bacaklarda şişme ve varislere neden olabilir. Karın içi basıncın artması nedeni ile fıtık eğilimi artar.

 

Erken Gebelikte sık karşılaşılan sorunlar

Gebelik anne adayının fizyoloji ve psikolojisini değiştiren uzun süreli bir dönemdir. Bu dönemde gerek fizyolojik gerekse patolojik pekçok yakınma anne adayını rahatsız eder. Bunlardan en çok karşılaşılanlar şunlardır.

Bulantı & Kusma
Gebelik esnasında salgılanan bazı hormonlar (özellikle bhCG) annede beyindeki bulantı merkezini etkileyerek bu şikayete neden olur. Genelde Gebeliğin 6. haftası civarında başlar.Bulantı en sık sabah kalkıldığında hissedilir. Buna sabah hastalığı adı da verilir. Gün içerisinde normalde rahatsız etmeyen yemek kokuları, sigara kokusu, parfüm kokusu gibi uyaranlar anne adayında şiddetli bulantılar ve kusmalar yapabilir. Bu duruma Emesis gravidarum denir. Anne adayı tiksinme hissi nedeni ile yemek yiyemez. Emesis gravidarum durumunda yapılması gereken azar azar ama sık sık kuru gıdalar tüketmektir. Kuru ekmek, peksimet, kraker uygun yiyeceklerdir. Ayrıca bulantıyı uyaran etkenlerden mümkün olduğunca uzak durmak şikayetleri önemli ölçüde azaltır. Bu yaklaşım ile şikayetler azalmaz ise bulantıyı önleyici ilaç tedavileri gündeme gelir. Burada tercih edilmesi gereken ilaçlar özellikle Gebelik bulantılarına yönelik hazırlanmış ilaçlar olmalıdır ve mutlaka doktor tavsiyesi ile alınmaldır. B grubu vitaminler de faydalı olur. Kusmaların ilaçla da geçmediği durumlarda anne adayı yeteri kadar beslenemiyor demektir. Bu durumda anne öz kaynaklarını tüketmeye başlar ve kanda asit miktarı artar. Yapılan idrar tetkikinde bu asitlerin yüksek oranda saptanması hastanede yatarak tedaviyi gerektirir. Kusmalara bağlı olarak gelişen sıvı eksikliği ve sodyum, potasyum gibi bazı elementlerin açığı mutlaka tedavi edilmelidir.Anne adayına damardan sıvı, bulantı önleyici ilaçlar ve vitamin takviyesi yapılır. 2-3 gün içerisinde kişi kendini toparlar. Bu duruma hiperemesis gravidarum adı verilir. Gebeliği bağlı bulantı ve kusmalar 16. hafta civarında azalarak kaybolur. Çoğul Gebelik, mol Gebeliği gibi hormonların normalden fazla salgılandığı durumlarda şikayetler daha uzun süreli ve şiddetlidir.

Sık İdrara Çıkma
Gebelik ilerledikçe büyüyen rahim hemen önündeki mesanenin kapasitesini azaltır. Bu nedenle kişide sık sık idrara çıkma hissi görülür. Bu tamamen normal bir durumdur. Ancak idrar yaparken yanma söz konusu ise bir enfeksiyonun belirtisi olabilir ve mutlaka incelenmesi gerekir.

Vajinal Akıntı ve Kaşıntı
Gebelikte artan östrojen hormonunun etkisi ile vajinal akıntı ortaya çıkabilir. Bu akıntı renksiz ve kokusuzdur. Eğer beraberinde kötü koku mevcut ise ve akıntı sarı-yeşil renkte ise bir enfeksiyon söz konusu olabilir. Ayrıca yine Gebelik esnasında vajinanın asiditesi ve glikojen miktarındaki değişimlere bağlı olarak mantar enfeksiyonlarına uygun bir zemin hazırlanır. İçerisinde beyaz renkli parçacıklar olan ve kaşıntının eşlik ettiği akıntılar mantar enfeksiyonu lehinedir ve mutlaka tedavi edilmesi gereklidir. Gebeliğin 2. yarısında aniden fazla miktarda olan su gibi akıntılar zarların erken açılması olabilir. Böyle bir durum süz konusu olduğunda hemen hekimle temasa geçilmelidir.

Kabızlık
Gebelikte salgılanan hormonlardan bazıları tüm istemsiz çalışan düz kaslarda gevşemeye neden olur. Bunun doğal sonucu olarak kişide kabızlık söz konusu olabilir. Gebeliğin son döneminde iyice büyüyen rahmin kalın barsağın son bölümüne baskı yapmasıda kabızlık nedeni olabilir.Bu aynı zamanda Gebelikte ortaya çıkan basurun da nedenidir.Taze sebze ve meyvelerin bol tüketilmesi, beyaz ekmek yerine kepek ekmeği yenilmesi ve bol miktarda sıvı alınması kabızlığı bir ölçüde rahatlatabilir.

Yanma
Kabızlığa neden olan düz kaslardaki gevşeme benzer şekilde mide ve yemek borusu arasındaki valfdede gevşemeye neden olur. Bunun sonucunda mide içeriği yemek borusuna kaçar. Mide içeriği asidik bir sıvıdır. Mide dokusu aside dirençli olduğu halde yemek borusu değildir ve neticede bu asid madde tahrişe neden olur. Kişi bunu midede ve yemek borusu boyunca yanma oarak algılar. Özellikle yatar durumda daha fazla hissedilen bu durum çok fazla rahatsızlık veriyor ise asidi nötralize eden ilaçlar ile tedavi gerekebilir.Bu durumun önlenmesinde azar azar sık yemek yemek, yemek yerken dik oturmak, yemekten sonra 1-2 saat yatmamak, yatarken iki ya da üç yastıkla yatarak başı yukarıda tutmak fayda sağlar.Sigara, baharatlı yiyecekler, gazlı içecekler, çok tatlı ya da ekşi yiyecekler mide salgısını arttıracağı için yanma hissini de olumsuz etkiler.

Kasık ve Bel ağrıları
Gebeliğin başlangıcından itibaren sonuna kadar rahimde görülen ufak güçte kasılmalar anne adayı tarafından kasık ağrısı olarak algılanır. Bu durumda yapılacak çok fazla birşey yoktur. Bazı mineral içeren ilaçlar faydalı olabilir. Bu ağrılar giderek sıklaşıyor ve şiddetleniyor ise, beraberinde kanama ortaya çıkar ise hemen hekim ile görüşmek gerekir. Gebelik ilerledikçe vücudun ağırlık merkezinin değişmesi, omurga kıvrımının belirginleşmesi ve yine hormonlara bağlı olarak eklemlerde meydana gelen hafif gevşemeler bel ağrılarına neden olabilir. Ortopedik koltuk ve yatak kullanımı ile kültür fizik hareketleri ağrıların giderilmesinde yararlıdır.

Varisler ve kramplar, Bacaklarda şişlik
Büyüyen rahim bacaklardan gelen toplardamar sitemine bası yaparak kanda göllenmelere ve varislere neden olabilir. Yine dolaşım bozukluğuna bağlı olarak bacaklarda kramplar görülebilir. Süt ve süt ürünlerinin yeterli miktarda tüketilmesi kalsiyum eksikliğine bağlı olarak ortaya çıkan krampları azaltmasına rağmen dolaşım yetmezliğine bağlı görülen krampları etkilemez. Bunların tedavisinde çok fazla ayakta durmamak, mümkün olan her zaman bacakları uzatarak dinlenmek fayda sağlar. Varislerin çok belirginleştiği, krapmların yukarıdaki önlemlerle geçmediği hallerde hekim tavsiyesi ile varis çorapları kullanılabilir. Benzer mekanizma ile dolaşımın bozulması sonucu bacaklarda şişlikler olabilir. Yüzde ve ellerde görülen şişlikler Gebelikte tansiyon yükselmesi yani preeklempsinin belirtisi olabileceğinden böyle bir durumun varlığında mutlaka hekim kontrolü gerekir.

Halsizlik, yorgunluk, çarpıntı
Gebeliğin ilk dönemlerinde bünyenin uyum sağlaması aşamalarında genel bir halsizlik hali söz konusu olabilir. İlerleyen dönemlerde bu durumun devam etmesi ve beraberinde çarpıntı hissi olması kansızlık lehinedir.

 

Gebelikte bulantı ve kusma (hiperemesis gravidarum)

Günlük yaşamda midesi bulanan birisine en sık yapılan espirilerden birisi Gebemisin? diye sormaktır. Filmlerin bir çoğunda karakterlerden birinin Gebe kaldığı izlenimi durup dururken midesinin bulanması ya da kusması yoluyla verilir. Gebelik ve bulantı arasındaki ilişki bu derece güçlüdür.

Yapılan pekçok araştırmada her 100 Gebe kadından 50 ile 70’inin az ya da çok bulantı ve kusma sorunu yaşadığı saptanmaktadır. Her 1000 Gebe kadından 5-10’unda ise bulantı ve kusmalar hastaneye yatacak ve besin maddelerinin damardan verilmesini gerektirecek kadar şiddetli olmaktadır.

Yakınmalar sabahın erken saatlerinde daha şiddetli olduğu için durum İngilizce’de sabah hastalığı anlamına gelen “morning sickness” şeklinde adlandırılır. Duruma verilen bir başka isim de Gebelik hastalığıdır. Bilimsel olarak ise emesis gravidarum olarak tanımlanır. Şiddetli olgular ise hiperemesis gravidarum adını alır.

Gebeliğe bağlı bulantı ve kusmalar genelde Gebeliğin 6. haftası civarında başlar ve 14-16. haftalar arasında şiddetli giderek hafifler ve kaybolur. Bununla birlikte bazı kadınlarda belirtiler 4. haftada başlayıp tüm Gebelik boyunca da devam edebilir.

Bulantı ve kusmalar ilk Gebeliğini yaşayanlarda daha fazla görülmekle birlikte bu bir kural değildir. Her Gebelik birbirinden farklı olduğu için aynı kadının iki Gebeliği arasında da farklılıklar olabilir. İlk Gebeliğinde sorun yaşamayan bir kadının ikinci Gebeliğinde şiddetli bulantı ve kusmalar görülebileceği gibi bunun tam tersi de söz konusu olabilir.

Gebeliğin erken dönemlerinde bu sorunu yaşayan ve bir miktar kilo da kaybeden anne adayının en büyük endişesi kendisi birşey yiyemediği için bebeğinde sorun çıkma olasılığıdır. Kilo kaybının aşırı olmadığı, anne adayında sıvı elektrolit denge bozukluklarıın görülmediği olgularda bebeğin zarar görme olasılığı son derece düşüktür:

Genel olarak bulantı ve kusmaların olması Gebeliğin yolunda gittiğinin bir göstergesi olarak kabul edilir. Gözleme dayalı çalışmalarda bulantı ve kusma yaşayan kadınlarda düşük yapma olasılığının daha az olduğu gösterilmiştir. Bu durumun nedeni tam olarak bilinmemektedir. Ancak bazı araştırmacılar bulantıların anne adayını bebeğe zarar verebilecek bazı maddelerden uzak tuttuğunu kusmaların ise yine anne adayında bulunan ve yine bebeğe zarar verebilecek bazı toksinlerin uzaklaştırılmasına yaradığını ileri sürmektedirler ve bu iddialarını doğanın koruma mekanizmalarından biri olarak tanımlamaktadırlar. Ancak bu iddiaları destekleyecek yeterli bilimsel kanıt mevcut değildir.

Öte yandan anne adayında bulantı ve kusma olmaması ya da çok hafif olması da asla birşeylerin ters gittiği anlamına gelmez.

Nedenleri
Gebelik sırasında görülen bulantı ve kusmaların altına yatan nedenin ne olduğu tam olarak bilinmemektedir. Yakınmaların kanda Gebeliğe bağlı olarak yükselen hCG, ve östrojen hormonlarının artış şekline paralel olması, hormonların normalden yüksek olduğu çoğul Gebelik ve mol Gebelik gibi durumlarda daha şiddetli görülmesi gibi gözlemler nedeni ile bu hormonların beyindeki bulantı merkezini uyararak tabloya neden olduğu düşünülmektedir.

Öte yandan psikolojik ve fiziksel stress ve yorgunluk da bulantı ve kusmaları arttırabilmektedir. Özellikle istenmeyen Gebelik varlığında durum daha şiddetli olabilmektedir.

Gebe kadınların kokuya olan hassasiyetleri çok artmaktadır. Bu hassasiyet özellikle sigara, yemek ve parfüm kokularında daha belirgindir. Gebe bir kadın bu tür kokuları şaşılacak bir şekilde çok uzaklardan dahi fark edebilmektedir. Bu durumun altında yatan neden de tam olarak bilinmemekle birlikte artan östrojen hormonunun sorumlu olduğu düşünülmektedir. Kokular kadında öğürme refleksini harekete geçirerek kusmaları tetikleyebilir.

Yapılan bir çalışmada şiddetli bulantı ve kusma sorunu yaşayan Gebe kadınlarda mide ülserinden de sorumlu olduğu düşünülen h.pylori isimli bakteriye daha sık rastlandığı saptanmıştır. Bununla birlikte h.pylori ile Gebelik hastalığı arasında herhangi bir ilişki ortaya konamamıştır.

Gebelik bulantı ve kusmalarında en etkili sonuçların B6 vitamini ile alınması bu vitamin eksikliğinin altta yatan neden olabileceğini düşündürse de yapılan çalışmalarda kusma olan ve olmayan hastalar arasında B6 vitamini eksikliğinin görülme sıklığında bir fark olmadığı ortaya konmuştur. B6 vitamininin hangi mekanizma ile tabloyu düzelttiği bilinmemektedir.

Bir başka iddia da Gebelik sırasında vücudun karbonhidratları sindirme şeklinde ortaya çıkan değişimlerin de bu tabloya neden olabileceğidir. Bu değişimler direkt olarak bulantı ve kusmalara neden olmasa da kişiyi olayı tetikleyen faktörlere karşı daha hassas hale getirebilir.

Bir başka iddia da Gebeliğin erken dönemlerindeki bulantı ve kusmaların evrim süreci içerisinde bir uyum şekli olduğu, anne adayı ile bebeği besin zehirlenmelerinden koruyacak bir mekanizma olduğu ileri sürülmektedir. Bu sayede anne adayı bozulmuş ya da bozulma olasılığı yüksek olan et, yumurta gibi besinlerden uzak durararak, pirinç, ekmek gibi bozulma riski düşük olan gıdalara yönelecektir.

Kimler daha yüksek risk altındadır?
Kesin olmamakla birlikte

  • İkiz ya da daha fazla sayıda bebek bekleyen anne adaylarında hastalığın görülme olasılığı ve şiddeti daha fazladır. Ancak bu bir kural değildir. Hiçbir sorun yaşamayan pekçok çoğul Gebelik olduğu da akıldan çıkartılmamalıdır.
  • Daha önceden doğum kontrol hapı kullanan ve bu sırada hapa bağlı olarak bulantı yaşayanlarda Gebelikleri sırasında Gebelik hastalığı görülme olasılığı daha yüksektir. Bunun nedeni östrojene olan aşırı duyarlılık olabilir.
  • Araç tutuması olanlarda hastalık daha sık görülmektedir.
  • Kendi annesi ya da kız kardeşlerinde Gebelik hastalığı olanlarda bu tablonun ortaya çıkma olasılığı biraz daha yükektir.
  • Migren öyküsü olanlarda Gebelik hastalığı daha sık görülür.
  • Genç yaştaki anne adaylarında daha sık görülür
  • İlk Gebeliğini yaşayanlarda daha sık görülür.

Belirtileri
Gebelik hastalığında en sık karşılaşılan bulgu hastalığın adından da anlaşılabileceği gibi bulantı ve kusmalardır. Altıncı hafta civarında başlayan yakınmalar 8-12 haftalar arasında zirveye ulaşır, daha sonra giderek hafifler ve 14-16 haftalar civarında kaybolur.Yakınmalar genelde sabahları daha şiddetli olur. Ancak bazı kadınlarda gün sonunda şikayetler artabilir.

Yemek, parfüm, sigara gibi yoğun kokular genelde yakınmaları tetikler. Bazı kadınlarda sadece öğürme hissi olurken bulantı ve kusma görülmez ya da sadece öğürtü ve bulantı olur ancak kusma olmaz. Pekçok yemek kokusu olayı tetiklediğinden kişi yemek yemek istemeyebilir. Buna bağlı olarak 3-4 kilogram civarında bir kilo kaybı görülebilir.

Kişinin hayat kalitesi olaydan olumsuz yönde etkilenebilir iş ve ev yaşamında sorunlar yaşanabilir.

Gebelik hastalığında görülebilen diğer yakınmalar çarpıntı, tükürük salgısında aşırı artış ve ağız kokusudur.

Bulantıların şiddetine bağlı olarak yemek borusunda tahriş ve yemek borusu ile midenin birleştiği yerde küçük yırtıklar olabilir. Mallory-Weis sendromu adı verilen bu durumda kusmuk materyali içinde taze kan görülebilir.

Çok şiddetli olgularda sıvı elektrolit dengesizlikleri, dehidratasyon (sıvı azalması), ateş, kanda asit-baz bozuklukları, deride kuruluk, kan basıncında azalma, idrar miktarında azalma ortaya çıkabilir. Bu hastalarda kanda keto asitler arttığı için diabet komasındakine benzer bir ağız kokusu olabilir.

Tedavi edilmeyen ihmal edilmiş şiddetli hiperemesis gravidarum olgularında Wernicke ensefalopatisi adı verilen ve nadir görülen bir sinir sistemi hastalığı ve hatta ölüm dahi söz konusu olabilir.

Bebek üzerindeki etkileri
Hafif ve orta derecede bulantı ve kusma varlığının Gebeliğin yolunda seyrettiği şeklinde yorumlanabileceğini belirtlmiştik. Tablonun daha şiddetli olduğu hiperemesis gravidarum olgularında yapılan pekçok çalışmada da yakınması olan ve olmayan kadınların bebeklerinin sağlık durumları arasında önemli bir farklılık olmadığı gösterilmiştir. Bununla birlikte hastaneye yatmayı gerektirecek kadar şiddetli yakınması olan kişilerin bebeklerinde düşük doğum ağrılığına daha sık rastlanmaktadır.

Tanı
Hafif ve orta şiddetle olgularda tanı öyküye dayanılarak konur. Şiddetli olgularda ise değerlendirme daha farklıdır.

Şiddetli hipermesis gravidarum olgularında öncelikle bu tabloya neden olabilecek mol Gebelik, böbrek enfeksiyonu, pankreas iltihabı, safra kesesi hastalıkları hepatit, apandisit, gastroenterit, mide ülseri, tiroid hormon yüksekliği gibi hastalıkların olmadığının gösterilmesi için genel bir fizik muayene yapılır.

Ardından olayın şiddetini saptamak amacıyla bazı laboratuvar testlerine başvurulur.

İdrar testi yapılarak yoğunluğu ölçülür ve vücudun sıvı açığı hakkında fikir edinilir. İdrarda aseton ve keton bulunması ve bunların miktarı da olayın şiddeti hakkında direkt bilgi verir.

Kan şekeri ölçümü, kan sayımı ve hematokrit incelemesi yapılır, yine kanda sodyum, potasyum ve klor gibi elektrolitler ölçülür, sıvı açığından ve asit-baz dengesizliğinden direkt etkilenebilecek organlar olan böbrek ve karaciğerin fonksiyonlarını incelemeye yönelik testler ile tiroid fonksiyon testleri yapılır.

Tedavi
Gebelik hastalığında tedavi olayın şiddetine göre değişir. Hafif olgularda genelde herhangi bir tedavi uygulanmazken sadece basit önlemler ile olay atlatılmaya çalışılır. Bunlar:

  • Bulantıyı tetikleyen sigara, yemek, parfüm kokusu gibi faktörlerden uzak durmak
  • Öğün sayısını altıya çıkarmak, az ama sık aralıklarla yemek yemek. Midenin boş kalmasına izin vermemek
  • Bulantı hissedildiği anda beyaz leblebi, tuzlu kraker, peksimet, kuru ekmek gibi besin madderi yemek
  • Uyandıktan sonra yataktan kalkmadan önce kraker gibi kuru birşeyler yiyip bir süre yatakta dinlendikten sonra kalkmak
  • Yemek aralarında yeterli sıvı almak
  • Gün içinde zaman zaman mola vererek dinlenmek

gibi basit önlemlerdir. Bilimsel kanıt olmasa da papatya çayı, zencefil, nane gibi bazı bitkilerin de yakınmaları azalttığı ileri sürülmektedir.

Son zamanlarda Gebelik bulantıları için bileklikler piyasada satılmaya başlamıştır. Bu bilekliklerin bileğin iç kısmına hafif bir basınç uygulayarak bulantıları giderdiği ileri sürülmektedir. Akupunkturun bir varyantı olan acupressure temeline dayanan bu bilekliklerden yarar gördüğünü ileri süren pekçok kişi olmakla birlikte bilimsel olarak kanıtlanmış bir veri yoktur. Ancak bu bilekliklerin herhangi bir zararının olmadığı da göz önüne alınırsa kullanılmasında hiç bir sakınca yoktur.

Bu dönemde 3-4 kilo kaybedilmesi çok önemli bir sorun yaratmaz. Kişi canı ne istiyorsa ve ne yiyebiliyorsa onu yemelidir. Önemli olan kusmaların az olması ve sıvı kaybı olmamasıdır.

Bu önlemler ile yakınmaların azalmadığı olgularda ilaç tedavisi gündeme gelir. En sık kullanılan ilaçlar bulantı gidericiler ve antihistaminiklerdir. Her bulantı giderici ilaç Gebelikte kullanılmaz ancak kullanılabilen ilaçlar yıllardır denenen ve bebek üzerinde olumsuz bir etkisi saptanmayan ilaçlardır. Bazı anne adayları doktorlarının önerisine rağmen ilaç kullanmaktan çekinmektedirler. Bu son derece yanlış bir davranış şeklidir

Kullanılan diğer ilaç grubu ise B6 ve B12 vitaminleridir. Gebelik bulantı ve kusmalarında en etkili ilaçlar bunlar olup bebek üzerinde hiçbir olumsuz etkileri yoktur.

Ağzıdan alınan ilaç tedavisine cevap vermeyen, kişinin ağzıdan beslenemediği ve sıvı alamadığı nadir görülen şiddetli durumlarda ve %10’dan fazla kilo kaybı görülen olgularda ise hastaneye yatırılarak tedavi gündeme gelir. Burada amaç kişinin sıvı ve elektrolit açığını kapatmaktır. Bu amaçla damar yolu açılarak sıvı desteği sağlanır. Verilen sıvıların sodyum, potasyum ve klor gibi elektrolitlerden ve asit-baz dengesini sağlayıcı maddelerden dengeli miktarda içermesi gereklidir. Kişinin enerji gereksinimini de karşılamak amacıyla elektrolitlerin yanısıra karbonhidrat da içeren sıvılar tercih edillir.

Sıvı içerisine genelde B6-B12 vitaminleri de eklenir. Bulantı giderici ilaçlar da kalçadan, ya da sıvı içerisinde verilir.

Bulantı ve kusma kesilene kadar hastaya ağız yoluyla herhangi birşey verilmez. daha sonra ise diyetisyen tarafından planlanan hiperemesis dietine geçilir. Kişi ağızdan sıvı ve gıda alımını tolere ettikten sonra ise normal beslenmeye geçillir.

Bu destekleyici tedavi ile genelde 2-3 gün içinde tablo hızla düzelir ve hasta ağızdan beslenebilecek hale gelir ve taburcu edilir. Bazı durumlarda Gebe kadının birkaç kere bu şekilde hastanede tedavi edilmesi gerekebilir.

Destekleyici tedaviye cevap vermeyen olgularda ise ek önlemler alınır. Hastanın loş bir odada yatırılarak ziyaret yasağı konabilir. Hatta bazı durumlarda birkaç gün süreyle eşinin bile ziyaretine izin verilmeyebilir. Ağzıdan hiçbir şekilde beslenemeyen kişilerde özel damar yolu açılarak total parenteral nutrisyon adı verilen tedavi uygulanır ve gereksinim duyulan karbonhidrat, protein ve yağ solüsyon şeklinde bu damar yolundan verilir.

Çok nadir olarak hastada hiçbir tedaviye yanıt alınamaz ve Gebeliğin sonlandırılması tek çözüm yolu olabilir

 

Gebelikte bulantı ve kusma ile başa çıkma önerileri

Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’de yapılan istatistikler Gebe kadınların yaklaşık yarısını sabah bulantılarından yakındığını gösteriyor. Nedeni tam olarak bilinmeyen sabah bulantılarının ardında yatan sebebin Gebelik sırasında artan kadınlık hormonu (östrojen) düzeyleri olduğuna inanılıyor. Yine Gebelikte artış gösteren koku hassasiyeti de bulantıyı tetikleyen faktörlerden birisi.
Adından da anlaşılabileceği gibi yakınmalar genellikle sabah saatlerinde daha yoğun oluyor ve günün ilerlemesi ile birlikte yavaş yavaş azalıyor.

Gebeleri çok rahatsız eden bu durum tıbbi literatürde emesis gravidarum olarak adlandırılıyor. Yakınmaların çok şiddetli olduğu ve zaman zaman hastanede yatış gerektiren durumlar ise Hiperemesis gravidarum olarak tanımlanıyor.

Çoğu zaman hafif ya da orta şiddette görülen yakınmalar Gebeliğin ilerlemesi ile giderek azalıp 12-13. haftanın sonunda kayboluyor.

Hafif olmasına rağmen Gebelerin pek çoğu bu durumdan doğal olarak hoşnut değil ve %100 tedavisi yok . bununla birlikte yakınmaları azaltmak için alınabilecek bazı basit önlemler mevcut.


1) Dinlenme
Karanlık ve sessiz bir ortamdaki yeterli uyku oldukça önemli. Gebeler için tasarlanmış özel yastıklar boyun ve bel desteği sağlayarak daha kaliteli bir uyku uyunmasına yardımcı olabilir.
Gün içerisinde bulantılar artarsa eğer mümkünse kısa şekerlemeler oldukça yardımcı olacaktır. Yemekten hemen sonra hareket ve fiziksel aktiviteden de kaçınılması önerilir.

2) Yavaş hareket
Gündelik yaşantı içinde acele pek çok sorunun yaşanmasına neden olur.Bu emesis gravidarum durumu için de farklı değildir. Uyanır uyanmaz aceleci bir şekilde hemen yataktan kalkmak bulantıyı tetikleyebilir. Hemen ayağa kalkmadan önce biraz yatak keyfi yapmak bulantı hissinin daha hafif yaşanmasına yardımcı olacaktır.

3)Baharat ve yağ
Aşırı yağlı yiyecekler sadece Gebelerde değil pek çok Gebe olmayan insanda da bulantı hissini tetikleyebilir. Gebelerde bu etki daha şiddetli olur. Benzer şekilde çok baharatlı yiyecekler de rahatsızlık yaratacaktır.

4) Kafein
Bazı Gebelerde kafein kullanımı bulantıyı tetikleyebilmektedir. Böyle bir durumda günlük kafein alımını kısıtlamakta yarar vardır.

5) Porsiyon büyüklüğü
Midenin boş olması, enzimlerinin direkt olarak mide duvarına etki göstermesine yol açar ve bu da bulantıyı tetikleyebilir. Midede sürekli az miktarda sindirilecek besin olması bu durumu ortadan kaldıracaktır. Sık aralıklarla ancak az miktarda gıda alınması bu nedenle çoğu zaman işe yarar.

Tuzlu krakerler gibi atıştırmalıklar oldukça işe yarar. Bununla beraber elma armut gibi meyveler de oldukça yardımcıdır.

Gece yatmadan önce yenilen muz da yüksek potasyum içeriği nedeni ile şikayetlerin azalmasına yardımcı olur. Yine gece yatmadan önce protein içeren bir atıştırmalık almakta yarar vardır.

6) Bilgisayar ve tablet kullanımı
Bilgisayar ve tablet ekranları gözün çok net algılayamadığı hafif titreşimlere sahiptir. Bu titreşimler sabah bulantılarını tetikleyebilir. İşiniz nedeni ile bilgisayar kullanımını bırakamayan kadınların ekranlarını daha büyük yazı karakterlerine ayarlamaları ve ekran arka plan rengini beyaz yerine pembe ya da yumuşak bir bej rengi gibi gözü daha az yoran bir renk ile değiştirmeleri önerilir.

7) Egzersiz
Bulantısı olan bir insanın hareket etmesi yakınmaları arttıracakmış izlenimi yaratsa da aslında fiziksel aktivite pek çok kadında olumlu etkiye sahiptir. Yürüyüş ya da yüzme gibi basit aktiviteler kesinlikle önerilmektedir.

8) Sıvı alımı
Hidrate olmak yani vücudu yeteri kadar sıvı ile desteklemek her açıdan hayati öneme sahiptir ve bu Gebelik süreci için de geçerlidir. Bazı anne adayları bulantı nedeni ile yeteri kadar su içmezler, midedeki suyun bulantıyı tetikleyeceğini düşünürler oysa ki vücut susuz kaldıkça bulantının şiddeti de artacaktır.

Direkt olarak su içmek zor geliyorsa içine biraz bal koymayı deneyebilirsiniz. Çoğu zaman işe yarayacaktır. Ya da çilek, elma gibi meyveler ile tatlandırmayı düşünebilirsiniz. Buz kalıbı emmek de yeterli sıvı alımın yardımcıdır. Sanılanın aksine içilen sıvı soğudukça içimi daha da kolaylaşır.

9) Zencefil
Çok uzun zamandır zencefil mide ile dost bir madde olarak bilinir ve kullanılır. Yapılan çalışmalarda zencefilin bulantıları azalttığı gösterilmiştir. İçtiğiniz soğuk suya biraz taze zencefil rendelemek ya da zencefilli kurabiye vb yemek yardımı olacaktır.

10) Boş kalmamak
Yapacak bir şey olmayıp boş oturmak bulantı hissini arttırır. Kitap okumak her konuda olduğu gibi Gebelik bulantılarının giderilmesinde de yardımcı bir yöntemdir. Benzer şekilde bulmaca çözmek de yardımcıdır. Gün içinde çıkılan kısa yürüyüşler hem fiziksel aktivite olarak hem de zihnin dağılmasına yardımcı olarak bulantılara iyi gelir.

11) Rahat ve dar olmayan kıyafetler
Dar kıyafetler rahatsızlık verir. Yapılan bazı gözleme dayalı çalışmalarda dar kıyafet yerine bol ve rahat kıyafetlere geçen kadınlarda bulantı şikayetlerinin azaltığı görülmüştür.

12) Vitaminler ve demir
Gebeliğin erken döneminde alınan yüksek doz vitaminler de Gebeliğe bağlı bulantıları tetikleyebilir. Zaten herhangi bir beslenme bozukluğu olmayan kişilerde Gebelik sırasında rutin vitamin kullanımı şart değildir. Bu nedenle ilk 3 ay bulantılar varsa vitamin alınmaması daha uygundur. Öte yandan demir ilaçları da bulantı ve kusmayı arttıran önemli etkenlerden birisidir. Çok gerekli değilse demir ilaçları Gebeliğin ileriki dönemlerine kadar ertelenebilir.

13) Kokular
Gebelik bulantısını tetikleyen en önemli faktörlerden birisi de kokulardır. Parfüm ya da yağlı yemek kokuları, veya sigara kokusu çoğu zaman bulantı hissini şiddetlendirir. Öte yandan bazı kokuların ise bulantı ile mücadelede etkili olduğu görülmüştür. Limon ve fesleğen kokuları bu konuda en etkili kokulardır Yanınızda taşıyacağınız bir taze limon ya da küçük bir fesleğen dalı çok yardımcı olabilir.

14) Reflü
Mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçması bulantı ve kusmayı tetikler ve Gebelikte bu çok sık görülür. Gece yatmadan önce alınacak antiasit ilaçlar mide asiditesini azaltarak sabah bulantısının hafiflemesine yardımcı olabilir. Bu konu il eilgili olarak doktorunuz ile görüşebilirsiniz.

15) Acupressure
Piyasada satılan ve elde bilek seviyesinde belirli noktalara basınç uygulayan bilezikler bazı kadınlarda işe yaramaktadır. Bu bilekliklerin hiçbir zararı gösterilmemiştir ve güvenle kullanılabilir.

 

Gebelikte aşırı tükürük salgısı

Gebe kadınların sık karşılaştıkları durumlardan birisi de tükürük salgılarının herzamankinden daha fazla olduğunu fark etmeleridir.

Tükürük ağız boşluğu içinde yerleşmiş salgı bezleri tarafından üretilir. Günlük üretimi gün içinde değişiklik göstermekle birlikte 24 saatte yaklaşık 1.5-2 litre tükürük üretilir ve fark etmeden yutulur.

Tükürük bezleri tarafından salgılanan bu sıvı temel olarak sudan oluşur ancak içinde mukustan, elektrolitlere, enzim ve hormonlara hatta mikrop öldürücülere kadar pekçok madde bulunan tükürüğün değişik fonksiyonları vardır:

  • Kayganlaştırıcılık: Tükürük içinde bulunan mukus sert gıdaların sindirim sistemine zarar vermeden yutulmasına yardımcı olur. Ayrıca ağız boşluğunu kaplayarak besinlerin ve diğer maddelerin direkt olarak dokular ile temas etmesini engeller
  • Çözücülük: Katı gıdaların çözülerek tadının alınmasını sağlar
  • Ağız içi hijyen: Ağız boşluğu içini sürekli yıkayarak yabancı cisimlerin ve ölü dokuların uzaklaştırılmasını sağlar. Ayrıca içerdiği bazı enzimler bakteriler üzerinde etki göstererek aşırı çoğalmalarını engeller.
  • Sindirim: Karbonhidratların sindirimi ağız içinde tükürük salgısında bulunan amilaz enzimi ile başlar.
  • Asit dengeleme: Mide içeriğinin asit ortamını içinde barındırdığı bazik maddeler sayesinde dengeler.

Gebelik ve tükürük salgısı
Pekçok faktör tükürük salgısında artışa neden olabilir. Ağzı içinde ya da dişlerde ortaya çıkan problemler, bademcik iltihabı gibi hastalıklar tükürük üretimini arttırır. Tükürüğün rahatsız edecek seviyede fazla olması üretim miktarındaki artışa bağlı olabileceği gibi yutulmasındaki azalmanın bir sonucu da olabilir.

Tükürük salgısını ayarlayan en güçlü faktörlerden birisi de beyindir. Herhangi bir yiyecek maddesinin düşünülmesi, kokusunun alınması ya da tadına bakılması üretim miktarının hemen artmasına neden olabilir. Heyecan, korku, endişe gibi psikolojik durumlar da tükürük miktarında değişikliğe neden olabilir.

Tükürük üretimini etkileyen faktörlerden birisi de Gebeliktir. Gebelik sırasında genelde tükürük üretiminde bir artış görülür. Bu artış özellikle Gebeliğe bağlı bulantı ve kusma sorunu yaşayanlarda daha fazladır. Genel olarak Gebelerin yaklaşık %1’inin fazla tükürük salgısından yakındığı kabul edilmekle birlikte bu oranın %17’ye kadar çıkabildiği ileri sürülmektedir.

Daha az sayıdaki kadında ise tükürük salgısı çok rahatsız edici ve günlük yaşantıyı etkileyecek boyutlarda olabilir. Bu kadınlar gün boyunca sürekli bir mendile ya da kap içine tükürme gereksinimi duyabilirler. Hatta zaman zaman konuşmalarında bile bozulmalar olabilir. Bu rahatsız edici boyuttaki tükürük salgılanması ptyalism gravidarum ya da sialorrheaolarak adlandırılır.

850 kadın üzerinde yapılan bir ankette ptyalism sorunu olan kadınların %40’ı yutma güçlüğü yaşadıklarını, %30’u tat alma duyularının olumusuz etkilendiğini, %30’u uyku düzenlerinin bozulduğunu ve %27’si ise konuşmalarının etkilendiğini belirtmişlerdir.

Nedenleri
Gebelikte görülen aşırı tükürük salgısının altında yatan neden tam olarak bilinmemektedir ancak bulantı ve kusmalara da neden olabilen hormonal değişimlerin olaydan sorumlu olduğu düşünülmektedir. Bir başka olasılık da bulantı varlığında kadının tükrüğünü yutmaktan bilinç dışı olarak kaçınması ve bu nedenle üretilen sıvının ağız içinde birikmesidir. Böyle bir durumda sorun tükürük salgısının artışı değil yutulmasının azalmasıdır.

Tükürük salgısının artmasının nedenlerinden birisi de Gebelikte çok sık görülen mide yanmasıdır. Gebelik sırasında mide içeriğinin yemek borusuna kaçması nadir değildir. Böyle bir durumda asit yapıda olan mide içeriği yemek borusunu döşeyen dokularda rahatsızlığa neden olur ve kişi bunu yanma olarak hisseder. Yemek borusunda asit miktarının artması sonucu beyine giden uyarılar tükürük salgısını arttırır. Artmış olan bu salgının içinde fazla miktarda asit dengeleyici bikorbonatlar bulunur ve tükürük yutulduğunda yemek borusunda bulunan fazla asidi nötralize eder. Benzer şekilde kusma durumunda da yemek borusu içinde asit arttığından tükürük salgısı da artar.

Önlemler
Gebelikte görülen tükürük artışı sıklıkla bulantı ve kusmalar gibi 6. hafta civarında başlayıp 14-16. haftalar civarında azalarak kaybolur. Tükürük salgısını azaltmak için herhangi bir ilaç kullanılmaz ancak bulantı ve kusmalar ile mücadele etmede kullanılan öneriler burada da işe yarayabilir. Bunlar:

  • Gün içinde sık aralıklarla dişleri fırçalamak ve ağzı çalkalamak
  • Sık aralıklarla az miktarlarda yemek
  • Yeterli miktarda sıvı almaktır

Bazı kadınlar sert ve aromasız şekerler ile şekersiz sakız çiğnemenin yakınmaları azalttığını belirtmektedirler. Ekşi şekerler ve aromalı sakızlar ise tükürük üretimini arttırdığından önerilmez. Yine benzer şekilde kabak çekirdeği, beyaz leblebi, ayçekirdeği gibi çerezlerin de yakınmaları azalttığını belirten kişiler vardır.

İdeal olan üretilen tükürük sıvısını yutmaktır. Ancak aşırı miktarda olan tükrüğü yutmanın bulantıları arttırdığından yakınıyor ve sürekli tükürmek gereksinimi duyuyorsanız farkında olmadan fazla miktarda sıvı kaybettğinizi unutmamalı, sıvı alımınıza özen göstermeli ve bol su içmelisiniz.

Bebeğinizin gelişimi üzerinde herhangi bir olumsuz etkisi olmayan bu rahatsız edici durum genelde ilk trimesterin sonunda azalarak kaybolacaktır. Ancak tıpkı bulantı ve kusmalarda olduğu gibi çok az sayıda hastada durum Gebeliğin ileri dönemlerine kadar devam edebilir.

 

Gebelikte cilt değişiklikleri

Gebelik kadın vücudunda pekçok değişime neden olan bir süreçtir. Hormonal ve mekanik nedenlere bağlı olarak gelişen bu değişimler gerek direk gerekse dolaylı yollardan kadının psikolojisini de etkiler. Bazı kadınlar Gebeliğin vücudunda meydana getirdiği değişimlerden büyük bir hoşnutluk duyar ve Gebeliğin kendisini güzelleştirdiğini düşünürken, oldukça önemli bir grup kadında çirkinleştiğini düşünür ve hatta kendi vücudundan utanır hale gelir. Oysa Gebelik her kadına yakışan çok güzel ve farklı bir olaydır.

Gebelikte kilo artışı, ve karnın büyümesi dışında görülebilen en önemli fiziksel değişim ciltte yaşanır. Hem hormonların hem de büyüyen karnın etkisi ile ortaya çıkan bu değişikliklerin bir kısmı Gebelik sonrası eskiye dönerken, bir kısmı da kalıcı olur.

Çatlaklar
Gebelikte ortaya çıkan cilt değişimlerinden en sık bilineni karın çatlaklarıdır. Stria Gravidarum adı verilen bu çatlaklar tüm Gebe kadınların %50 ile 90’ında ortaya çıkar. Hemen hemen bütün kadınlar bu çatlakların ortaya çıkmasından korkmakta ve çekinmektedir. Büyük çoğunluğu karnın alt kısmında görülen lezyonlar Gebeliğin ikinci yarısından itibaren belirmeye başlar. Nadiren uyluklar, kalçalar, memeler ve kollarda da görülebilir.

Tipik görüntüsü deride ufak ve fazla derin olmayan çöküntüler şeklindedir. Açık tenli kadınlarda pembemsi bir rengi olabilir. Esmer tenlilerde ise etrafındaki cilt bölümlerinden oldukça açık renkte, hatta gümüş rengindedir. Ciltte bulunan kollajen adı verilen maddenin ayrılmasından dolayı görülürler. Ağrılı değillerdir ancak hafif bir kaşıntıya yol açabilirler. Hem mekanik gerilmeye bağlı olarak hem de hormonal nedenler ile ortaya çıkabilirler.

Çatlakların önlenmesi her zaman mümkün olmaz. Piyasada Gebelik çatlaklarını engellemek için satılan pekçok ürün olmasına karşın etkinlikleri her zaman tatminkar değildir. Ailevi yatkınlık söz konusudur. Annesi ya da kızkardeşinde bu türden çatlaklar olanlarda daha sık görülür. Irkın da etkisi olduğu tahmin edilmektedir. Örneğin siyah ırkda daha az rastlanır. Ani ya da olması gerekenden fazla kilo artışı olanlarda çatlaklar daha kötü olur. Önlemek için yapılabilecek en iyi şey bol sıvı almaktır. Sıvı miktarı yüksek olan sağlıklı bir cilt gerilmeye daha iyi yanıt verir.

Çatlakların büyük bir kısmı doğumdan sonra kaybolmaz. Rengi biraz daha açılarak gümüşi bir hal alır. Pekçok kadın bu durumdan rahatsızlık duymaz ve bunu anne olmanın bir işareti olarak gururla taşır. Daha az sayıda kadın ise çatlaklardan kurtulmak ister. Bu amaçla geliştirimiş pek çok cerrahi teknik vardır ve bu teknikler plastik cerrahlar tarafından uygulanır. Sonuçlar tatminkar olmaktadır.

Özetleyecek olursak:

  • Aile öyküsü ve genetik yatkınlık çatlakların ortaya çıkmasında önemlidir. Anneniz ya da kızkardeşlerinizde varsa büyük olasılıkla sizde de görülecektir.
  • Eğer önceki Gebeliklerinizde çatlak olduysa bu Gebeliğinizde de oluşması kuvvetli bir olasılıktır. Önceden kalan çatlakların rengi geçici olarak koyulaşabilir.
  • Ani kilo artışı. Çok hızlı ve fazla miktarda kilo aldıysanız çatak ile karşılaşma olasılığınız yüksek demektir.
  • Beslenme durumu. Yeterli miktarda sıvı alan ve dengeli beslenen kadınlarda daha az ve daha hafif şiddette çatlak olduğunu unutmayın
  • Irkın önemini akılda tutun.

Gebelik Maskesi
Cholasma olarak da adlandırılan Gebelik maskesi Gebelik esnasında yüzde meydana gelen değişimleri ifade eder. Gebelik sırasında melanotropin adı verilen madde fazla miktarda salgılanır. Bu madde burun, yanaklar ve alın civarında pigmentasyon artışına yani koyulaşmaya yol açar. Güneş ışınları duruma yol açmamakla birlikte olayın şiddetini arttırabilir. Gebe kadınların %45 ile 70’inde Gebeliğin 4. ve 5. ayından başlayarak Gebelik maskesi görülebilir. Kalıcı olmayan bu durum doğumdan sonra birkaç ayda kendiliğinden geriler ve kaybolur. Gebeliği sırasında makyaj yapan kadınlar cholasma’yı saklayabilirler. Gebelk maskesini önlemenin en kolay yolu güneşe çıkarken çok yüksek faktörlü koruma kremleri sürmektir. Kış aylarında da güneşin bu tür etkisi olabileceği unutulmamalı ve koruyucu krem sürmek ihmal edilmemelidir.

Koyulaşmalar sadece yüzde olmaz. Meme başları, koltuk altları, genital bölge de de Gebeliğin sonlarına doğru renk değişiklikleri görülebilir. Bu değişiklikler önemli değildir ve doğumdan sonra kaybolurlar.

Linea nigra
Orta hat üzerinde, kasıktan göbek deliğine kadar uzanan koyu renkli bir çizgidir. İlk Gebeliğini yaşayanlarda Gebeliğin üçüncü ayından başlayarak ortaya çıkar. Tecrübeli annelerde ise daha erken dönemde görülebilir. Her kadında görülmez.Bazı toplumlarda bu çizginin görülmesi bebeğin erkek olduğu şeklinde yorumlanır ancak bunun gerçekle bir ilgisi yoktur.

Sivilce
Gebelikte meydana gelen hormonal değişimler ciltte yağlanma ve sivilceye neden olabilir. tamamen geri dönüşümlü olan bu sivilceler Gebelik sırasında bol sıvı alımı ve düzenli yapilan cilt temizliği ile bir ölçüde engellenebilir.

Damarlanma
Gebelik sırasında kanda artan östrojen seviyelerine bağlı olarak özellikle yüz, boyun, göğüs, kol ve bacaklarda değişik şekillerde damarlanmalar ortaya çıkabilir. Bu damarlanma yıldız şeklinde ve ciltten hafif kabarık yapılardır. Üzerine baskı uygulayınca renkleri solmaz. Bu yapılara örümcek ağına benzedikleri için İngilizce’de örümcek anlamına gelen spider kelimesinden esinlenerek “spider veins” adı verilir. Kadınların %60 civarında görülür ve doğumdan sonra kendiliğinden kaybolur.

Palmar Eritem

Tıbbi adı palmar eritem olan avuç içlerinde kızarıklık ve beneklenmenin nedeni tam olarak bilinmemektedir.Bununla birlikte artmış östrojen miktarına bağlı olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir. Gebe kadınların %50-55’inde rastlanır. Zencilerde daha nadir görülür. Nadiren ayak tabanlarında da saptanabilir. Herhangi bir yakınma yaratmayacağı gibi hafif yanma ve kaşıntı olabilir. Her zaman kullanılan nemlendiriciler yararlı olabilir.
Karaciğer hastalıklarının önemli bir bulgusu olan palmar eritem varlığında kan tetkileri ile karaciğer fonksiyon testleri yapılmasında fayda vardır. Palmar eritem doğumdan sonra östrojen düzeylerinin normale inmesi ile kaybolur.

Diğer değişiklikler
Gebelik sırasında bazı kadınlrda saç ve tırnaklar normalden daha hızlı uzar. Tırnaklarda incelme ve kolay kırılma görülebilir. Bazı bölgelerde aşırı tüylenme olabilir. Terleme artabilir. Tüm bu değişiklikler hormonal artışlara bağlıdır ve Gebelik sona erdikten sonra gerilerler

 

Bebeğin ilk hareketi

Gebe bir kadının karnındaki bebeğin hareketlerini ilk kez hissetmesine quickening denir. Bu hareket pekçok Gebe tarafından baloncuklar, kelebeğin kanat çırpması ya da karnın içinde gaz dolaşması olarak algılanır.

İlk bebeğine Gebe olanlar bebeğin ilk hareketini genelde Gebeliklerinin 18 ile 24. haftaları arasında fark ederler. Anne adayı için bu çok heyecan verici bir deneyimdir. Tecrübeli anneler ise hem ne hissettiklerini bildikleri için hem de ilk Gebeliğe göre rahim daha gergin olduğu için biraz daha erken, genelde 16. haftadan sonra bebeklerinin “kanat çırpışını” fark ederler.

Heyecen içinde olan anne adayları için bebeklerinin hareketini hissetmek önemli olduğu gibi bebeğin durumunu da yansıttığı düşüncesi olaya ayrı bir boyut kazandırır. 4 ayı geçmesine rağmen hareketleri hissedemeyen anne adayı telaşlanır. Oysa quickening için anne adayının ağırlığı, bebeğin ve plasentanın pozisyonu önemlidir. Aynı Gebelik haftasında olmalarına rağmen bir anne adayının bu hareketleri hissedebilmesine rağmen diğerinde henüz bir kıpırdanma olmaması bu farklılıklardan kaynaklanır.

İçinde başka bir canlının hareket etmesinin yarattığı eğlence dışında anne adaylarını düşündüren bir başka konu da hareketlerin sayısıdır. Kimine göre bebek az hareket ederken kimine göre de çok hareketlidir.Gerçekten de Gebeliğin 28. haftasından sonra bebek hareketlerinin sayısı bebeğin iyilik hali hakkında bilgi verebilir. Hareketlerin azalması bebeğin sıkıntıda olduğunu düşündürür ve ileri tetkik gerektirir.
Bebek hareketlerinin sayılması pekçok uzman tarafından kullanılan ve giderek popülerlik kazanan bir uygulamadır. basit, ücretsiz ve herkesin yapabilir olması tekniği cazip kılmaktadır. Fetal hareketleri saymaya başlamak için en uygun zaman gün içinde bebeğin en aktif olduğu anlardır. Kaydetmeye başlarken hareketi ve saatini yazın. Her harekette kağıda bir işaret koyun. 10 harekete ulaştığınızda saati yeniden not edin. Bu testi hergün hemen hemen aynı saatlerde yapın.Eğer o gün bebek braz sakin ise 5-10 dakika yürüyün, şekerli birşeyler yiyip için ve daha sonra sol ynınıza dönüp yatın. Ufaklığın uyanıp uyanmadığına dikkat edin. Bu sırada bebeğin her hareketinin anne adayı tarafından hissedilemeyeceğini unutmayın.
Normalde bebeğinizin 4 saatte en az 10 kez hareket etmesi gerekir. Eğer bu sayı 10’dan az ise doktorunuzu arayın.

Çok hareket eden bir bebeğin ileride hiperaktif olması gibi bir durum söz konusu değildir. Aynı zamanda bazı söylentilerin aksine bebek hareketleri ile cinsiyetinin de herhangi bir bağlantısı yoktur.

Gebeliğin sonlarına doğru hareketler eğlenceden çok ağrı verir hale gelir. Bebeğin “tekmelemesi” rahimde gerginliğe neden olarak ağrı ve acı yaratabilir.

Bebek hareketlerini daha
kolay hissetmek için ipuçları

  • Yatağa uzanın ve rahatlayın
  • Şekerli birşeyler için
  • Yüzükoyun yatın
  • Bebek 28 haftadan büyükse sırt üstü yatın
  • Karnınıza wolkman dayayın ve müzik çalın. İşe yarayacaktır.

 

Bebeğin Hareketleri

  • Gebeliğin belki de en zevkli kısmı karnınızdaki bebeğin hareket etttiğini hissetmek ve onun canlı bir varlık olarak gelişimini sürdürdüğünü bu sayede bilmektir. Bebeğin ilk hareketlerini hissetmek tüm anneleri heyecanlandıran keyifli bir olaydır. Karnınızdaki bebek Gebeliğin 7-8. haftaları gibi çok erken bir dönemde hareket etmeye başlamasına ve anne adayı olarak bunu ultrasonda görebilmenize rağmen onun hareketlerini genelde 16-22. haftalar civarında bir dönemde hissetmeye başlarsınız.
  • Deneyimli anneler hızlanma, canlanma, diriltmek gibi anlamlara gelen ve ingilizcede “quickening” olarak tanımlanan ilk hareketi ilk kez bebek bekleyen anne adaylarına göre genelde daha erken hissederler. Bunun nedeni deneyimli anelerin bebek hareketlerini barsak hareketi gibi diğer karın içi hareketlerden ayırt edebilmeleridir.
  • Anne adayının vücut yapısı da bebek hareketlerinin hissedilmesindeki farkta rol oynar. Zayıf anne adayları kilolulara göre bebeklerinin oynadığını daha erken dönemde fark ederler. Benzer şekilde birden fazla sayıda bebeğe Gebe olan anne adayları da bebek hareketlerini bir süre daha önce hissedebilirler.
  • Kadınlar bebeklerinin ilk hareketlerini hissetmeye başladıklarında bunu değişik şekillerde tarif ederler. Karnın içinde mısır patlıyormuş, küçük bir balık yüzüyormuş ya da kelebek kanat çırpıyormuş şeklindeki tarifler en sık kullanılan benzetmelerdir. İlk başlangıçta gaz ya da barsak hareketi ile karıştırılan bu ilk hareketler daha düzenli şekilde fark edilmeye başlandıktan sonra kolayca diğer hareketlerden ayırt edilebilir. Bu erken hareketler ayaktayken değil daha ziyade otururken ya da yatarken fark edilebilir.
  • İlk başlangıçta bebeğin hareketlerinin sayısı az ve araları açıktır. Bir gün birkaç hareket hissederken ertesi gün hiç hareket hissetmeyebilirsiniz. Bu endişe edilecek bir durum değildir. Bebeğiniz sürekli ve düzenli bir şekilde hareket etmesine karşın bu hareketlerin çok büyük bir kısmı sizin hissedebileceğiniz kadar güçlü değildir. Ancak ikinci üçayın sonlarına doğru hareketler daha düzenli ve güçlü hale gelir ve sizin hissettiğiniz hareket sayısı da artar.
  • Diğer Gebe kadınlar ile kıyasladığızda ya da değişik kaynaklardan edindiğiniz bilgiler ile karşılaştırdığınızda sizin bebeğinizin hareketlerinin farklı olduğunu görürseniz yine endişelenmenizi gerektirecek bir durum yoktur. Çünkü her bebeğin kendine özgü bir hareket düzeni ve şekli vardır. Benzer şekilde ikiz ya da üçüz Gebeliklerde de her bebeğin hareket düzeni farklıdır. Plasentanın ön tarafta yerleştiği durumlarda da hareketler daha az hissedilebilir. Yine her anne adayının vücut yapısı farklı olduğundan başka anne adayları ile kıyaslama yapmak çoğu zaman doğru bir yaklaşım değildir. Her bebeğin hareketi farklı olduğu için aynı anne adayının iki Gebeliğindeki bebek hareketleri de farklı olacaktır.
  • Bebek hareketi sayma 
    Anne adaylarını en fazla endişelendiren konu doğal olarak bebeklerinin iyi ve sağlıklı olup olmadığıdır. Karın duvarında rahimin içini gösteren bir pencere olabilseydi bu endişelerin çoğu yersiz olurdu ancak ne yazık ki böyle bir olanak yok. Ancak bebeğin içeride keyfinin yerinde olup olmadığı konusunda fikir verebilecek son derece basit bir yöntem var. O’nun hareketlerini takip etmek ve saymak. Bu yöntem hem çok kolay, hem herkes tarafından her yerde yapılabilir hem de bedavadır.
  • Gerçekten de Gebeliğin son 3 aylık döneminde girdiğinizde gün içinde bebeğinizin hareketlerini takip etmek ve saymak onun karnınızda iyi olduğunu göstermesi açısından önemli ipucu verebilir. Bunun için ideal olan genelde en çok aktif olduğunu bildiğiniz günün hemen hemen aynı saatlerinde sayma işlemini yapmaktır. Bu işlemi yemek sonrasında yapmak daha avantajlıdır. 28-30. haftadan önce bebek hareketlerini saymaya çalışmanın pek bir anlamı yoktur.
  • Bebek hareketi saymada değişik yöntemler vardır. En sık kullanılan yöntem oturur ya da sol yana yatmış pozisyonda iken hareketleri saymaktır. Vücut hareketi, seyirme tekme gibi tüm hissedilebilen hareketler geçerlidir. Eğer bebeğiniz bu şekilde saatte 4-5 hareket yapıyorsa ya da 2 saat içinde fark edebildiğiniz hareket sayısı 10 civarındaysa sorun yoktur. Eğer bebeğinizin hareketleri azalmış gibi görünüyorsa kalkıp 5-10 dakika yürüyün, meyve suyu, tatlı, çukulata gibi birşeyler atıştırın, 2-3 bardak su için ve yeniden deneyin. Eğer hareketler hala düzelmemiş ise doktorunza bilgi verin.
  • Özellikle Gebeliğin son dönemlerinde hareket sayılarında belirgin bir azalma fark ederseniz ve 2 saat içinde hissettiğiniz hareket sayısı 10’dan az ise doktorunuza bilgi vermeniz ve gerekirse bebeğin kalp atışlarının NST adı verilen yöntem ile monitörize edilmesi gerekebilir.
  • Eğer bebeğinizin öğrendiğiniz ve alışkın olduğunuz hareket düzeninde belirgin bir değişim yoksa çok büyük bir olasılıkla bebeğinizin keyfi yerindedir.

 

Gebeliğin son dönemleri

  • Gebelik anne her adayı için heyecan ve keyif verici bir dönemdir. Bebeğin hareket ettiğinin hissedilmesi, gövdede meydana gelen değişiklikler, bebek için hayeller kurmak, alışveriş yapmak anne adayını mutlu kılar. Ancak madalyonun bir de öteki yüzü vardır.Gebeliğin son dönemleri yaklaştıkça heyecan ile birlikte bir takım rahatsızlıklar da artar. Bunların belli başlıları nelerdir ve başa çıkmak için neler yapılabilir?
  • Uykusuzluk
    Uyuyamamak oldukça rahtsızlık verici bir durumdur. Yatak içinde saatlerce dönüp duran ancak rahat bir uykuya hasret kalan anne adayları azımsanamayacak sayıdadır. Bazı Gebeler bu durumdan oldukça rahatsızlık duyar ve günlük hayatları olumsuz yönde etkilenir. Bazılarında ise uykusuzluk ya da düzenli olmayan uykular çok etkili olmaz ve üretkenliklerine devam edebilirler. Rahat ve verimli bir uyku uyuyabilmek için gündüz fazla ağır olmayan egzersizler yapmak, akşam saatlerinde ve uykudan önce kafein içeren sıvıları almamak, ytmadan önce streslerden uzaklaşark gevşemeye çalışmak ve en eski yöntemlerden biri olan ılık bir bardak süt içmek yararlı olabilir.
  • Sırt Ağrısı
    Gebelik süresince hem bel kavsinin içe doğru dönmesi, hem vücudun ağırlık merkezinin değişmesi nedeni ile postür adı verilen duruş değişir. Salgılanan hormonların etkisi ile eklemlerdeki gevşemeler de eklenince el ve sırt ağrıları özellikle Gebeliğin son dönemlerinde dayanılmaz olabilir. Bu gibi durumlarda masaj en etkili yöntemdir. Ilık kompresler ya da ılık duş, stretching ağrıları azaltabilir.
  • Kramplar
    Gece yatmadan önce yapılan jimnastik kramplara iyi gelebilir. Ayrıca kalsiyum ve potasyum içeren vitaminler sorunun giderilmesinde yardımcı olabilir.
  • Nefes almada güçlük
    Bebek ve dolayısı ile rahim büyüdükçe soluk alıp vermeyi sağlayan kas olan diyafram kasını sıkıştırır ve bu kasın hareketi için kısıtlı bir alan kalır. Bu nedenle soluk alıp vermede güçlük ve nefes darlığı yaşanabilir. Nefes darlığı ile başa çıkmanın en kolay yolu oturur ya da yarı oturur pozisyonda uyumaktır. 2 ya da 3 yastık kullanılması şikayetleri azaltabilir.
  • Mide yanması
    Mide yanması, hazımsızlık ve gaz… Gebeliğin her döneminde kadını rahatsız eden problemlerdir. Çok fazla yememek, azar azar ancak sık öğünler almak, yemekten sonra hemen uzanmayıp yürüyüşe çıkmak engellemek için yapılabilecek aktivitelerdir. Bazı durumlarda ise ballı süt mide yanmasına iyi gelebilir. Bu şikayetlerin nedeni Gebelikte salgılanan hormonlara bağlı olarak mide boşalmasının gecikmesi, barsak hareketlerinin yavaşlaması ve mide içeriğinin yemek borusuna kaçmasıdır. Yanma hissinin fazla olduğu durumlarda doktor önerisi ile belirli ilaçlar kullanılabilir.
  • Kasılmalar
    Doğum demek kasılma yani kontraksiyon demektir. Düzenli olmayan ve hafif kasılmalar Gebeliğin son dönemlerinde sıkça karşılaşılan bir durumdur. Bu kasılmaları çok ciddiye almamak gerekir. Hastaneye gitmeyi gerektirmeyen kontraksiyonların nedeni rahimin gerilmesidir. Biraz istirahat ya da ılık bir banyo çoğu zaman iyi gelir. Ancak kasılmaların sıklığı ve şiddeti giderek artıyor ise ya da herzamanki hafif kontraksiyonlardan farklılık gösteriyor ise doktorunuzla temasa geçmeniz gerekebilir.
  • Sık idrara çıkma
    Gebelerin hemen hepsi bu duruma önceden aşinadır. Çünkü Gebeliğin erken dönemlerinde büyüen rahimin baskısı nedeni ile mesane kapasitesi azalır ve sık idrara çıkma ihtiyacı doğar. Gebeliğin son dönemlerinde ise bebeğin aşağıya doğru inmesi ile mesane üzerinde yeniden bir baskı oluşur. Tamamen normal bir durumdur ve doğumun yaklaştığının bir işaretidir.
  • Baskı hissi
    Bebeğin aşağıya doğru indiğinin yani pelvise girdiğinin bir başka belirtisi de sürekli olan basınç hissidir. Yatağa uzanmak ile bir miktar azalan bu hissin en iyi tedavisi yüzmek ya da boy hizasında bir havuzda dinlenmektir. Ancak günümüz şartlarında ve her mevsimde olanaksız olan bu yaklaşım yaz anneleri için güzel bir alternatifdir.
  • Tekmeler
    Gebeliğin ilk dönemlerinde anne adayına heyecan ve sevinç veren bebek hareketleri ve tekmeler son dönemlerde acı verici hale gelebilir. Bebeğin içinde yüzdüğü sıvı ve dolayısı ile bebeğe kalan boş alan azaldığından, hareketler direk olarak hissedilebilir. Zaman zaman kaburgalara kadar vuran ağrılı bebek hareketleri olabilir. Hatta bazı durumlarda anne adayının karnında ve göğüsünde morarmalar dahi bildirilmiştir. Bu ağrılar için yapacak birşey yoktur. Ancak elinizi karnınıza koyup bebeğinizle konuşarak canınızı acıtmamasını isteyebilirsiniz.:))
  • Denge problemleri
    Gebelik büyüdükçe vücudun denge merkezi yer değiştireceğinden, dengeyi sağlamak güçleşebilir. Anne adayları sık sık düşebilirler. Bu açıdan çok dikkatli olmak gerekir. Merdivenlerden inerken trabzanlara tutunmak, yine benzer şekilde duş yaparken tutunacak bir yer bulmak ve hatta ideal olarak evde kimse yokken duşe girmemek ve duş esnasında banyo kapısını açık bırakmak anormal sayılmamalıdır. Düşmek istenmeyen bir olay olsa da zaman zaman kaçınılmazdır. Bebeğin içinde bulunduğu amniyon kesesi ve sıvısı onu bu tür zararlı etkenlerden korur ancak yine de düşme esnasında karın üstüne düşmemeye çalışılmalıdır.

 

 

Anne karnında bebeğin duyularının gelişimi

  • Gebe bir kadın bebeği ile ilgili pekçok değişik şeyi merak eder. Gebeliği sırasında bebeğin sağlığı ile ilgili meraklar doğal olarak önceliklidir. Ancak bebeğin iyi olduğu öğrenildikten sonra ilgi ve merak diğer konulara yönelir. Bebeğin büyüklüğü, boyu, kilosu, duruş şekli gibi değişik pekçok durum merak uyandırır. Anne adayını heyecanlandıran ve ilgisini çeken konulardan bir diğeri de bebeğinin kendisini duyup duymadığı, canının acıyıp acımadığı gibi duyular ile iligli olan durumlardır.
  • İnsanlarda 5 ana duyu vardır. Bunlar dokunma, tat alma, koku alma, işitme ve görmedir. Bu beş duyu bireyin dış dünya ile olan ilişkilerini düzenler. Duyuların anne karnındaki gelişimini tam anlamı ile bilebilmek doğal olarak olanaksızdır. Ancak gözleme ve hücresel incelemeye dayalı çalışmalar ile bunların gelişimi hakkında fikir edinilebilir.
  • Dokunma
    Anne rahmi bebeğin dış dünyadan tamamen izole olduğu bir ortam değildir. Rahim içinde sürekli bir aktivite ve uyaranlar mevcuttur. Bu bebeğin tüm gelişimi için olması gereken bir durumdur
  • Anne karnındaki yaşamda gelişen ilk duyunun dokunma olduğu düşünülmektedir. Dokunma duyusu insanın dış dünya ile iletişiminin temel unsurudur.
  • Bebekte dokunma hissinin 8. Gebelik haftası gibi çok erken bir dönemde başladığı düşünülmektedir. İlk dokunma hissi genelde ağız çevresinde ve yanaklarda ortaya çıkar. Bu haftada bebeğin yanağını oluşturacak olan kısmına tek bir saç teli dokunulduğunda bile bunu hissedebileceği kabul edilmektedir. Onuncu haftada genital bölgede, 11. haftada avuç içlerinde ve 12. haftada ayak tabanlarında dokunma hissi ortaya çıkmıştır. Bu bölgeler aslında erişkinlerde en fazla duyu reseptörlerinin bulunduğu dokunmaya en hassas noktalardır. Onyedinci haftaya gelindiğinde karnın ve kalçaların tamamı dokunmaya karşı hasassastır.
  • İnsan vücudunun en büyük organı nedir diye sorulduğunda değişik cevaplar verilir. Oysa bu organ cildimizdir. İnsan cildi pekçok değişik uyarıyı yorumlayabilen çok sayıda algılayıcı ile donatılmıştır. Ancak cildimizin algıladığı temel uyarılar sıcak, soğuk, basınç ve ağrıdır. Anne karnındaki bebek 32. haftaya ulaştığında vücudunun her bölgesi bu 4 temel uyarana cevap verecek gelişimi tamamlamış durumdadır. Buna karşılık bebeklerin ağrıyı algılayıp algılamadıkları konusunda elde yeterli veri yoktur.
  • Tat alma
    Tat duyusu erken gelişen duyulardan birisidir. Tat almadan sorumlu olan algılayıcılar Gebeliğin 13-15. haftasında mevcuttur ve bunların yapısı erişkinlerinki ile hemen hemen aynıdır. Bu nedenle bebeğin bu haftadan itibaren değişik tatları ayırt edebildiği düşünülmektedir.
  • Amniyon sıvısı sürekli yapım ve emilim halinde olan dinamik bir sıvıdır ve bebek sürekli olarak bu sıvıyı yutmaktadır. Amniyon sıvısı içinde değişik tatlara sahip olan purivik asit, laktik asit, sitrik asit, creatinin, üre, proteinler ve tuzlar vardir.
    Son dönemlere ulaşıldığında bebeğin 24 saat içinde yuttuğu amniyon sıvısı miktarı neredeyse 1 litreye yaklaşmaktadır. Amniyon sıvısının içeriği tıpkı anne sütünde olduğu gibi annenin yediği besin maddelerinin tat ve aromalarını da taşır. Yapılan gözleme dayalı incelemelrde anne adayı tatlı besinler tükettikten sonra bebeğin yutma hareketlerinde artış, acı ve ekşi besinler tükettiğinde bu hareketlerde bir miktar azalma olduğu görülmüştür. Bu durum bebeğin annekarnındayken değişik tatları ayırtedebildiği tezini kuvvetlendirmektedir.
  • Koku alma 
    Tat ve koku aslında birbiri ile bağlı duyulardır. Biri olmadan diğer tam anlamı ile anlaşılamaz. Son dönemlere kadar anne karnındaki bebeğin koku alma duyusunun işlevsel olabileceği düşünülmüyordu. Çünkü kokunun hava ile taşınan ve nefes alıp verme ile ayırdedilebilen bir duyu olduğu kabul edilmekteydi. Ancak son yapılan araştırmalar bunun doğru olmayabileceğini, bebeğin burnundaki koku almadan sorumlu algılayıcı sistemlerin zannedildiğinden daha karmaşık olduğu fark edildi.
  • Bebeğin burnu Gebeliğin 11-15. haftaları arasında oluşumunu tamamlar. Bu sırada amniyon sıvısı bebeğin tüm ağız, burun, geniz ve akciğer yapısı içinde dolaşır ve bebeğe değişik tat ve kokuya sahip maddeleri taşır. Bu maddeler direkt olarak tat ve koku almadan sorumlu algılayıcı hücreler ile temas halinde bulunarak onları uyarırlar. Bu nedenle bebekler daha anne karnındayken değişlik kokuları tanıyıp ayırt edebilirler.
  • Schaal ve arkadaşları anne karnında kokuların öğrenilmesi ile ilgili direkt ve indirekt kanıtlarla ilgili yaptıkları araştırmalarda şaşırtıcı sonuçlar elde etmişlerdir. Bunlardan birisi de kahvedir. Anne adayı kafeinsiz ya da normal kahve içtiğinde bebeklerin kalp atım hızı ve soluk alıp verme şekillerinde değişimler gözlenmiştir. Bunun kahvenin kokusuna bağlı olup olmadığı kesin değildir ancak kahvenin keskin kousunun da rolü olduğu ileri sürülmektedir.
  • Yeni doğan bebeklerin anne sütünün kokusuna karşı zaafları olduğu bilinmektedir ve bu durumun açıklaması olarak anne karnındayken sütün içeriğine benzer bir kokuyu hafızalarına aldıklarına inanılmaktadır.
  • Benzer şekilde değişik insan ve hayvan gözlemlerinde de bebeklerin annelerini kokusundan ayırtedebildikleri saptanmıştır. Bütün bu gözlemler bebklerin anne karnındayken bazı kokuları hafizalarına yerleştirdikleri tezini desteklemektedir.
  • İşitme
    Anne karnındaki bebek amniyon sıvısı, rahim duvarı, anne adayının karnı gibi pekçok bariyerin arkasında bulunmasına rağmen rahim içi sessiz bir ortam değildir. Bebek burada pekçok titreşim ses ve harekete maruz kalır.
  • Aslınd arahim içindeki yaşam oldukça gürültülü sayılabilir. Annenin damarlarından geçek kan, barsak ve mide sesleri rahimiçindeki bebeğin karşılaştığı temel seslerdir. Bunların dışında anne adayının ve diğer kişilerin sesleri de bebeğe direkt olarak ulaşır. Tüm bu sesler içinde doğal olarak en güçlüsü bebeğin annesinin sesidir.
  • Bebeğin kulağı 8. haftada oluşmaya başlar. Duyma yeteneğinden sorumlu olan kemikler ve ses iletisini beyine taşıyan sinirler büyük ölçüde oluşumunu tamamlar ancak bu gelişim 24. haftada tamamlanır. 25. haftadan itibaren bebek annesinin sesini duyabilmektedir 27. haftada ise annesinin sesi dışında dışarıdan gelen seslere ve hatta babasının sesini bile duyup tepki verebilir. Ancak hem içinde bulunduğu ortam hem de bebeği içinde bulunduğu amniyotik sıvının olumsuz etkilerinden koruyan kremsi tabaka olan verniksin kulaklarını tıkaması nedeni ile sesleri büyük bir olasılıkla boğuk olarak duymaktadır.
  • Bebeğin seslere verdiği tepkiler de değişkendir. Ani kapı çarpması ya da benzeri şiddetli bir ses bebeğin anne karnında aniden sıçramasına neden olabilir. Benzer şekilde 5 saniye süre ile anne karnına uygulanan yüksek frekanslı bir ses bebeğin hem kalp atım hızında hem de genel hareketliliğinde 1 saate kadar varan artmaya neden olur.
  • Öte yandan reaktif duymaadı verilen durum biraz daha farklıdır. Burada işitme kulaktaki kemikler yardımı ile değil ses dalgalarını cilt ve kemikte yarattığı titreşimler yardımı ile gerçekleşir. Anne karnındaki bebeklerin 16. Gebelik haftasından yani işitme sisteminin tam olarak gelişimini tamamlamasından 8 hafta öncesinden itibaren ultrasonda seslere yanıt vermesinin açıklaması bu şekilde yapılmaktadır.
  • Doğumdan sonra bebeğin annesinin sesine olumlu tepki vermesi ve genelde annesinin sesini duyduğunda sakinleşmesi rahim içi yaşamda aşina olduğu ve en iyi bildiği sese verdiği tepkidir.
  • Görme
    Anne karnındaki yaşam sırasında en son gelişen duyu sistemi görmedir. Bebeğin göz kapakları 26. haftaya kadar kapalıdır. Bu sire içinde görmeden sorumlu temel birim olan retina gelişimini tamamlar. Yirmi altıncı hafta civarında bebek gözlerini açmaya başlar ve göz kırpabilir. Doğumdan hemen sonra bebek yaklaşık 30 santimetre uzaklığa kadar net bir şekilde görebilir. Bu mesafe emzirme sırasında anne ile bebeğin yüzü arasındaki yaklaşık uzaklıktır.
  • Anne karnındaki bir bebeğin görme işlevini test etmek olanaksızdır. Ancak erken doğan bebeklerde yapılan incelemeler 28 -34 haftalar arasında doğan bebekler incelendiğinde bu bebeklerin objeleri yatay ve düşey düzlemde 31-32. haftadan itibaren takip edebildiklerini göstermektedir. 33-34. haftada ise bu takip yeteneği zamanında doğmuş bir ebeğinki ile aynıdır.
  • Bebeğin gözleri 26. haftaya kadar kapalı olmakla birlikte anneadayının karnı üzerine uygulanan güçlü bir ışık kaynağına kalp atışlarında bir hızlanma ile yanıt verir. Gerçekte rahim içi mutlak karanlık değildir. Tıpkı sesleri geçirdiği gibi ışığıda geçirmektedir. Ancak bu geçirgenlik ses ile kıyaslandığında çok daha azdır. Buna rağmen bebek gündüz ile geceyi rahatlıkla ayırt edebilir.
  • Tek yumurta ikizleri 26-27. haftadan itibaren anne karnında birbirlerini görebilirler, birbirlerine dokunabilirler va hatta el ele tutuşabilirler.
  • 33. haftadan itibaren bebeklerin göz bebekleri ışığa tepki vererek büyüyebilir ya da küçülebilir.

 

Emzirirken yeniden Gebe kalmak

Bebek sahibi olmak yani anne olmak istisnaları olsa da pekçok kadın için hayatının bir döneminde mutlaka isteyeceği bir durumdur. Bu kararı vermek bundan belki 30-40 yıl önce çok daha kolayken kadınların çalışma hayatı içinde daha fazla yer almaları, toplumsal değişimler, çocukların ailelerinden uzak şehirlerde yaşamaları gibi değişik nedenler ile çocuk sahibi olmaya karar vermek güçleşmekte. Dahası günümüz yaşam koşulları çoğu evli çiftin sadece tek çocuk yapmak istemesinde önemli rol oynamakta. Bununla birlikte anne baba olan çiftlerin oldukça önemli bir kısmı çocuklarının kardeş diye dayatması, sosyal yaşamları ya da bebek sahibi olmanın getirdiği keyif ve mutluluğu yeniden yaşamak için birden fazla sayıda çocuk sahibi olmayı düşünüyorlar.

Bu düşüncede olan çiftlerin önemli bir kısmı iki kardeş arasında en az 3-4 yıl yaş farkı olmasını istiyor ve buna göre korunuyorken daha az sayıda bir kısım çift ise mümkün olan en kısa zamanda yeniden bebek yapma düşüncesi ile bizlerden en erken ne zaman yeni bir bebek yapabilecekleri konusunda fikir alıyorlar.

Doğum sonrasında yeni bir Gebelik için en ideal zamanın ne olduğu konusunda çok net bir bilgi olmamakla birlikte klasik tanım iki doğum arasında en az 2 yıl olması gerektiği şeklindedir. Ancak çok yeni ve Aralık 2009 yılında yayınlanan bir çalışmada doğumdan sonra ilk 6 ay içinde Gebe kalan kadınların yeni Gebeliklerinde erken doğum yapma ve küçük bebek doğurma risklerinin anlamlı olarak arttığını saptanmıştır. Yine aynı çalışmada doğumdan sonra bir sonraki Gebelik için 60 ay ya da daha uzun süre bekleyenlerde de erken doğum riskinin yükseldiği belirtilmekte ve bu çalışmada bir sonraki Gebelik için ideal olarak en az 11 ay beklemek gerektiği ileri sürülmektedir.

Kadınların önemli bir kısmı doğum sonrasındaki ilk dönemlerde Gebe kalmayacaklarını düşünürler. Burada hem emzirmenin Gebelikten koruduğuna olan inanca, hem de doğum sonrasında en azından bir süreliğine düzenli bir cinsel hayat olmamasına güvenirler. Bilinen ya da açıklanamayan nedenlerle Gebe kalamayıp aşılama ya da tüp bebek gibi tedaviler ile Gebe kalanlarda ise bu güven dugusu çok fazladır ve zaten Gebe kalamayacaklarını düşünerek doğum kontrol yöntemlerini dikkatli bir şekilde uygulamazlar. Oysa bu tür hastaların çok büyük bir kısmı daha sonraki dönemlerde kendiliklerinden Gebe kalabilmektedirler.

Peki emzirme gerçekten zannedildiği gibi Gebelikten korumakta mıdır?
Bu sorunun cevabı hem evet hem de hayır olarak verilebilir. Antik çağlardan beri emzirmenin Gebe kalma potansiyelini azalttığı bilinmektedir ve bir doğum kontrol yöntemi olarak kullanılagelmektedir. Ancak emzirmenin modern bir doğum kontrol yöntemi olmadığı aşikardır. Doğumdan sonra hastalara bilgi verirken pekçok kadının aslında emzirdiği süre içerisinde adet görmeyeceğini düşündüğünü fark ediyorum. Oysa bu doğru değil. Doğumdan sonra düzenli adet kanamalarının başlaması genelde 5-6 ay içinde gerçekleşiyor, adet görülmeyen dönem 2-3 ay gibi kısa bir süre olabileceği gibi 13-14 aya kadar da uzayabiliyor. İşte emzirmenin Gebelikten koruması ile ilgili kilit noktası da aslında adetlerin başlaması

Emzirme ile Gebelikten korunma arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmacılar sonuçta anne ile bebek arasındaki bu güçlü iletişimin gerçekten de %98’lere varan oranda Gebeliği engelleyebileceği sonucuna varmışlar ancak bu durumun gerçekleşmesi bazı koşullara bağlı. Bugün kabul edilen duruma göre emzirmenin Gebeliği engeleyici bir doğum kontrol yöntemi şeklinde davranabilmesi için 3 koşulun mutlaka karşılanması gerekiyor.

Bu koşullar şunlar:

  1. Annenin adet kanamaları başlamamış olacak (lohusalık dönemindeki kanamalar adet kanaması olarak kabul edilmemektedir)
  2. Bebek tam ya da tama yakın anne sütü ile beslenecek
  3. Bebek 6 aylıktan küçük olacak

Bu üç koşulun hepsinin de karşılanması durumunda emzirmenin Gebelikten koruyuculuğu neredeyse modern tıbbi korunma yöntemleri kadar yüksek. Ancak açıkca görüldüğü üzere bebek 6 ayı geçtükten sonra koruyuculuk giderek azalıyor.

Beslenmenin tanımına bakacak olursak vitamin ve ilaçlar dışında bebeğe hiçbir gıdanın verilmediği durumlar tam anne sütü ile beslenme olarak kabul edilirken bebeğin aldığı gıdaların %85’inden fazlasının anne sütü olduğu, bebeğin başka ilaç ve sıvılar almakla birlikte bu verilen maddelerin emzirmeyi ertelemeye neden olmadığı durumlar ise tama yakın anne sütü ile beslenme olarak tanımlanmakta

Bu üç kriter içerisinde en önemlisi ise adet kanamalarının başlaması. Bu durumda sütün koruyuculuğu neredeyse sona eriyor. Dolayısı ile bebeini sadece anne sütü ile beslese bile bir kadın eğer adet görmeye başlamış ise mutlaka etkili bir doğum konrtol yöntemi kullanması gerekiyor. Doğumu takip eden 8. haftadan sonra gerçekleşen herhangi bir vajinal kanamada kadının Gebe kalma potansiyelinin geri döndüğününün kabul edilmesi gerekir.

Bu şeklide uygulanan doğum kontrolüne Laktasyonel Amenore Medotu (LAM) adı veriliyor. Kurallar uyulduğu taktirde LAM son derece etkili, maliyetsiz ve doğal bir yöntem.

Laktasyonel Amenore Metodunun avantajları

  • Düzgün uygulandığında yüksek etkinlik oranına sahip olması
  • Basit ve kolay olması
  • Ucuz ve yan etkiye sahip olmayan bir yöntem olması
  • Cinsel yaşantıyı kısıtlamayan bir yöntem olması
  • Hemen hemen tüm kültürlerde kabul gören bir yöntem olması
  • Ve belki de en önemlisi hem bebek hem de anne sağlığı açısından sayısız yararlarının olmasıdır

Dezavantajları ise 6 aydan sonra etkinliğinin çok azalması ve özellikle çalışan anneler için düzenli emzirme programına uyum sağlamada güçlük olmasıdır.

Kısa aralıklar ile Gebe kalmak
Bir Gebeliğin sonlanması ile takip eden Gebeliğin başlangıcındaki süre Gebelik aralığı olarak adlandırılır. Son doğum ile bunu takip eden doğum arasındaki süre ise doğum aralığı olarak tanımlanır. Doğum aralığının kısa olması durumunda Gebelik sırasında ve doğumdan sonraki ilk birkaç ay içinde bebek kayıplarının oranında önemli oranda artış olduğu bilinmektedir.
Yine benzer şekilde iki Gebelik arasındaki sürenin kısa olması durumunda düşük doğum ağırlıklı bebek ya da rahim içi gelişme kısıtlılığı olan bebek doğurma riski de artmaktadır.

İki doğum arasındaki sürenin 12 aydan kısa olması anne açısından bazı sorunları da beraberinde getirir. Bunlardan en önemlisi annedeki anemi yani kansızlık riskidir. Öte yandan birden fazla küçük çocuğun bakımının getirdiği fizyolojik ve psikolojik yorgunluk dışında ciddi bir sağlık sorunu yaşanmaz. Ancak bu yorgunluk durumları olduça önemlidir ve tükenmiş anne sendromu olarak isimlendirilir. Aslında tükenmiş anne sendromu diye bir durumun varlığı tartışmalıdır ve bununla ilgili bilimsel çalışmalara ve yayınlar fazla değildir. Buna karşın günlük yaşamda karşılaşılan durumlar bilimsel olarak kanıtlanmamış olsa da annelerin yaşadığı zorlukları gözler önüne sermektedir.

Anne olmak bir armağan ya da ödül olabilir ama bunun bir de bedeli vardır. Enerjinin ve zamanın büyük bölümünün bebeğe gitmesi, özellikle çalışan anneler için hem işte hem de işte daha fazla işyükü binmesi, doğum sonrası eş ile yaşanan gerginlikler, çocuğun geleceği ile ilgili endişeler gibi pekçok faktör bu bedel olarak ödenir. Kendine zaman ayıramamanın bir sorunu olarak da beslenme bozuklukları ortaya çıkabilir. İki bebek arasında kısa bir süre olmasının en önemli dezavantajı bu tükenmiş anne sendromu olarak adlandırılan durumdur.

Bir bebeği olduktan kısa bir süre sonra yeniden Gebe kalan annelerin kendileri ve her iki bebekleri için yapabilecekleri en iyi şey mümkün olan her anda kendilerini dinlenmeye bırakmaları, vitamin desteklerini ihmal etmemeleri ve mutlaka beslenmelerine çok dikkat etmeleridir.

Gebelik aralığı açısından bakıldığında ise bir düşük yaşandıktan sonra takip eden Gebelik için 3-4 ay beklenmesi gerektiğini savunan hekimler olmakla birlikte bilimsel araştırmalar bu savı desteklememektedir. Düşük ya da erken doğum sonrasında bunların tekrarlamasını önleme açısından uzun Gebelik aralığının koruyucu bir etkisinin olduğunu kanıtlayan bilimsel yayın yoktur. Holanda’da yapılan bir çalışmada düşük yaşandıktan sonraki ilk 3 ay içinde Gebe kalınmasının Gebeliğin seyri açısından hiçbir olumsuz risk artışına neden olmadığı gösterilmiştir.

Bu nedenle düşükten sonra Gebe kalmayı planlayan çiftlere öneride bulunurken Gebeliği olumsuz etkileyebilecek ek risk faktörleri yoksa Gebe kalma süresini kısıtlayacak önerilerde bulunmaktan kaçınmak gerekir.

Hem anne hem de bebek sağlığı açısından doğumlar arasındaki süre önemli gibi görünmektedir. İdeal olan iki doğum arasında 2 yil civarinda bir süre bulunması gibi görünmektedir. Ancak bu kesin bir süre olmayıp annenin yaşı, genel sağlık durumu, eğitimi, ekonomk gücü, en son Gebeliğin durumu ve annenin emzirme süresi gibi kriterler dikkate alınmalı ve ona göre öneride bulunmak gereklidir. Ancak her şart altında bir doğum ile ikinci Gebelik arasında en az 18 ay geçmiş olması daha uygun gibi durmaktadır. İngilterede 1989-1996 yılları arasında gerçekleşen 173.205 doğumun kayıtlarını inceleyen bir araştırmadan elde edilen sonuca göre arasında hem anne hem de bebeğin sağılığı açısından iki doğum arsında en az 18-23 ay olmalıdır.

Emzirirken Gebe kalmak
Anne ile yeni doğan bebeği arasındaki en güçlü bağlar emzirme ile kurulur. Emzirmenin anne sağlığına, anne sütü almanın da bebek sağlığına olan yararları tartışmasızdır. Son dönemlerde üretilen mamalar anne sütüne yakın besleyici özelliklere sahip olsa da emzireme özellikle doğum sonrası ilk 6 ayda önemlidir. Bu eylem ideal şartlarda uygulandığında Gebelikten korunma konusunda da oldukça etkili bir doğum kontrol yöntemidir.

Sütün Gebelikten koruduğu halk arasında yaygı bir inanış olmakla birlikte daha önce de söz ettiğimiz gibi belirli kritlerler karşılanmadığı sürece bu koruyuculuk çok alt sevyiyelere inmekte ve maalesef kadın yeniden Gebe kalabilmektedir. Sonuçta emziren ve Gebe olan bir kadın bu kez her iki bebeği ile ilgiliendişeler duymaya başlar

Emzirirken Gebe kalmak sanıldığı kadar nadir görülen bir durum değildir. Bu Gebeliklerin çok önemli bir kısmı plansız Gebelikler olduğundan genelde sonlandırılmaktadır. Annelerin bu yeni Gebeliği sonlandırmak istemelerinin altında yatan ana sebep ise çok küçük ve kendilerinin bakımına muhtaç olan ve emzirmeyi istedikleri bir bebeklerinin olmasıdır.

Halk arasında yaygın olan ve bazı hekimlerce de desteklenen görüş emziren bir kadın Gebe kaldığında emzirmeye devam ettiğinde bunun düşük ya da erken doğuma neden olabileceği, hatta anne karnında gelişmekte olan bebeğin gelişiminin olumsuz etkilenebileceği, sütün kalitesinin bozulması nedeni ile emen bebeğin de beslenmesinin yetersiz olacağı bu nedenle emzirmeye son verilemesi gerektiğiydi.

Oysa son zamanlarda yapılan araştırmalar bu inanışın doğru olmadığını göstermektedir. Memeyi sütten dışarı atan hormon olan oksitosin aynı zamanda rahim kasılmalarını sağlayan hormondur. Ancak emzirmenin rahimde hafif kasılmaya neden olmak dışında düşüğü ya da erken doğumu tetiklediğine dair herhangi bir bilimsel veri mevcut değildir.

Gebelik sırasında emzirmenin anne karnındaki bebeğin gelişimini olumsuz etkileyeceği hatta “zehirleyeceği” yönünde bir inanış olmakla birlikte bu tamamen bir şehir efsanesidir ve gerçekle hiçbir ilişkisi yoktur. Sütün kalitesinde ve bağışıklık sistemini etkileyen içeriğinde bir miktar azalma saptanmış olsa da bu azalma emen bebeğin gereksinimlerini karşılamak için oldukça yeterli bulunmaktadır.

Gebelik sırasında emzirmenin en önemli olumsuzluğu anneye getireceği ek yorgunluk ve halsizliktir. Annenin çok daha fazla dinlenmeye ihtiyacı vardır. Bununla birlikte hem kendi, hem emzirdiği bebek hem de karnında gelişimine devam eden bebeğin beslenme gereksinimlerini karşılamak durumundadır. Bu nedenle beslenmesine çok dikkat etmeli tercihan bir beslenme uzmanının kontrolü altında Gebeliğine devam etmelidir. Günlük kalori gereksinimlerinin altına düşmemeli, öte yandan kontrolsüz bir şekilde de kilo almamaya özen göstermelidir.

Gebeliğin ikinci üçaylık dönemine girildiğinde süt miktarında azalma olması normaldir. Böyle bir durumda eğer ilk bebek hala daha ek gıdalara geçmemiş ise süt yetersiz geleceğinden bebeğin beslenmesinin bir çocuk hastalıkları uzmanı tarafından değerlendirilmesi ve ek gıdalara başlaması uygun olacaktır.

Bugün için kabul edilen genel bilimsel görüş, düşük tehdidi, erken doğum riski , plasenta previa gibi ek bir risk faktörü bulunmaması ve anne adayının emzirmeyi sürdürmeyi istemesi durumunda, uygun beslenmenin sağlanması koşulu ile emzirmeye Gebeliğin sonuna kadar izin verilebileceği şeklindedir. Doğum sonrasında her iki bebek de emzirilmeye devam edilebilir. Farklı yaşlardaki iki bebeğin emzirilmesi işlemine “Tandem Nursing” adı verilmektedir ve bunun beslenme gereksinimindeki artış dışında hiçbir sakınca yoktur.

 

Gebelik ve Beslenme

Gebe olan ya da olduğunu yeni öğrenen kadınların en çok ilgisini çeken konu bu süreçteki beslenme şekillerinin nasıl olması gerektiğidir. Çoğu kadın bebeğinin gelişimi için doğru ve yeterli beslenemediğini düşünür. Hele Gebeliklerinin ilk dönemlerinde kilo alamayan hatta kaybeden kadınları büyük bir panik kaplar. Oysa bu panik çoğu zaman gereksizdir. Doğru beslenmek demek hergün şu miktarda falan besinden yemek değildir. Zaman zaman hastaların eline çeşitli diet reçeteleri verilmekte ve eğer bunları yemezsen bebeğin iyi gelişme diyerek kadınlar korkutulmaktadır. Bu tür yaklaşımların hiçbir bilimsel geçerliliği yoktur. Kadınları korkutarak sevmedikleri ya da tolere edemedikleri besin maddeleri tüketmeye zorlamak kabul edilebilirbir yaklaşım değildir. Bu tür dietler ancak konunun uzmanı diyetisyenler tarafından hastanın durumu göz önüne alınarak, doktorunun önerileri doğrultusunda ve kişiye özel olarak hazırlanabilir. Bu tür diyetlerde kişinin tolere edemediği maddeler için alternatifler içerir. Gebeliğiniz süresince en önemli konu kontrollerinizi ihmal etmemeniz ve yeteri kadar sıvı almanızdır.
Bu bölümde yer alan bilgiler çeşitli maddelerin besin değerlerini ve besin maddelerinin vücuttaki fonksiyonlarını anlamanıza yardımcı olmak ve Gebeliiniz süresince beslenme alışkanlıklarınızı ve tarzınızı kendinizin belirlemesine yol göstermek amacıyla hazırlanmıştır.

 

  • Gebelikte beslenme

Beslenmenin Gebeliğin seyrinde ve sonucunda çok büyük etkileri vardır. Gebe olsun ya da olmasın kişinin sağlıklı bir yaşam sürdürebilmesinin temelinde doğru ve yeterli beslenme yatar. Gebe kadınlarda beslenme ayrı bir öneme sahiptir. Gelişmekte olan bebeğinizin gereksinimlerini karşılamak ve onun sizin dışınızdaki yaşama yeterli olarak hazırlanmasını sağlamanın dışında rahat ve sorunsuz bir Gebelik ve lohusalık dönemi geçirmek için de doğru beslenmeniz gerekir.

Ciddi beslenme bozukluğu olan kadınlardan doğan bebeklerin sonraki yaşamlarında problemler yaşadığı bilinmektedir. Gebelik süreci temel besin kaynakları olan karbonhidrat, protein, yağlar ile vitamin ve mineral gereksinimlerinin arttığı bir dönemdir. Buna bağlı olarak gereksinim duyduğunuz kalori miktarında da bir miktar artış söz konusudur. Ancak bu artış hiçbir zaman aşırı yemenizi gerektirecek kadar değildir. Gebe olan ile olmayan kadınlar arasındaki kalori gereksinimi farkı sadece 300 kaloridir ve bu her öğünde 1-2 kaşık fazla yenilerek karşılanabilecek bir farktır.

Önemli olan fazla miktarda yemek ve kilo almak değil, gerekli olan maddeleri dengeli ve yeterli miktarda almaktır.

Zaman zaman Gebe kadınların ellerine diet örnekleri verildiğine ve örneğin hergün 3 tane köfte, 2 tane yumurta, 5 bardak süt gibi önerilerde bulunulduğuna tanık oluyoruz. Bu uygulamaların hiçbir bilimsel geçerliliği olmadığı gibi sadece göz boyamaya yöneliktir. Ancak bir beslenme uzmanı tarafından ayarlanmış doğru ve dengeli dietler her durumda gerekli olmamakla birlikte zaman zaman özel şartlarda yararlı olabilir.

Tekrar belirtmek gerekirse Gebelikte eskilerin deyimi ile iki canlı olduğun için fazla yemelisin sözü doğru değildir. Önemli olan dengeli ve düzenli beslenmektir.

Gebeliğin erken dönemlerinde bulantı ve kusma sorunu yaşayan ve bu nedenle yeterli şekilde beslenemeyen ve hatta kilo kaybeden anne adaylarına sıklıkla rastlamaktayız. Daha önceden ciddi bir beslenme bozukluğu ve Gebeliğin erken dönemlerinde aşırı kilo kaybı yoksa bu durum gelişmekte olan bebek tarafından kolaylıkla tolere edilebilir. Ancak bulantı ve kusmalara bağlı ciddi beslenme bozukluğu yaşayan ve nerdeyse hiçbirşey yiyip içemeyen anne adaylarının hastaneye yatırılarak damar yolu ile beslenmesi gerekli olabilir ancak bu son derece nadir karşılaşılan bir durumdur.

Öğün sayısı
Gebelikte beslenme söz konusu olduğunda ilk planda önerilen günlük öğün sayısında değişikliğe gidilmesidir. Gebe olmayan kişilerde önerilen günde 3 öğünün bu dönemde 5’e çıkarılması yararlıdır. Bu hem erken dönemdeki bulantı ve kusmalar ile baş etmeye yardımcı olur hem de son dönemlerde yaşanan yanma ve şişkinliği azaltır. Üç temel ve iki hatta gerekirse üç ara öğün Gebelikteki uygun öğün şeklidir.

Fast food
Fast food olarak tabir edilen diet şekli genel olarak besin değeri fazla olmayan ancak kalorisi yüksek bir tarzıdır. Yüksek oranda yağ ve katkı maddesi içerdiğinden Gebelikte önerilmez.

Beslenme söz konusu olduğunda gerekli miktar ve kullanılabilecek miktar deyimleri önemlidir. Gerekli miktar normal fonksiyonu sürdürebilmek için alınması gereken en düşük miktarı belirtir. Kullanılabilecek miktar ise ortalama gereksinimin kişilere ve toplumlara uyarlanmış standardize edilmiş miktarlardır.

Enerji ve Kilo Artışı
Gebelikte kalori 3 nedenden dolayı gereklidir. Bunlar Gebeliğe bağlı yeni dokuların yapımı, bu dokuların idame ettirilmesi ve Gebe vücudun hareketi için gerekli olan enerjinin sağlanmasıdır.Gebe bir kadın Gebe olmayana göre günde yaklaşık fazladan 300 kaloriye ihtiyaç duyar. Bu da yaklaşık %15’lik bir artış yani 2300 kalori/gün’dür. Günlük kalori gereksinimindeki artış sadece %15 iken bazı maddelerin gereksinimindeki artış 2 katına kadar çıkabilir. Bu durum fazla beslenmenin değil dengeli beslenmenin önemini açıkça ortaya koymaktadır.

Gebelikteki kalori tüketimi ilk 3 ayda en az düzeydeyken bu dönemden sonra hızlı bir artış gösterir. İkinci 3 ayda bu kaloriler başlıca plasenta ve embryo gelişimini karşılarken son 3 ayda ise temel olarak bebeğin büyümesine harcanır. Normal sağlıklı bir kadında tüm Gebelik boyunca önerilen kilo artışı 11-13 kg’dır. Bu 11 kilonun 6 kilosu anneye, 5 kilosu ise bebeğe ve ona ait oluşumlara (plasenta, amniyon sıvısı) aittir.

Karbonhidratlar
Vücudun kalori gereksinimi 3 temel enerji kaynağı olan proteinler, yağlar ve karbonhidratlardan sağlanır. Eğer karbonhidratlar yetersiz alınırsa vücudunuz enerji sağlamak için proteinleri ve yağları yakmaya başlar. Böyle bir durumda 2 sonuç ortaya çıkabilir. Birincisi bebeğinizin beyin ve sinir sitemi gelişimini sağlayacak yeterli protein olmaz, ikincisi ise ketonlar ortaya çıkar. Ketonlar yağ metabolizmasının ürünü olan asitlerdir ve bebeğin asit baz dengesini bozarak beyin gelişimini olumsuz yönde etkileyebilirler. Bu nedenle Gebelikte karbonhidrattan fakir diyet önerilmez.

Pirinç, un, bulgur biri kompleks karbonhidrat kaynakları anne için enerji kaynağı olmanın yanısıra B grup vitaminleri ve çinko, selenyum, krom, magnezyum gibi eser elementleri bol miktarda ihtiva ederler.

Karbonhidratlar fazla miktarda tüketildiğinde ise bebek açısından ekstra bir yarar sağlamadıkları gibi sadece anne adayının aşırı kilo almasına neden olurlar.

Protein
Proteinler hücrelerin temel yapı taşlarıdırlar ve amino asit denilen yapılardan oluşurlar. Doğada toplam 20 çeşit amino asit vardır. Amino asitlerin bir kısmı vücutta diğer maddelerden üretilebilirken esansiyel amino asit adı verilen 8 tanesi vücutta üretilemez ve mutlaka besinler yolu ile dışarıdan alınmaları gerekir. Hayvansal proteinler bu 8 amino asidin tümünü de içerdiğinden komplet proteinler olarak adlandırılırlar ve beslenmede son derece önemlidirler.

Proteinleri saç telinden tırnağa kadar vücutta bulunan tüm hücrelerin yapı taşı oldukları gibi beyin ve sinir sisteminin gelişimi içinde yaşamsal öneme sahiptirler. Bu nedenle Gebe kadınarın günde 60-80 gram protein almaları önemlidir.

Proteinin ana kaynağı hayvansal gıdalardır. Et, kümes hayvanları ve balık komplet proteinler içerirler. Bunun yanısıra süt ve süt ürünleri de hayvansa protein gereksiniminin karşılanması açısından yeterli olabilir.

Süt ve süt ürünleri
Gebe bir kadın güçlü kemikler ve dişler için bebeğe gerekli olan kalsiyum ve diğer elementleri sağlamak maksadıyla en az 1-2 bardak süt içmelidir. D vitamini takviyeli sütler varsa bu çok daha iyi olur.Gaz ve hazımsızlık nedeni ile (laktoz intoleransı) süt içilemeyen durumlarda bunun yerine peynir ya da yoğurt yenebilir. Kalsiyum alımının yetersiz olmasi durumunda dışarıdan verilecek ilaçlar ile destek sağlanabilir.

Et, balık, kümes hayvanları, yumurta, kurubaklagiller
Bu gıdalar vitamin ve mineral yanında protein de sağlarlar. Gebe kadında ve bebeğinde doku gelişimi ve yeni doku oluşumu için protein şarttır. Bu tür gıdalardan günde 3 öğün alınmalıdır.Baklagiller öğünün protein değerini arttırmak için peynir, süt ya da etle birlikte alınabilir.

Yağlar ve tatlılar
Bu grup gıdalar margarin, tereyağ, şekerlemeler, tatlılar, hafif ,içkiler snack tabir edilen gıdalar, salata sosları, bitkisel yağlar gibi besinleri içerir. Bu türden gıdalar öğünlerde tek başına alınmamalı sadece kalori açığını gidermek için yenmelidir.

Vitamin ve mineral desteği, demir ve folik asit
Gebe kadınlara pekçok vitamin ve minerali içeren ilaçları vermek rutin ancak gerekliliği hala daha tartışılan bir uygulamadır. Dengeli ve doğru beslenen Gebe bir kadında dışarıdan vitamin desteği şart değildir. En iyisi vitamin ve mineralleri doğal gıdalar ile almaktır. Düzgün beslenildiği taktirde medikal desteğe gerek olmaz. Ancak demir ve folik asit bu durumun istisnasıdır.

Folik asit bebeğin beyin ve sinir sistemi gelişimi için kilit öneme sahip olduğundan Gebe kalmadan önce alınmaya başlanması gerekir. Gebelikteki artmış demir gereksinimi doğal yollardan karşılanamaz. Bu nedenle özellikle Gebeliğin 2. yarısından sonra dışarıdan verilen demir ilaçları ile destek yapılır. Türk toplumunda demir eksikliği anemisi çok sık görüldüğünden Gebeliğin başında yapılan kan sayımında anemi saptanması durumunda Gebeliğin en başından itibaren desteğe başlanabilir. Gebelikte demir kullanımının bir başka önemi de kansızlık olmasa dahi hem anne adayının hem de bebeğin demir depolarını yeterli şekilde doldurmak için gerekli olmasıdır.

Su
Su Gebelikte alınmasına özel önem gösterilmesi gereken belki de en önemli besin maddesidir.

Tuz
Geçmişte Gebelikde tuz tüketiminin kısıtlanmasının gerektiği düşünülmekteydi. Günümüzde ise bunun gerekli olmadığı normal miktarda gıdalar ile alınan tuzun yeterli olduğu ve kısıtlamaya gidilmemesi gerektiği kabul edilmektedir.Gebe bir kadın günde 2 gram tuz almalıdır. Yetersiz ya da aşırı tuz alımı anne adayının sıvı elektrolit dengesini olumsuz şekilde etkiler

Vejeteryan diet
Sakıncalı olmakla birlikte belirli kurallara uyulmak kaydıyla Gebelik sırasında vejeteryan diete devam edilebilir.

 

Gebelikte beslenme ipuçları

Gebelik günlük yaşantınızda pek çok değişiklik yapmanızı gerektirir. Bu değişikliklerden en belirgin ve en önemli olanı beslenme alışkanlıklarınızdaki değişikliklerdir. Gebelik öncesi sağlıklı bir beslenme alışkanlığınız olsa dahi yediklerinize biraz daha dikkat etmeniz gerekebilir. Bu yazıda Gebelikte beslenmeye ilişkin minik ipuçları bulabilirsiniz. 

  • Çeşitlilik son derece önemlidir. Bu hem yemekleri monoton biçimde algılamanızı engeller hem de yeterli miktarda vitamin ve besin ögeleri almanıza destek olur. Önerilen gruplarda hergün farklı şeyler tüketmeye gayret gösterin
  • Suyu asla ihmal etmeyin. Hidrate olmak yani yeteri kadar suya sahip olmak Gebelikte pek çok yarar sağlar. Bunlardan en önemlileri erken doğum riskini azaltmasıdır. Aynı zamanda cilt güzelliği ve elastikiyeti için su son derece önemlidir. Yeteri kadar su içmek Gebeliğe bağlı kabızlık ya da ödem gibi rahatsızlık verici sorunları da azaltır. Meyve suları da yararlıdır ancak asla suyun yerini tutmaz. Gebelikte ana sıvı kaynağğınız her zaman su olmalıdır. Soda, kahve gibi içecekler günlük sıvı alım miktarınıza dahil edilmemelidir. Günde en az 8 bardak su içmelisiniz.
  • Yiyecekleri taze olarak tüketmeye özen gösterin. Konserveden ve işlenmiş ürünlerden uzak durmaya çalışın.
  • Protein gelişmekte olan bebeğiniizn her hücresinde yer alan en önemli yapı taşıdır. Bazı çalışmalar günde en az 75 miligram protein alımının preeklempsi ve diğer tehlikeli komplikasyonlara karşı koruyucu olduğunu göstermektedir.
  • Eğer bulantı ya da mide yanması yakınmanız varsa az ama sık öğünler alın. Bu tür bir alışkanlık kan şeker düzeyinizin belirli aralıkta tutulmasına da yardımcı olur.
  • Gebelikte önerilen miktarda kilo alımı esastır. Doktorunuza danışmadan asla ve asla perhiz yapmayın. Herhangi bir besin maddesinin alımını kısıtlamayın. Buna tuz da dahildir. Gebelikte yeterli ve uygun beslenme sağlıklı bir bebeğin önemli adımlarından biridir.
  • Vitamin hapları almanız bazı besinleri yemeyebileceğiniz anlamına gelmez. Haplar sadece yeterli ve önerilen miktarda vitamin aldığınızdan emin olmak için verilir.
  • Aburcuburdan uzak durmaya çalışın. Bunu başarmak kolay değildir. Aburcubur yemeden durmak günümüz şartlarında pek olası değil. Ancak miktarlara dikkat edebilirsiniz. Gebelik istediğiniz kadar kilo alabilmeniz için bir fırsat değildir. Özellikle tatlı tüketiminize dikkat edin. Haftada 1-2 defa yenilen tatlının bir zararı yoktur.
  • Anemi, çoğul Gebelik, erken yaşta Gebelik, şeker hastalığı gibi sorunlarınız varsa bu sorunlar Gebelik süresince beslenmenizle ilgili özel durumlar doğurabilir. Doktorunuza kendi durumunuzla ilgili özel bir beslenme programı uygulamanız gerekip gerekmediğini mutlaka sorun.

 

Gebe kalmak isteyenler için beslenme önerileri

Eğer artık çocuk sahibi olmayı düşünüyorsanız kendinizi hem zihinsel hem de fiziksel olarak buna hazırlamanız yararlı olacaktır. Bu fiziksel hazırlanma sadece bebeği 9 ay boyunca sağlıkla taşımaya yönelik olmamalı tam tersine ilk aşamada sağlıklı bir şekilde Gebe kalmayı hedeflemelidir.Gebe kalmadan 4-6 ay öncesinden hazırlıklara başlamak ve sağlık durumunuzu kontrol altına almak ideal yaklaşım olacaktır. Gebeliğe ideal bir şekilde hazırlanmanın pekçok aşaması ve bileşeni vardır. Bu bileşenlerden en önemlisi beslenme şekli ve alışkanlıklarıdır. Bazı besinler Gebe kalma potansiyeli üzerinde olumsuz etkiye sahipken bazı besinler ise tabir yerindeyse fertiliteyi coşturur.Aşırı zayıf ya da şişman olmanın fertilite üzerinde direk etkili olduğunu aklınızdan çıkarmayın.  Yumurtalıklarınız ve yağ hücreleriniz öströjen adı verilen kadınlık hormonunun üretiminden sorumludur. Bu hormon pekçok işlevinin yanısıra Gebe kalmak için kilit nokta olan yumurtlamadan da sorumludur. Aşırı zayıf olanlarda öströjen az, şişmanlarda ise fazladır ve her iki durum da yumurtlamayı olumsuz etikleyerek Gebe kalma şansını azaltır. Bu nedenle Gebe kalmaya çalışırken ideal vücut ağırlığınıza yakın olmak önemlidir. Vücut kitle indeksiniz 19-24 aralığında ise endişe etmenize gerek yoktur.

Yüksek oranda trans yağ, hayvansal protein ve karbonhidrat tüketen kadınlarda ovülasyon bozukluklarına daha sık rastlanıldığı yönünde bilimsel bulgular mevcuttur. Bu nedenle Gebe kalmaya çalışan kadınların beslenme şekillerini gözden geçirmeleri ve eğer gerekirse yeniden düzenlemeleri önemli olabilir. Kuru baklagiller ve kuru yemişler önemli bitkisel protein kaynaklarıdır.

Düşük yağlı süt ürünleri
2007 yılında Harvard Üniversitesinde 18.000 kadın üzerinde yapılan bir araştırmada az yağlı süt ve süt ürünlerinin kadınlarda Gebe kalma potansiyelini azaltabileceği gösterilmiştir.

Yağsız ürün elde edebilmek için süt veya süt ürünü çok yüksek hızlarda santrifuj edilerek su ve yağ kısımları birbirinden ayrıştırılır. Su oranı fazla olan kısımlarda erkeklik hormonları fazla miktarda bulunurken kadınlık hormonları yağlı kısımda kalır. Normal bir sütte hormonlar dengeli bir şekilde dağılmışken, yağsız sütte erkeklik hormonları daha fazla oranda bulunacağından bu durumun Gebe kalma potansiyelini olumsuz etkileyebileceği ileri sürülmektedir.

Demir açısından zengin yiyecekler
Üreme çağındaki kadınların yaklaşık %15’inin vücutlarındaki demir miktarının olması gerekenden az olduğu bilinmektedir. Bu durum hem Gebe kalmayı güçleştirir, hem de Gebelik durumunda düşük riskini arttırır. Mercimek gibi demir açısından zengin besinler tüketmek fertilite üzerinde olumlu etki yaratabilir. Ancak eğer demir eksikliği çok fazla işe ilaçlar destek tedavisi gereklidir ve buna doktorunuz karar verecektir.

Turunçgiller
Anti inflamatuar yani iltihap kurutucu etkileri nedeni ile bütün antioksidanlar fertilite üzerinde olumlu etkiye sahiptir. Bu etkiye ek olarak turunçgiller ya da narenciye içerdiği yüksek miktarda C vitamini nedeni ile ayrı bir öneme sahiptir. Bu meyvelerdeki C vitamininin üreme potansiyelini arttırdığı yönünde kanıtlar vardır. Ayrıca içerdikleri bio-flavanoidler rahimin kanlanmasını arttırarak döllenen yumurtanın rahim içinde tutunması olasılığını yükseltebilirler.

2011 yılında Boston`da yapılan bir çalışmada hafada 3 ya da 4 porsiyon narenciye tüketmenin miyom görülme riskini azaltabileceği gösterilmiştir. Bazı miyomların Gebe kalma şansını azalttığı ya da Gebelik oluşsa bile düşük riskini arttırdığı düşünüldüğünde narenciye tüketiminin fertilite üzerinde olumlu etkisi olduğu ileri sürülebilir.

Balık
Gebeler ve Gebe kalmaya çalışanlar yüksek miktarda civa içeren kılıç balığı, iri uskumru ve hatta köpek balığı gibi büyük balıkların etini tüketmekten uzak durmalıdırlar. Ancak özellikle somon gibi yağlı balıklar içerdikleri yüksek D vitamini ve Omega 3 nedeni ile bol bol tüketilmelidir.
2012 yılında Avusrturya`da yapılan bir çalışmada D vitamininin kadınlarda progesteron ve ostrojen üretimini arttırdığı ortaya konmuştur. Bu iki hormon kadınlarda Gebelik şansını arttıran hormonlardır.

D vitamini erkeklerde sperm kalitesini arttıran faktörlerden biri olduğundan baba adayının da bol bol yağlı balık tüketmesi uygun olacaktır.

Alkol
Ara sıra içilen bir iki kadeh şarap ya da biranın Gebe kalma şansınız üzerinde pek etkisi olmayacağı aşikar ancak 2011 yılında Harvard üniversitesinde yapılan bir çalışmada tüp bebek tedavisi uygulanan çiftler araştırılmış ve haftada 4 kadehten fazla alkol tüketen kadınlarda Gebelik oranlarının daha az olduğu gösterilmiştir. İsviçre`de yapılan başka bir çalışmada ise günde iki kadeh ya da daha fazla alkollü içki tüketen kadınların fetilite potansiyelinin neredeyse %60 azaldığı bulunmuştur.  Amerikan Üreme Tıbbi  Cemiyeti eğer Gebe kalmaya çalışıyorsanız günde iki kadehten fazla alkollü içecek tüketmemenizi önermektedir.

Yüksek glisemik indeksli gıdalar
Beyaz şeker, un, beyaz ekmek, makarna ve pirinç gibi rafine karbonhidratlar direkt olarak üreme potansiyelinizi etkilemez ancak bunlar kan şekerinizi çok hızlıca yükseltirler ve obezite ile insülin direnci riskini arttırarak infertilite yani Gebe kalamama riskine neden olurlar. Bu nedenle tüketilen tahılların tam tahıl olması çok önemlidir. Kadınarda en fazla karşılaşılan kısırlık nedeni olan polikistik over sendromlu kadınlarda yüksek glisemik indeks çok daha önemlidir bu nedenle bu hastalığa sahip olan kadınlar eğer Gebe kalmada güçlük çekiyorlarsa mutlaka beslenme alışkanlıklarını gözden geçirmelidirler.

Yeşil çay
Yeşil çayın folik asit ile etkileşime girerek kandaki düzeylerini düşürdüğü ileri sürülmektedir Bu yüzden Gebe kalmayı planlayanların yeşil çay içmemeleri daha uygun olur.

Kahve
Kahve erkekte sperm hareketliliğini arttırmakla birlikte fazla tüketildiğinde kadınlarda Gebe kalma şansını azaltabilir. Çalışmalar günde 5 fincandan fazla kahve tüketen ya da kafeinli meşrubatları çok içen kadınlarda ferilitenin azalabileceğini göstermektedir. Günde 1-2 fincan kahvenin hiçbir sakıncası yoktur ama Gebe kalmaya çalışırken günlük kafein tüketimini 200-250 mg altında tutmak daha uygundur. Amerikan Gebelik Cemiyeti kahve demir ve kalsiyum emilimini azalttığı için Gebe kalmaya çalışan kadınların dikkatli bir şekilde tüketmesini önermektedir.

Yediğiniz içtiğiniz pekçok maddenin Gebe kalma potansiyelinizi etkileyip etkilemediği hatta nasıl etiklediği net olarak bilinmemektedir. Beslenme şekli korkunç olduğu halde kolaylıka Gebe kalan yüzbinlerce kadına karşılık yediğine içtiğine gramına kadar dikkat ettiği halde infertilite sorunu yaşayıp tüp bebek ile bile Gebe kalamayan pekçok kadın vardır. Beslenme şekli ve bu yazıda anlatılanlar kesin bulgular olmayıp sadece bilimsel olarak yararlı olabileceği gösterilmiş “öneriler“dir.

 

Gebe kalma şansınızı arttıracak 11 küçük hatırlatma

Pek çok insan için uygun eşi bulup uygun zamanda cinsel ilişkide bulunmak Gebe kalmak için yeterli. Ancak bazı kadınlar için bu o kadar da kolay olmuyor.

İşte size bebek sahibi olma şansınızı arttırabilecek, zaten büyük olasılıkla bildiğiniz ama zaman zaman hatırlatmakta fayda olan 11  öneri

1) Düzgün beslenin
Düzgün ve dengeli bir beslenme şekline sahip olmak, sağlıklı ve uzun bir ömür sürmek için genlerimiz dışında, kendi elimizde olan en önemli faktörlerden birisi. İş Gebe kalmaya gelince beslenme daha da önem kazanıyor. Düzgün ve yeterli beslenemeyen kadınlarda Gebe kalmak için gereken sürenin daha uzun olduğu biliniyor.

Gebe kalmayı planlıyorsanız yediklerinize içtiklerinize daha çok dikkat etmeniz gerekiyor. Protein, demir, çinko ve vitaminler açısından zengin bir beslenme tarzı edinmenizde yarar var.

Diyetle alınması gereken bazı besin maddelerinin eksikliği adet döngüsünde bozulmalara, düzensiz yumurtlamaya ve dolayısıyla Gebe kalmada gecikmeye neden olabilir. Bazı besin maddelerinin eksikliği ise erken düşük riskinde artışla ilgili olarak suçlanmaktadır.

Bebek sahibi olmaya karar verdiğinizde et, balık, yumurta ve bakliyat gibi proteinden zengin gıdaları yeteri kadar tükettiğinizden emin olun.

2) İçtiklerinizde dikkat edin
Son dönemlerde yapılan pek çok araştırma artmış alkol tüketiminin Gebe kalma potansiyeli üzerinde olumsuz etkileri olabileceğini göstermektedir. Alkolün Gebe kaldıktan sonra anne karnında büyüyen bebek üzerinde olumsuz etkilerinin olabileceğini zaten yıllardır biliyoruz.

Alkol kadınlık hormonu olan östrojen düzeyleri üzerinde değişme neden olabilir ve bu değişimler hem yumurtlama hem de döllenen yumurtanın rahim içinde tutunması yani implantasyon üzerinde negatif etkiye sahip olabilir.

Haftada 1-2 defa birkaç kadeh şarap içmenin Gebe kalma potansiyeli üzerinde herhangi bir etkisinin olması beklenmez ancak daha yüksek miktarlarda tüketilen alkol Gebe kalmayı geciktirebilir.

Bebek sahibi olmaya karar verdiğinizde günlük kafein alımınıza da dikkat etmeniz gerekir. Bu konuda çelişkili sonuçlar olsada genel olarak Gebe kalmaya çalışan kadınların kadınlık hormonu düzeylerini etkileyebileceği ve Gebe kalmayı geciktirebileceği kuşkusuyla günlük 200 mg dan daha fazla kafein tüketmeleri önerilmez. Bu da yaklaşık bir ya da iki orta boy filtre kahveye ya da Türk kahvesine eşittir.

3) Kilonuza dikkat edin
Sağlığınıza verebileceği diğer zararların yanısıra fazla kilo ve vücut yağı yumurtlamayı olumsuz etkileyebilecek bazı hormonların aşırı salgılanmasına neden olabilir.

Eğer kilo fazlanız varsa adetleriniz düzensizleşebilir ve yumurtlama düzeni bozulacağından Gebe kalmada zorluk yaşayabilirsiniz.

Öte yandan normalden daha zayıfsanız yani vücudunuzda yeteri kadar yağ yoksa yine yumurtlamayı kontrol eden hormonlarda bozulmalar olabilir. Gebe kalmada zorluk yaşayabileceğiniz gibi döllenme olsa ve Gebelik oluşsa bile bu Gebeliği devam ettirmede sıkıntı yaşayabilirsiniz.

Bu nedenle Gebe kalmaya karar verdiğinizde doktorunuzla görüşerek uygun kiloda olup olmadığınız hakkında fikir alabilirsiniz.

4) Tarım ilaçlarından uzak durun
Günümüz şartlarında bu ne kadar mümkün emin olmak çok zor ancak mümkün olduğunca kimyasallardan uzak durmakta yarar var. Özellikle Gebe kalmaya çalışan çiftler için bu çok daha önemli.

Kullanılan tarım ilaçları erkeklerde sperm kalitesini bozarak, kadınlarda ise adet düzensizlikleri ve yumurtlama problemlerine neden olarak Gebe kalmada zorluğa yol açabilir.

Üreme sağlığı ile ilgili dergilerin en önemlilerinden biri olan Human Reproduction’da 2015 yılında yayınlanan bir çalışma, tarımsal ilaçlar ve böcek ilaçları ile temas etmiş meyve ve sebze tüketiminin erkeklerdeki sperm sayısını nasıl etkilediğini açıkça ortaya koydu.

Kirli meyve ve sebze tüketen erkeklerde sperm sayısında belirgin azalma göze çarpmakdaydı.

Bu nedenle bebek sahibi olmaya karar verildiğinde eğer mümkünse organik meyve ve sebze tüketmek akıllıca bir davranış olabilir.

5) Çalışma şartlarınızı gözden geçirin
Amerikan hastalık kontrol merkezi verilerine göre radyasyon, jet yakıtı, nitröz oksit ve pek çok endüstriyel kimyasallar adet düzenini ve Gebe kalma potansiyelini olumsuz şekilde etkilemektedir.

Eğer tehlikeli kimyasalla temas etmenizi gerektirecek bir işiniz varsa bu konuyu yeniden gözden geçirmenizde büyük yarar var.

Yaklaşık 120.000 kadın üzerinde yapılan bir çalışmada vardiya sistemi ile çalışan kadınlarda sadece gündüz ya da sadece gece çalışan kadınlar ile karşılaştırıldığında Gebe kalma ile ilgili problemlerin %80 daha fazla görüldüğü ortaya konmuştur.

Gebe kalma potansiyelinizi en yüksek düzeye çıkartabilmek için yöneticinizle konuşup vardiya sisteminden çıkmak uygun bir yaklaşım olacaktır.

6) Sigarayı bırakın
Başka bir şey söylemeye gerek var mı bilmiyorum. Bebek sahibi olmaya karar vermek sigarayı bırakmak için oldukça güçlü bir nedendir.

Sigara içindeki kimyasal zehirler sadece kadının yumurtasına zarar vermek, üreme potansiyelini azaltmak ve bebeğin rahim içerisinde tutunmasını engellemek ile kalmaz yumurtalıkların erken yaşlanmasına da neden olur.

Bir başka deyişle sigara içen 35 yaşındaki bir kadının yumurtalıkları 42-43 yaşındaki bir kadının yumurtalıkları gibi olur ve bu nedenle üreme potansiyeli daha düşüktür.

Sigara içmek üreme potansiyelinde kalıcı hasara neden olur. Ne kadar erken bırakılırsa hasar o kadar az olur ve bazı yumurtalık fonksiyonları geri dönebilir.

7) Adet düzeninizi anlayın
Normal bir adet döngüsü yani bir adet kanamasının başlangıcından diğer adet kanamasının başlangıcına kadar olan süre 21 ila 35 gün arasındadır.

Eğer adetleriniz bundan daha seyrek oluyor ise yumurtlamanızda problem olma ihtimali yüksektir. Mutlaka zaman kaybetmeden doktorunuzla görüşmeniz gerekir.

Bebek sahibi olmaya karar verdiğinizde doktorunuzla görüşerek fertil pencere adı verilen Gebe kalma potansiyelinizin en yüksek olduğu dönem ile ilgili bilgi almanızda yarar var. Bu sayede fertil pencereye uyan dönemde eşinizle birlikte olarak Gebe kalma şansınızı arttırabilirsiniz.

Yapılan çalışmalarda yumurtlama zamanının kadından kadına çok büyük değişiklik gösterdiği ve altıncı gün gibi çok erken bir dönemde ya da 21. gün gibi çok geç bir dönemde gerçekleşebileceği ortaya konmuştur.

8) Cinsel ilişki sıklığını ayarlayın
Bazı çalışmalar haftada en az bir kez düzenli cinsel ilişki yaşayan kadınlarda adet döngülerinin daha düzenli olduğunu düşündürmektedir. Amerikan Üreme Tıbbı Cemiyetini rehberine göre fertil pencere sırasında her gün ya da en azından gün aşırı cinsel ilişki varlığında en yüksek Gebelik şansına ulaşılmaktadır.

9) İlişki sırasında da kimyasallardan uzak durun
Yapılan bazı çalışmalar ilişkiyi kolaylaştırmak için kullanılan kayganlaştırırcıların Gebelik şansını azalttığını ortaya koymuştur. Eğer mutlaka kayganlaştırıcı kullanılması gerekiyor ise spermlere zarar vermeyenlerin tercih edilmesi gerektiği akılda tutulmalıdır.

10) Vajinal duş yapmayın
Gebe kalmaya çalışsanız da çalışmasınız da asla vajinal duş yapmayın. Vajina içerisine su tutulması organ içersindeki bakteri dengesini bozarak enfeksiyonlara zemin hazırlar.

Vajinal enfeksiyonlar Gebe kalmayı geciktirebilirceği gibi düşük ve erken doğumlara da neden olabilir.

11) Stres düzeyinizi azaltın
Bebek sahibi olmaya çalışan 401 çift üzerinde yapılan bir araştırma, önemli bir stres belirteci olan alfa-amilaz düzeyi yüksek olan kadınlarda Gebe kalma olasılığının %29 daha düşük olduğunu ortaya koymuştur.

Yüksek stres düzeyi vücuttaki hormon dengesini bozarak pek çok olumsuz etkinin yanı sıra Gebe kalma potansiyelini de negatif yönde etkiler.

Eğer yüksek stres altında olduğunuzu düşünüyorsanız meditasyon ve yoga gibi rahatlama tekniklerine başvurmanızda büyük yarar var.

 

Gebelikte kaç kilo almalı

Uygun bir beslenme tarzı ve yeterli kilo alımı annenin sağlığı ve bebeğinin ideal gelişimi açısından son derece önemlidir. Eğer Gebeliğinizde yeteri kadar kilo almazsanız bebeğiniz küçük doğabilir. Ancak bu bir kural değildir ve istisnaları vardır. Hem kişisel deneyimlerimiz hem de bilimsel veriler annenin kilo artışı ile bebeğin doğum kilosu arasında her zaman doğru bir ilişki olmadığını göstermektedir. Gebeliği süresince 30 kilo aldığı halde küçük bebek dünyaya getiren anenler olduğu gibi bunun tam tersi olarak da 1-2 kilo artışla Gebelik süresini tamamlayan annelerin 3500 hatta 4000 gram civarında bebekler dünyaya getirdiklerine de şahit oluyoruz. Ancak bu durumlar nadiren karşımıza çıkıyor. Genelde bebeğin doğum kilosu ile annenin Gebelik süresince aldığı kilolar arasında yakın ilişki mevcut. Ancak bu ilişkide açığa kavuşmamış bazı nokatlar var. Örneğin küçük bebek doğuran annelerde bebeğin küçük olmasından dolayı mı annenin az kilo aldığı yoksa anne az kilo aldığı için mi bebeğin küçük olduğu konusunda bilimsel veriler yeterli değil. Tabii aynı belirsizlik tersi durumlar için de geçerli.

Gebe kalan kadınların ilk doktor ziyaterlerinde en sık sorulan soruların başında kaç kilo almam gerekiyor sorusu gelmekte? Bu sorunun cevabı bir kaç faktöre bağlı olarak değişmekte. Gebelikteki ideal kilo artışı Gebelik öncesi kilonuzla ve yaşınızla direk ilişkili. Kilolu kadınların Gebelik süresince daha az, zayıf kadınların ise daha fazla alması uygundur. Gebelik öncesi kilosu ne olursa olsun hiçbir Gebe kadın bu süreç boyunca kilo vermeye kalkışmamalıdır. Bu durum kanınınzda bebeğiniz için son derece zararlı olan ketoasitlerin birikimine yol açabilir

Örneğin Gebe kaldığınızda vücut ağırlığınız normal aralıktaysa (vücut kitle indeksi (VKI) 20-25 arasında) bu durumda Gebeliğinizin sonunda 11.5-16 kilo arasında almış olmanız idealdir. Gebeliğinizin ilk 12-13 haftasında kilo artışınız çok yavaş olabilir. Hatta bulantı ve kusmalarınız varsa bir kaç kilo kaybetmeniz de normal kabul edilebilir. İkinci trimesterin başlangıcı ile birlikte kilo artışı da hızlanır ve haftada 300-500 gram arasında kilo almanız beklenir (grafiğe bakınız). Boyu kısa olan kadınların kendilerine hedef olarak grafikteki alt sınırı seçmelerini öneririm.

 

Düşük kilolu kadınlar

Eğer Gebelik öncesi vücut kitle indeksiniz 20’nin altındaysa yani zayıf kabul edilen gruptaysanız Gebeliğinizde normal kilolu olanlara göre daha fazla kilo almanız önerilir. Bu durumda tüm Gebelik süresince 13-18 kilo arasında almanız idealdir. İkinci trimesterdan başlayarak haftada 400-600 gram almalısınız.

Fazla kilolu kadınlar

Gebe kalmadan önce fazla kiloluysanız (VKI = 26-29) bu durumda tüm Gebeliğinizde 7-11.5 kilo arasında almanızı öneririm. Eğer aşırı obes kabul edilen ve vücut kitle indeksi 29’dan büyük bir kadınsanız bu durumda tüm Gebelik süreniz 7 kilodan fazla artışla bitmemeli. İkinci trimesterdan sonra haftada 300 gramdan daha fazla almamaya özen göstermelisiniz.

 

Hangi gruba dahil olursanız olun önemli olan doktorunuzun fikirleri ve önerileridir. Kişisel gereksinimleriniz burada anlatılanlardan farklı olabilir.

İkiz Gebeliklerde kilo artışı

İkiz Gebelikler her açıdan olduğu gibi alınması gereken kilo bakımından da tekiz Gebelikerden ayrılır. Eğer ikiz bebekleriniz olacaksa beslenmeniz ve dolayısıyla almanız gereke kilo da farklı olacaktır.

İkizbebek bekleyen ve Gebelik başlangıcında optimum ağırlığından daha düşük olan bir kadının (VKİ < 20) tüm Gebeliği boyunca 18-23 kilo alması önerilir. Böyle bir anne adayı 2. trimesterdan itibaren haftada 800 gram civarında almalıdır. Öte yandan Gebelik öncesi vücut kitle indeksi 20-25 arasında olan normal ya da fazla kilolu bir kadın (VKİ > 26) ikiz bebeklere Gebe ise toplamda 16-20.5 kilo arasında almalı, 2. trimesterdan itibaren ise haftada 600 gram almaya çalışmalıdır.

Sıvı tutulumu

Gebeliğinizin sonları yaklaştıkça vücudunuzda su tutulmaya başlar. Bunu el ve ayaklarınızdaki şişmeler ile fark edebilirsiniz. Yüzükleriniz dar gelmye başlar. Ayaklarınızı sanki sizin değilmiş gibi hissedebilirsiniz. Bu durumda vücut ağırlığınız da artacaktır. Ancak bu artışı Gebelikte beslenmeye bağlı olması gereken kilo artışı ile karıştırmamalısınız. Ayak bileklerinizde ve özellikle el parmaklarınızda şişme fark ettiinizde doktorunuzu mutlaka durumda haberdar edin. Bu tablo Gebeliğin yüksek tansiyonu ile ilişkili olabilir.

Yüksek riskli Gebelikler

Yüksek riskli Gebelii olan anne adaylarında optimum kilo artışının ne ve artış eğrisinin nasıl olması gerektiği konusunda yeterli bilimsel veri mevcut değildir. Özellikle ergenlik dönemindeki çok genç anne adaylarında bu belirsizlik daha fazladır. Genel olarak bakıldığında genç anne adaylarının bir kaç kilo daha fazla alması önerilir. Anne yaşı ne kadar gençse Gebeği de o kadar riskli kabul edilir. Yeterli kilo alımının hem anne adayının hem de doğacak olan bebeğinin sağlığı açısından önemli olduğunu biliyoruz ancak riskli Gebelik söz konusu olduğunda Gebeliğinizi takip eden doktorunuzun size özel önerileri olacaktır. Bu önerilere dikkatli bir şekilde uymanızı tavsiye ederim.

 

Gebelikte alınan kiloların kaynağı

Bazı kadınlar kilo almaktan aşırı derecede rahtsız olurlar. Özellikle Gebelik döneminde aşırı derecede kilo almak ve doğumdan sonra bunu verememek pek çok anne adayı için korkulu bir rüya gibidir.

Yaygın kanının aksine Gebelikte alınan kiloların büyük bir kısmı artan yağ miktarına bağlı değildir. Gerçekte tüm Gebelik boyunca alına kiloların sadece yaklaşk %30’u annenin yağ kütlesindeki artışa bağlıdır.

Gebelik vücudunuzda büyük değişimleri beraberinde getirir. Örneğin damarlarınızda dolaşan kan hacmi yaklaşık %50 oranında artar. Memeleriniz doğumdan sonra bebeği beslemek amacıyla büyür. Rahminiz Gebelik öncesindeki boyut ve ağırlığının kat kat üstüne çıkar. Vücudunuz belirli oranda su tutar. Bütün bu değişimler kilo artışı olarak size yansır.

Kadın doğum ders kitaplarında yer alan örneği verelim. Diyelim ki Gebelik öncesinde normal kilodaydınız ve vücut kitle indeksiniz 20-25 arasındaydı. Yine Gebeliğiniz süresince toplam 12 kilo aldığınızı ve 3500 gram ağırlığında bir bebek dünyaya getirdiğinizi kabul edelim. Bu duurmda aldığınız kiloların dağılımı şu şekildedir.

Gebelik süresince aldığınız kiloların dağılımı
(ortalama değerlerdir)

Bebek

3500 gram

Plasenta

700 gram

Amniyon sıvısı

800 gram

Uterus (rahim)

900 gram

Meme dokusu

400 gram

Kan hacmindeki artış

1250 gram

Dokulardaki su artışı

1250 gram

Annedeki yağ hacmi artışı

3200 gram

TOPLAM

12000 gram

 

 

Aldığınız bu kiloların yaklaşık 6 kilosunu bebeğinizin doğumuyla birlikte kaybedeceksiniz. Tutulan suyun da önemli bir kısmının kaybedilmesi ile doğumunuz takip eden ilk hafta sonunda aldığınız kilolarınızın 8 kiloya yakınını verdiğinizi fark edebilirsiniz.

Gebeliğiniz sırasında ne kadar çok kilo almışsanız o kadar kolay ve hızlı verebilirsiniz. Bu nedenle eğer Gebeliğiniz süresince aşırı kilo aldığınızı düşünüyorsanız paniğe kapılmayın. Ancak bu durum sizi geriye kalan kiloları da kendiliğinizden vereceğiniz hisiine kaptırmasın. Kalan kiloları egzersiz ve diyet ile verebilirsiniz. Ancak bunun için aceleci davranmayın. Zira emzirme dönemi diyet yapmak için uygun bir dönem değildir.

Gebelik ve yiyecekler

Gebe bir kadına hemen herkes kendine dikkat etmesini söyler. Aslında bunu söyleyenler de, bu söze muhatap olanlarda nasıl ve neye dikkat etmeleri gerektiğini tam anlamıyla bilmemektedirler. Gerçekten de Gebelikte dikkat edilmesi ve sakınılması gereken pekçok durum ve davranış vardır. Beslenme bunlardan birisidir. Ancak sadece belirli gıdaları tüketmek ya da tüketmemek tek sorun değildir. Uygunsuz olarak hazırlanan gıdalardan değişik hastalıklar bulaşabilir. Bu hem Gebeler hem de Gebe olmayanlar için tehlike yaratabilir.

Gebeyken beslenmek, iki canlı olmak aldığınız kalorileri iki katına çıkarmak demek değildir. Aslında Gebelik öncesi dönemden sadece 300 kalori kadar fazla almanız yeterlidir ancak sizin ve bebeğiniz için zararlı olabilecek besin maddelerinden kaçınmak için daha fazla çaba sarfetmeniz gereklidir. Yediğiniz ve içtiğiniz herşeyi bebeğinizle paylaştığınızı aklınızdan çıkarmamalısınız.

Bütün anne adayları bebeklerinin sağlıklı gelişimi için beslenmenin son derece önemli olduğunu bilirler ve Gebelikleri süresince bebekleri için en yararlı olacak şekilde beslenmeye gayret ederler. Ancak gerek halk arasında gerekse medyada Gebelik süresince nelerin yenip nelerin yenmemesi gerektiği konusunda pekçok bilgi dolaşmaktadır. Birkaç basit öneri ve önlem ile bebeğinize zarar verebilecek besinlerden uzak durabilirsiniz.

Uygun şartlarda hazırlanmamış ve saklanmamış besin maddelerinden bazı enfeksiyonar bulaşabilir. Bu enfeksiyonların en sık görülenleri şunlardır::

Salmonella
Bu hastalık genelde tavuk eti ve yumurtasından bulaşır. Yumurta ve tavuk etinin çok iyi hazırlanması ve pişirilmesi gerekir. Tavuk hazırlarken kullanılan bıçak vb. gibi malzeme başka bir iş için kullanılmamalıdır. Bu özellikle çiğ olarak tüketilen salata hazırlanırken önem kazanır.
Belirtileri baş ve karın ağrısı, bulantı, kusma, ishal, ateş ve titremedir. Belirtiler genelde gıdayı aldıktan 12-48 saat sonra başlar ve 2-3 günde geçer. Ciddi vakalarda tedavi gerekir. Özellikle Gebelerde su kaybına bağlı problemler daha şiddetli olduğundan hastaneye yatırılarak damardan sıvı verilmesi gerekir.

Listeriozis
Hastalık pastorize edilmemiş süt ve süt ürünlerinden, iyi pişirilmemiş et ve kıymadan ve taze peynirden bulaşır. Pastörizasyon için gerekli sıcaklıklarda listeria mikrobu yaşamını yitirir ancak eğer mikrop bulaşmış olan gıda maddesi buzdolabında uzun süre tutulursa bakteri hayatiyetini sürdürür. Nadiren canlı hayvandan bulaş olabilir.Bakteri ısıya son derece duyarlıdır bu nedenle yiyeceklerin iyi pişirilmesi ile canlılığını yitirir.
Genel vücut ağrıları ve ateş ana belirtilerdir. Kişi grip olduğunu düşünür. Gebelerde düşük ve ölü doğumlara neden olabilir. Hastalıktan korunmanın en kolay yolu temizliğinden emin olunmayan gıdaların asla tüketilmemesidir. Özellikle ülkemizde hala daha sokak satıcılarından süt alınması hastalığın yaygın olmasının nedenidir. Yaygın kanının aksine tetrapak kutularda satılan pastörize sütler hiçbir katkı maddesi içermez ve son derece sağlıklıdır. .

Toksoplazma
Kedilerden bulaştığı bilinmektedir. Aslında direk olarak kedilerden bulaşmaz. Kedi sadece bu organizma için uygun taşıyıcıdır. Toksoplazma yumurtaları kedinin dışkısı ile atılır ve çeşitli gıda maddelerine bulaşarak bunların uygun şartlarda hazırlanmaması sonucu insana geçer. Toksoplazma ile bulaşmış otları yiyen hayvanların etleri de iyi pişirilmediği taktirde insana bulaşmaya neden olabilir.

Botulism
Bu gıda zehirlenmesi türü son derece nadir olmasına rağmen o derecede ciddi bir tablodur. Uygun şartlarda saklanmayan gıdalardan ve özellikle konservelerden bulaşır ve hayatı tehdit eden şikayetler yaratabilir.

Gebelikte tüketilmesi önerilmeyen besin maddeleri

Çiğ et ve et ürünleri: Koliform bakteri, salmonella, listeria ve toksoplazma bulaşma riski bulunduğundan şarküteri ürünleri gibi çiğ tüketilen hayvansal gıdaları yememeye özen gösterin. Izgara türü et yerken iyice pişmesine özen gösterin ve etin hiçbir kısmının kanlı yada pembe kalmamasına dikkat edin.

Karaciğer: Karaciğer yüksek oranda A vitamini içerdiğinden fazla miktarda tüketmemeye dikkat edin.

Deniz Ürünleri: Çiğ olarak ya da tütsülenerek tüketilen deniz ürünlerinden uzak durun. Özellikle son zamanlarda ülkemizde de tüketimi giderek artan sushi ve benzeri yiyeceklerin güvenilirliği konusunda kesin kanıt yoktur. İçinde çiğ deniz ürünü içermeyen sushi’leri yiyebilirsiniz. Bununla beraber yine çiğ olarak tüketilen istiridye, midye gibi ürünleri yemeyin. Öte yandan büyük balıklarda civa miktarı yüksek olabilceğinden bu tür balıkları da yememeniz önerilir. Yüksek orandaki civa bebeğinizin beyin gelişimini olumsuz yönde etkileyebilir.

Süt ve süt ürünleri: Asla ve asla pastörize edilmemiş süt içmeyin ve tüketmeyin. Pastörize süt ile üretilmemiş peynirleri yemeyin. İthal yumuşak peynirleri satın alırken mutlaka pastörize süt ile üretildiğiden emin olun. Üzerinde bu tür bir ibare bulunmayan peynirleri almayın. Bilinen markalar dışında sokak satıcılarından alınan dondurmları yememeye gayret gösterin.

Yumurta: Yumurtayı mutlaka iyice haşlayın. Sadece katı yumurta yiyin. Çiğ yumurta ile evde yapılmış mayonez ve benzeri ürünleri yememeye özen gösterin. Bununla birlikte pastörize edilmiş yumurta ile yapılan ve piyasada bilinen markalar altında satılan mayonezler genelde güvenlidir.

Taze sebze ve salatalar: Dışarıda salata yemeyin. Özellikle ne zaman yapıldığı belli olmayan, hazırlanıp paketlenmiş salataları asla yemeyin. Benzer şekilde restoranlardaki salata barlara yanaşmayın. İyice temizlenmeden yapılmış salatalardan toksoplazma başta olmak üzere pekçok enfeksiyon bulaşabilir.

Dikkat edilmesi gereken noktalar

  • Yemek yaparken, yemekler arasında ve tuvaletten sonra mutlaka ellerinizi iyice yıkayın
  • Aynı mutfak malzemesi ile farklı yemekler yapmayın
  • Kullanılmış mutfak malzemelerini yıkamadan yeniden kullanmayın.
  • Yemek pişirirken çiğ etin diğer malzemeler ile temas etmemesine dikkat edin.
  • Çiğ eti buzdolabında sıkıca paketleyerek saklayın.
  • Paslı konserve kutularını kullanmayın
  • Pastörize edilmemiş süt içmeyin
  • Özellikle dondurulmuş etleri pişirmeden önce iyice çözülmesini bekleyin
  • Erittiğiniz bir gıda maddesini asla yeniden dondurmayın
  • Pişmiş bir yemeği sadece 1 kez daha ısıtın kalanını atın.
  • Yemeği ısıtırken tamamının iyice ısınmasına özen gösterin.
  • 1 gün bile geçmiş olsa kullanım tarihi geçmiş hiçbir ürünü asla kullanmayın.
  • Buzdolabınızın içindeki sıcaklığın en fazla 4 derece olması gerektiğini unutmayın.
  • Restoranlarda önceden pişirilip sıcak kalması için ışık vb. altında bekletilen yiyeceklerden uzak durun.
  • Hazırlanışı ve saklanışı konusunda emin olmadığınız hiçbir besin maddesini yemeyin.
  • Evde hayvan besliyorsanız mutfağa sokmayın.

 

Gebelik ve Alkol Kullanımı

Gebelikte alkol ne zaman ve ne kadar?

Gebe kadınların “ara sıra alkol alabilir miyim?” sorusuyla sık sık karşılaşıyoruz. Bu soruya verilebilecek çok net bir cavap yok, çünkü hiç kimse hangi sıklıkta ve ne miktarda alkolün gelişmekte olan bebeğe zarar verebileceğini tam olarak bilmiyor. Bu nedenle ben de dahil olmak üzere pek çok uzman, Gebe kadınların mümkün olduğunca alkolden uzak durmalarını öneriyoruz.

Gebe kadınlar için alkol tüketiminin hagi miktarlara kadar güvenli olduğunu gerçekten bilmiyoruz. Üstelik çok büyük bir olasılıkla bu miktar her kadın için farklı olmakta, çünkü her insanın alkolü metabolize ederek yıkma hızı birbirinden farklı. Güvenli bir doz aralığı saptamak mümkün olmadığı için kullanımı yasaklamak daha akılcı gibi görünmekte. Ancak burada kesin bir kriter söz konusu değil.

Alkol bebeği nasıl etkiler

Yapılan çalışmalar düzenli şekilde alkol alınması durumunda gelişmekte olan bebeğin bundan etkilendiğini göstermekte. Peki bebek alkolden nasıl etkilenmekte, alkolün bebek üzerindeki olumsuz etkileri nasıl ortaya çıkar ?

Herhangi bir kişi alkol aldığından bu alkol süratle kana karışır.Alkolün emilimi henüz daha ağızdayken başlar. Kana karışan alkol plasetayı geçerek bebeğin kan dolaşımına da karışır. Alkol teratojen bir maddedir ve gelişmekte olan fetus üzerinde toksik etkileri vardır. Kan dolaşımına geçtiğinde bebeğin sağlıklı gelişimini bozabilir. Araştırmalar Gebelikleri sırasında düzenli olarak günde 1 ya da 2 kadeh alkol alan kadınlardan doğan bebeklerde öğrenme bozukluğu, konuşma güçlüğü, dikkat eksikliği ve hiperaktivite gibi bozuklukların daha sık görüldüğünü ortaya koymaktadır. Bunun yanı sıra alkol kullanımı düşük, erken doğum ve düşük doğum ağırlığına neden olabilmektedir.

Alkolün bebek üzerindeki etkileri birden fazla mekanizmayla ortaya çıkar. Örneğin gelişmekte olan beyini etkileyerek sinir hücrelerinin gelişimi, fonksiyonunu ve yaşam sürelerini bozarken bu hücrelerin göçünü de etkiler. Ayrıca kemik ve kıkırdak hücrelerinde erken ölümlere neden olur.Bu ölümler gelişimin kiritik dönemlerinde yaşanırsa bebekte yüz anomalileri görülebilir.

Amerikan Obstetrisyen ve Jinekologlar Cemiyeti günde iki kadehten daha fazla alkol kullanımını “ağır alkol kullanımı” olarak tanımlamaktadır. Bu tür kadınların alkolden etkilenmiş bebek dünyaya getirme riskleri çok daha yüksektir.Bu etkilerin en şiddetlisi fetal alkol sendromudur (FAS). FAS durumunda bebekte yüz ve kalpte anomaliler bulunduğu gibi zeka ve gelişme geriliği de görülür.Ayrıca bu bireylerde davranış bozuklukları oldukça yaygındır. FAS’lı bebeklerin önemli bir kısmında hafıza bozukluğu bulunur. Bu bebeklerde motor bozukluklara da sıkça rastlanır. Özellikle el ve göz arasındaki koordinasyon bozulmuştur. FAS’nun bir başka belirtiside bu hastalığa sahip bireylerin karar verme ve muahkeme yeteneklerindeki azalmadır.

Gebelikte alkol kullanımı her zaman FAS’na neden olmaz. Bazı bebeklerde yüz defekti ve gelişim geriliği olmazken sadece sinir sistemini ilgilendiren belirtiler ortaya çıkar. Bu durumaAlkole bağlı nörogelişim bozukluğu adı verilir. Alkole bağlı doğum defekti ise iskelet sistemi ve diğer sistem anomalilerini tanımlar.

Sadece Amerika Birleşik Devletlerinde her yıl 12.000 bebek fetal alkol sendromu ile dünyaya gelmektedir. Alkole bağlı nörogelişim bozukluğu ve doğum defektleri de göz önüne alındığında alkol nedeni ile zarar görmüş bebek sayısı tüm down sendromlu, kistik fibrozisli, spina bifidalı bebeklerden daha fazladır.

Bereberinde görülen iletişim ve motor bozukluklar nedeniyle FAS’lı bireyler ve aileleri hayatlarının her döneminde büyük güçlükler yaşarlar. FAS’ın görülme sıklığı yaklaşık her 1.000 canlı doğumda 0.5 ile 3 arasındadır. Alkol tüketiminin yaygın olduğu toplumlarda bu oranlar daha yüksek olabilir.

FAS kalıtsal olmayan zeka geriliğinin tüm dünyada en sık rastlanılan ve en kolay önlenebilen sebebidir

Ara sıra 1 kadeh’de olsa şarap içemez miyim?

İdeal olan Gebelik süresince hiç alkol almamaktır. Eğer Gebe olduğunuzun farkına varmadan alkol aldıysanız hemen telaşa kapılmayın. Bu kadar erken dönemde alınan az miktarda alkolün bebeğe zarar vermesi beklenmez. Bununla birlikte eğer Gebe kalmaya karar verdiyseniz korunmayı bıraktığınız zaman alkole de hoşçakal demek için uygun bir zamandasınız demektir.

 

Gebelik ve kafein

Kafein hemen hepimizin hergün düzenli olarak tükettiği bir madde. Özellikle gelişmiş toplumlarda kafein tüketimi oldukça yüksek. Yapılan araştırmalarda bir Amerikalı’nın günde ortalama 300 miligram kafein tükettiğini gösteriyor. Bir açıdan bakıldığında kafein dünyada en çok kullanılan ve bağımlılık yaratan ilaç ya da madde olarak kabul edilebilir.

Peki nedir kafeini bu kadar popüler yapan. Neden bu kadar yaygın şekilde kullanılıyor.

Kafein ya da tıbbi adıyla trimethilksantin saf halde oldukça acı bir maddedir. Tıp alanında kalbi uyarmak için kullanılır. z miktarda idrar söktürücü etkisi de bulunur. Halk arasında ise enerji verici etkisiyle tanınır. Kişiye uyanıklık hali verir. Öğrenciler ve uzun yol sürücüleri uyanık kalmak için kafeinden yararlanırlar. Hemen hepiniz ya kendiniz ya da çevrenizdeki ardakdaşlarınızın sabahları bir fincan kahve içmeden kendine gelemediğini söylediğine tanık olmuşsunuzdur.

Kafein bağımlılık yaratan bir maddedir. Amfetaminler, kokain ve eroin ile benzer mekanizmalar ile beyini uyarır. Bu bilgi sizi şoke edebilir ancak telaşlanmayın çünkü mekanizmalar benzer olmakla birlikte etkisi çok daha hafif buna karşın benzer şekilde bağımlılık yaratmakta.

Kafeinin etkilerinin insanlar tarafından fark edilmesi çok eskilere dayanır. Etiyopyalı çobanların kahve çekirdeği yiyen koyunların bütün geceyi uyamadan geçirdiklerini fark etmeleri insanların bu büyülü madde ile tanışmalarına vesile olmuş.

Kafein doğada pek çok bitkide bulunur. Bunlardan en önemlileri kahve, çay yaprağı ve kakao çekirdeği. İşlenmiş besinlerde ise en önemli kaynaklar kahve, çay, kolalı meşrubatlar ve çukulata. Kolaylıkla fark ettiğiniz gibi bunların hepsi de gün içerisinde oldukça fazla tüketilen maddeler. Gün içerisinde iki fincan kahve, bir kutu kola ya da biraz çukulata yediğinizde bir anda 300 miligram kafein almış olursunuz. Eğer gün içerisinde aldığınız kafein miktarını hesaplarsanız büyük bir olasılıkla çok şaşıracak hatta inanamayacaksınız. Pek çok insan hiç farkında olmadan günde 1 gramdan fazla kafein tüketmektedir.

Neden insanlar kafein bağımlısı olur? Kafein sizi nasıl uyanık tutar?

Beyinde adenosin adı verilen bir madde salgılanır. Adenosin kendisine özgü reseptörlere bağlanarak sinir hücresinin aktivitesini yavaşlatır. Adenosinin reseptörlerine bağlanması aynı zamanda beyindeki damarlarda genişlemeye neden olur ve bu sayede uyku sırasında beyine daha fazla kan ve oksijen gider. Kafein sinir hücresi için adenosin gibi davranır ancak bir farkla: Adenozin ile aynı etkileri yaratmaz, tam tes etkilere neden olur. Kafein adenosin reseptörüne bağlanarak onu bloke eder. Adenosin reseptörleri kafein tarafından doldurulduğunda sinir hücreleri dolaşımdaki adenosini fark edemez ve sanki ortamda hiç adenosin yokmuş gibi algılayarak yavaşlamak yerine hızlanır. Kafein aynı zamanda adenosinin kan damarlarını genişletici etkisini de bloke ederek daralma ve büzüşmeye neden olur. Bu etkisi nedeniyle kefein bazı ağrıkesicilerin içinde de bulunur. Kan damarları büzüştüğünde damar kökenli başağrısı da geçer. Sinir hücrelerindeki aktivite artınca hipofiz bezi bu durumu vücutta acil bir durum varmış gibi algılar ve böbrek üstü bezlerini adrenalin salgılamak üzere uyarır. Adrenalinin etkisiyle

  • Göz bebekleri büyür
  • Solunum yolları genişler (bu nedenle astım hastalarına bazen adrenalin verilir)
  • Kalp atımları hızlanır
  • Cilde yakın kan damarları büzüşerek kanın kas ve vital organlara akmasını sağlar. Cilt soluklaşır ve soğur.
  • Midenin kan akımı azalır
  • Ek enerji sağlamak için karaciğer kan şekerini yükseltir
  • Kaslar kasılarak harekete hazırlanır.

Tüm bu nedenlerle büyük bir fincan kahve içtiğinizde elleriniz soğur, kaslarınız sıkılaşır ve kalp atımlarınızı hissedebilir hale gelirsiniz.

Kafein aynı zamanda dopamin adı verilen bir maddenin salınımını da tıpkı amfetaminler, kokain ve eroin gibi arttırır. Dopamin mutluluk hormonu olarak da bilinir. Kafein bağımlılığının nedeni olarak dopamin üzerindeki bu etkisi gösterilmektedir.

Kafein vücudunuzu alarm durumuna geçirir. Ancak tahmin edebileceğiniz gibi uzun süre bu şekilde kalmak sağlıklı değildir ve uzun dönemde yorgun düşer ve hırçınlaşırsınız. Bu durumdan kurtulmak için yeniden kafein alırsınız ve bu şekilde bağımlı hale gelirsiniz. İşte bu nedenle sizi bağımlı hale getirmek için kolalı içecekler ve bazı meyve sularının içine kafein eklenir.

Adenosin etkisi uyku ve özellikle derin uyku için çok önemlidir. Kafein aldığınızda bu etki ortadan kalkar. Uyusanız bile derin uykunun yararını göremezsiniz. Kafeinin vücuttaki yarı ömrü 6 saattir. Bu demektir ki öğleden sonra saat 15:00’de 200 miligram kafein içeren bir fincan kahve içtiğinizde gece saat 21:00’de dolaşımınıda hala daha 100 miligram kafein bulunacaktır. Buna rağmen yinede uykuya dalabilirsiniz ancak derin uykuyu ve yararlarını unutmanız gerekir.

Gebelikte kafein alımı ne tür etkiler yaratır?

İlk önce akılda tutulması gereken kafeinin bir vitamin ya da besin maddesi olmadığıdır. Kafeinin hiçbir besleyici değeri yoktur.

Yapılan çalışmalar Gebelikte yüksek miktarlarda kafein alımının (günde 6 fincandan fazla kahve) özellikle ikinci trimester düşükleri başta olmak üzere düşük ile ilişkili olabileceğini göstermektedir.

Gebe olmayan kadınlarda kafeinin asıl etkisi kalp ve dolaşım sistemi ile sinir sitemi ve davranışlar üzerindedir. Gebelik ya da emzirme süresinde alınan kafein fetus ve yenidoğanda da benzer etkiler yaratır. Gebelikte kafeinin yarıömrü 11 saate kadar uzayabilir. Fetus da ise durum daha ürkütücüdür: 100 saat. Bu ne demektir? İçtiğiniz kahveden bebeğe geçen kafeinin yarısından fazlası 100 saat sonra bile hala daha karnınızdaki bebeğin kanında dolaşmaktadır. Bebeğiniz ne kadar küçük ise onun kafeini detoksifiye etme yeteneği de o kadar azdır.

Alınan orta düzeyde kafein anne adayında çarpıntı ve benzeri yakınmalar yaratmasa da bebeğin kalp atımlarında ve solunumunda (bebek daha doğmadan da anne karnında solunum hareketleri yapar) belirgin artışa neden olabilir.

Yapılan hayvan deneylerinde anne karnında orta ya da yüksek düzeyde kafeine maruz kalan fetusların beyin ağırlıklarında azalma ve beyin gelişiminde dalgalanmalar izlenmiştir. Benzer şekilde bu fetuslarda doğumdan sonra öğrenme ve hatırlama güçlükleri ortaya çıkmaktadır.

Öte yandan kafein; alkol, nikotin ve bazı diğer ilaçların kanser yapıcı etkilerini arttırmaktadır.

Kafein bir idrar söktürücüdür. Gebelik sırasında fazla miktarda alınımı sıvı ve kalsiyum kaybı ile dehidratasyona yol açabilir.

Özellikle yemeklerden hemen sonra alındığında barsaklardan demir emilimini %40 oranında azaltır ve bu demir gereksiniminizin çok yüksek olduğu Gebelik döneminde oldukça önemlidir.

Bu bilgilerin ışığında Amerikan İlaç ve Gıda Dairesi (FDA) 1981 yılında yayınladığı görüşünde Gebe kadınların kafein içeren gıda ve içeceklerden uzak durmalarını ya da sınırlı miktarda tüketmelerini önermektedir. Yine aynı kurum Gebeliğin ilk trimesterinda kesinlikle kafein alınmamasını önermektedir.

FDA’in bu önerisin altında yatan neden 1980 yılında kemirgenler üzerinde yapılan bir araştırmadır. Bu araştırmada yüksek doz kafein alımının fetusta anomaliye neden olabileceği ileri sürülmektedir. Ancak çalışmada kemirgenlere verilen kafein dozu bir insanın günde 60-70 fincan kahve ile alabileceği miktara eşittir. Üstelik kafein metabolizması kemirgenlerde insanlardakinden daha farklıdır. Bunlara ek olarak kemirgenler teratojenlere karşı insanlardan daha hassastır. Daha sonra yapılan pekçok araştırmada 1980 yılındaki çalışmanın sonuçlarını destekleyecek hiçbir veri elde edilememiştir.

Yapılan geniş serili çalışmalarda Gebelikleri döneminde kafein tüketen 5800’den fazla anne ve bebek geriye dönük incelenemiş kafein ile bebekte anomali arasında bir ilişki saptanamamıştır. Benzer bir çalışmada ise anomalili 2000’den fazla bebek geriye dönük incelendiğinde bu bebeklerin annelerinin Gebeliklerindeki kafein kullanımı ile anomali arasında bir ilişki saptanamamıştır.

Gebe kalınca kafein alımını mutlaka bırakmalı mısınız?

Her zaman değil. Aşırıya kaçmamak kaydıyla kafein içeren içeceklerin keyfine varabilirsiniz. Yapılan pek çok araştırma Gebelik sırasında alınan az ya da orta düzeyde kafeinin bebek ya da anne adayına zarar verme riskinin düşük olduğunu göstermektedir. Orta düzeyde kafein (300-400 mg) günde 2-3 fincan granül kahveye denk gelmektedir.

Önerilenden fazla kafein almanız çok mu tehlikelidir?

Gerçekte bunun cevabını kimse tam olarak bilememektedir. Konu ile ilgili olarak elde yeterli bilimsel kanıt yoktur. Bu nedenle size bilimsel bir tavsiyede bulunamayız.

Bazı çalışmalar yüksek miktarda kafein alımının düşük, düşük doğum ağırlığı ve yarık damak yarık dudak gibi anomalilerle ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Ancak bu çalışmalarda eksik olan nokta alkol alımı, sigara gibi bu durumlara yol açabileceği bilinen diğer risk faktörlerinin dikkate alımamış olmasıdır.

Tüm dünyada bugün kabul gören görüş çok fazla miktarda kafein tüketiminin düşük doğum ağırlıklı bebeklere neden olabileceği ve kafeinin sadece çok yüksek dozlarda alındığında risk yaratabileceğidir. Günde 300-400 miligramı geçmemek kaydıyla Gebelik sırasında kafein alımı güvenli olarak kabul edilmektedir.

Hangi besin maddesinde ne kadar kafein bulunur?

Kafein tahmin ettiğinizden daha fazla maddenin içinde bulunur. Örneğin çukulata ve bazı bitkisel çaylarda da kafein vardır. Bazı soğuk algınlığı ilaçları ile ağrı kesiciler dekafein içerir. Benzer şekilde alerji ilaçlarında da kafein olabilir.

Çay ve kahve gibi içeceklerin içerdiği kafein miktarı demleme ya da hazır olmasına ya da kahvenin türüne göre değişebilir. Sanılanın aksine kola dışındaki pek çok meşrubatta da kafein bulunmaktadır. Aşağıdaki tabloyu inceleyerek sık tüketilen bazı maddelerin kafein içeriklerini kontrol edebilirsiniz. Sonuçta aslında farkında olmadan ne kadar fazla kafein aldığınızı göreceksiniz.

Madde

Miktar

Kafein

Filtre kahve

1 fincan

135-200 mg

Espresso

1 fincan

100 mg

Cappuccino

1 fincan

100 mg

Hazır kahve

150 cc

57 mg

Türk kahvesi

1 fincan

57 mg

Dekafeine kahve

150 cc

5 mg

Demleme çay

175 cc

20 – 110 mg

Ice Tea

330 cc

70 mg

Hazır çay

200 cc

30 mg

Kola

1 Kutu

30 – 56 mg

Diet Kola

1 Kutu

38 – 45 mg

Kola dışı meşrubat

1 Kutu

50 mg civarı

Meyveli gazoz

1 Kutu

0 mg

Çukulata

60 gram

10 – 50 mg

Kakao

1 küçük fincan

4 mg

Bazı ağrı kesici ve soğuk
algınlığı ilaçları

1 tane

en az 30 mg

 

 

 

Gün içinde aldığınız kafein miktarını bazı küçük değişikliklerle azaltabilirsiniz. Örneğin sallama çay içiyorsanız poşeti suda 5 dakika yerine 1 dakika bekleterek kafein oranını yarı yarıya azaltmanız mümkündür. Bitkisel çay tercih ediyorsanız mutlaka kutusundaki uyarıcı etiketleri kontrol edin. İçindeki kafein ve idğer maddelerin miktarını kutusunda yazmayan markları tercih etmeyin. Bu şekilde Gebelikte kullanılması sakıncalı olabilecek katkı maddeleri içermediğinden de emin olabilirsiniz.

Eğer kahve sizi zihinsel açıdan rahatlatıyorsa, ya da sabah ritüeliniz ise kafeinsiz kahveleri tercih etmeye çalışın. Eğer benim gibi kola fanatiğiyseniz ne yazik ki Amerikalılar kadar şanslı değilsiniz. Çünkü kola üreticileri gelişmiş ülkelerde piyasaya sundukları kafeinsiz ürünlerini bizim gibi gelişmekte olan ülke vatandaşları için lüks olarak görüyorlar. Kafeinsiz kola içme şansınız yoksa limonlu sodayı tercih edebilir ve kendinizi buna alıştırabilirsiniz.

 

Lif (Fiber) ve Gebelik

Son zamanlarda sık sık duyduğumuz bir söz fiber..ya da başka bir deyişle “lif“. Beslenme uzmanları ya da konu ile ilgili kişilerin neredeyse hemen her gün “yüksek lif içerikli” gıdalarla beslenmemiz konusundaki önerileri ile karşılaşıyoruz. Bundan birkaç yıl öncesine kadar bu kadar içli dışlı olmadığımız bu madde nedir? gerçekten yararlı mıdır? Gebelikte alınması gerekir mi?

Lif ya da fiber nedir?
Fiber hayvansal besinlerde bulunmayan sadece bitkisel besinlerin içeriğinde yer alır. Bitkilerin yapısının sağlanmasına ve korunmasında rol alır. Selüloz, hemiselüloz, polisakkaritler, pektinler,sakızlar, ligninler diet ile alınan fiberlere örnek olarak verilebilir. Bu maddelerin hepsi de kimyasal yapı olarak birbirlerinden oldukça farklıdır.Hepsinde ortak olan özellik insan vücudu tarafından sindirilememesidir. Bu özellik nedeni ile kalın barsakların (kolon) hastalıklarının tedavisinde ve normal fonksiyonlarının sağlanmasında görev alırlar.

Kolonun görevi
Kalın barsağın temel görevi vücuttaki sindirim işlemini tamamlamaktır. Bu görevi ince barsaktan gelen besin artıklarının içindeki fazla suyu çekerek yapar. Eğer bu artıklar kalın barsaktan çok hızlı geçer ise yeteri kadar su emilemez ve sonuçta yumuşak dışkı hatta ishal görülebilr. Öte yandan eğer geçiş çok yavaş olur ise bu kez olması gerekenden fazla su emilir ve sonuçta sert dışkı ve kabızlık ortaya çıkar.Bu basit sorun ileride ortaya çıkabilecek çok daha ciddi problemlerin temellerini atar.

Normal şartlar altında kolondan geçerken fazla suyu alınmış olan besin artıkları barsağın son kısmı olan rektuma doğru ilerler. Dışkının yumuşak olması durumunda bu içerik kolaylıkla rektuma geçerken sert ve katı olduğu durumlarda bu geçiş çok güçleşir. Kolon içeriği rektuma göndermek için yükek basınç uygulamak zorunda kalır. Kolonun uyguladığı basıncın da yetersiz kalması durumunda ek güce gereksinim doğar. Bu güç karın kaslarının kasılması yani ıkınma ile elde edilir. Kronik kabızlıktaki uzun süreli ıkınmalar kasık fıtığı, varis, mide fıtığı, barsak duvarında zayıflık ve buna bağlı divertikül oluşumu, hemororid (basur) ile anüste çatlak ve yırtıklara neden olabilir.

Kaç tür fiber vardır?
Besinlerde bulunan fiberin iki değişik türü vardır: suda çözünebilen ve çözünemeyen. Her iki fiber türü de taze sebze meyve ve baklagillerde bulunur. Suda çözünmeyen fiber su tutarak dışkının yumuşak olmasını sağlar.

Fiber barsakların dalga şeklindeki kasılmalarını ve dolayısı ile içindeki maddelerin geçişini kolaylaştırır. Aynı zamanda barsak içini doldurarak iç boşluğunu genişletir ve bu sayede de barsak içeriği için yeterli alan sağlanmış olur. Ağrılığının çok daha fazlası kadar su tutabildiği için dışkının yumuşak kalmasını sağlar. Tüm etki mekanizmaları biraraya geldiğinde kabızlık için uygun ortam ortadan kaldırılmış olur.

Genel olarak suda çözünmeyen fiber dolgunluk ve doygunluk hissinden sorumludur. Dışkının miktarını ve yoğunluğunu ayarlarken kabızlık ve hemoroid riskini azaltır. Kolon kanseri riskini azaltan asıl etkenin bu fiber türü olduğu kabul edilmektedir. Öte yandan suda çözünen fiber, jel benzeri bir yapı oluşturarak dışkının su konsantrasyonunu arttırır. Bu fiber türünün kan kolesterol ve şeker düzeyini düşürdüğü kabul edilmektedir.

Neden fiber almalısınız?
Tamamen sağlıklı olduğunuzu düşünseniz bile her gün belirli bir miktarda fiber almalısınız. Fiber barsaklarınızın düzenli çalışmasına ve kabızlığın önlenmesine yardımcı olur. Yapılan pek çok çalışma yüksek lifli yiyecekler ile beslenen kişilerde kalın barsak (kolon) kanserinin çok daha az görüldüğünü ortaya koymuştur. Bunun nedeni düşük miktarlarda lif ile beslenen kişilerde kansere neden olabilen maddelerin (kanserojenlerin) barsaklarda daha uzun süre kalması ve barsaklar ile daha fazla temas etmesi olabilir. Yüksek miktarlarda lif aldığınızda fazla miktarda su tutan lif nedeni ile yediğiniz besin maddesinin sindirim sitemi içindeki hacmi artar ve beyninizde tokluk hissi duymanızı sağlar. Bu sayede aşırı yemek yemenin ve gereksiz kilo alımının engellenmesinde yardımcı rol oynar. Özellikle suda çözünebilen lifler kandaki kolesterol düzeylerinin düşürülmesinde ve diyabetik kişilerde kan glukoz düzeyinin ayarlanmasında önemli rol oynar.

Suda çözünen fiberin tek olumsuz etkisi kolonda gaz oluşturan bakteriler tarafından metabolize edilip yıkılabilmesidir. Bu bakteriler zararsız olmakla birlikte gaz oluşumu nedeni ile kişiyi rahatsız edebilmektedir.

Ne kadar fiber almalısınız?
Gebe olsun ya da olmasın normalde kişinin günde alması gereken fiber miktarı 25-35 gram arasındadır. Gerekenden daha fazla lif tüketimi ishal ve şişkinliğe neden olabilir. Life karşı olan hassasiyet değişiklik gösterebileceğinden kişi ne kadar lif tüketmesi gerektiğine kendi deneyimlerine göre karar verebilir. Hedef normal barsak hareketlerini sağlayacak miktarlarda lif almaktır. Fiberin etkinliği su ile direkt ilişkili olduğundan yeteri kadar su tüketmek de son derece önemlidir. Fiber alımı meyveler kabukları soyulmadan ya da suyunu sıkmadan tüketilerek arttırılabilir.

Tahıllar fiber açısından son derece zengin besin maddeleridir. Benzer şekilde kabuklu meyveler de zengin lif kaynaklarıdır.Sebzeleri pişirmek lif içeriklerini değiştirmez.

Bazı besin maddelerindeki ortalama lif miktarları şu şekildedir. (Tablodaki değerler yaklaşık değerlerdir).

Besin

Miktar

Toplam Fiber (gram)

Çözünen Fiber (gram)

Çözünmeyen Fiber (gram)

Meyveler

Elma, Kabuklu

1 orta boy

4.2

1.6

2.6

Muz

1 orta boy

2.3

0.7

1.6

Üzüm

1 pors.

0.6

0.1

0.5

Portakal

1 orta boy

2.5

1.6

0.9

Armut

1 orta boy

4.0

0.8

3.2

Erik, kuru

4 adet

3.1

1.3

1.8

Çilek

1 pors.

1.6

0.6

1.0

Sebzeler

Taze fasülye

1 pors.

2.0

0.8

1.2

Brokoli

1 pors.

1.5

0.1

1.4

Brüksel lahanası

1 pors.

3.6

1.7

1.9

Havuç

1 orta boy

2.6

1.1

1.5

Karnabahar

1 pors.

1.0

0.4

0.6

Kereviz

1 pors.

0.9

0.2

0.7

Mısır

1 pors.

4.7

0.2

4.4

Marul

1 pors.

1.3

0.6

0.7

Iceberg (atom)

1 pors.

1.0

0.3

0.7

Bezelye

1 pors.

4.4

1.2

3.2

Yeşil biber

1 pors.

0.9

0.3

0.6

Patates (kabuklu)

1 orta boy

2.4

0.6

1.8

Domates

1 orta boy

1.3

0.3

1.0

Baklagiller

Kurufasülye

1 pors.

4.1

0.5

3.6

Barbunya

1 pors.

8.2

3.6

4.6

Mercimek

1 pors.

4.5

0.7

3.8

Ekmek/pirinç/makarna

Çavdar ekmeği

1 dilim

1.0

0.5

0.5

Ekşi hamur ekmeği

1 dilim

2.8

0.9

1.9

Beyaz ekmek

1 dilim

0.6

0.3

0.3

Tam buğday ekmeği

1 dilim

2.2

0.5

1.7

Kahverengi pirinç

1 pors.

1.8

0.2

1.6

Beyaz pirinç

1 pors.

0.6

0.2

0.4

Makarna (pişmiş)

1 pors.

1.3

0.2

1.1

Makarna (kepekli, pişmiş)

1 pors.

3.7

0.7

3.0

Kuruyemiş

Badem

1/2 pors.

3.9

0.4

3.5

Yer fıstığı

1/2 pors.

2.5

0.7

1.8

Ceviz

1/2 pors.

1.4

0.5

0.9

Susam

1/2 pors.

3.3

0.7

2.6

Ayçekirdeği

1/2 pors.

2.2

0.7

1.5

 

 

Gebelik ve su… Neden çok su içmelisiniz?

Su… Hayat kaynağı…Hepimiz suyun hayat için ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Sadece insan için değil bizim bilebildiğimiz her türlü yaşam formu için su kaçınılmaz bir gereklilik. Bu nedenle suyun olmadığı yerde hayatın da olamayacağına inanıyoruz. Uzay araştırmalarında dünya dışında başka hiç bir gezegende su saptanamadığı için hayat olmadığı sonucuna varıyoruz. Okullarda kimya dersinde en önce suyun formülünü öğreniyoruz. Suyun iki hidrojen ve bir oksijen atomundan meydana geldiğini öğrenip her ikisi de yanıcı ve yakıcı olan bu maddelerin nasıl olup ta ateşi söndürdüğüne hayret ediyoruz.

Ama belki de bilmediğimiz ya da bildiğimiz halde dikkat etmediğimiz başka gerçekler de var suyla ilgili: Suyun insan için en önemli besin maddesi olduğu ya da vücudumuzun yeryüzündeki diğer tüm maddelerden daha fazla su içerdiği gibi.

Erişkin bir insan vücudunun %55-75’ini su oluşturur. Bu suyun yaklaşık üçte ikisi hücrelerin içinde, geri kalanı ise hücre aralarında ve kanda bulunur. Kaslar yağdan daha fazla su içerir. Bu nedenle ne kadar zayıfsanız vücudunuzdaki su oranı da o kadar fazladır. Su vücudumuzun her bölümünde bulunur. Kanın %80’den fazlası, kas dokusunun %73’ü, yağın %25’i ve hatta kemiklerin %22’i sudan meydana gelmektedir.

Suyun vücudumuzdaki görevleri nelerdir?
Su vücutta gerçekleşen tüm kimyasal reaksiyonlar için gerekli ortamı sağlar. Bu kimyasal reaksiyonlar sonucu ortaya çıkan ürünler,atık maddeler ve besin maddeleri de suda çözünerek taşınır.

Su yaşamın devamı ve sağlığın idamesi için şart olan bir maddedir. Organizmada gerekleşen hemen hemen her fonkisyonda görev alır. En önemli görevleri:

  • Vücut sıcaklığının ayarlanması
  • Besin maddeleri ve oksijenin taşınması
  • Atık maddelerin hücrelerden uzaklaştırılması
  • Eklemlerin düzgün işlev görmesinin sağlanması
  • Cildin nem ve elastikiyetinin sağlanması
  • Sindirimin kolaylaştırılması
  • Organ ve dokuların korunmasının sağlanmasıdır.

Hücrelerimizi çevreleyen suyun sadece yüzde ikisini kaybettiğimizde yaklaşık %20’lik bir enerji kaybına uğrarız. Sadece bu bile suyun insan yaşamı için ne kadar önemli olduğunu anlamak için yeterlidir.

Su tüm canlılar için olduğu gibi insan içinde en önemli yaşamsal maddedir. Bir insan hiçbir şey yemeden 1 hafta kadar hayatını devam ettirebilir. Oysa hiç su içmeden en fazla 3 gün hayatta kalabilir. Eğer normal bir sıcaklıkta ve rüzgarsız ortamda hiç hareket etmeden sabit bir şekilde durabilirsek bu süre bir kaç gün daha uzayabilir. İnsanların açlığı uzun süre tolere edebilmelerine karşın susuzluğa karşı dayanıksız olmalarının sebebi son derece açıktır. Çünkü insan vücudu suyu depolayamaz. Var olan suyun tamamına yakını aktif olarak kullanılmaktadır.

Vücut su kaybettiğinde eğer yeterli su alımı yoksa elinde kalan suyu koruyabilmek için inanılmaz bir mücadeleye girer. Metabolizmasını yavaşlatır hatta idrar çıkışını çok azaltır ve neredeyse hiç idrar çıkartmaz.

Vücuttaki su miktarının azalması dehidrasyon olarak adlandırılır. Normalde bir insan günde yaklaşık 2 litre yani 10 bardak kadar su kaybeder. Su kaybı sadece terleme ya da idrar yoluyla olmaz. Nefes alıp verirken de önemli oranda su buhar şeklinde kaybedilir. Bunu en iyi soğuk havalarda ya da soğuk bir cam veya aynaya üflediğinizde fark edebilirsiniz. Öte yandan dışkı da önemli bir su kaybı faktörüdür. Günlük kaybedilen bu miktar fazla sıcak olmayan bir havada ve spor yapılmadığı zaman kaybedilen miktardır. Normal vücut fonksiyonları sonucunda yitirilen bu su mutlaka yerine konulmalıdır ve bunun için en iyi yöntem direkt olarak su içmektir.

Dehidrasyon zaman zaman çok ciddi boyutlara ulaşabilir. Şiddetli dehitratasyon varlığında kişinin hastaneye yatırılması ve açığının damardan verilen sıvılarla kapatılması gerekebilir. Ancak hafif dehidrasyon bile zaman kaybedilmeden önüne geçilmesi gereken acil bir durumdur. Su eksikliği kişinin konsantrasyon kapasitesini etkiler, enerjisini azaltır ve organların normal şekilde çalışmasını engeller.

Dehidrasyonun en erken bulgusu ağız ve boğaz kuruluğudur. Ancak pek çok kişi bu bulguların farkına varmaz. Bu nedenle susama hissi uyanmadan önce yeteri kadar su içmek önemlidir. dehidrasyonun bulguları şunlardır:

  • Ağızda ve boğazda kuruluk
  • Susuzluk
  • Baş dönmesi
  • Kaslarda kramplar
  • Ciltte kuruluk
  • Başağrısı
  • Bulantı
  • Ani geç kaybı ve halsizlik
  • İdrar renginin koyulaşması ve miktarının azalması

Ne kadar su içmek gereklidir?
Normal bir erişkinin günde ortalama 10-12 bardak su içmesi gereklidir. Bazı durumlarda bu miktar artar:

  • Aşırı sıcak ya da soğuk havalarda vücut sıcaklığını sağlamak için
  • Egzersiz sonrası ter ile atılan suyu yerine koymak için
  • Gebelikte hem artan kan miktarı hem de gelişmekte olan bebek nedeniyle
  • Emziren kadınlarda süt üretimi nedeniyle
  • Ateş, ishal, kusma gibi durumlarda dehidrasyon adı verilen kuru kalma durumunu engelemek amacıyla normalden daha fazla su içilmelidir.

Halk arasındaki yaygın ama yanlış bir inanış ishal olunduğunda su alınmaması gerektiğidir. İshalin nedeni su fazlalığı değil barsaklardaki patolojilerdir. Bu nedenle ishal durumunda kaybedilen su yerine konmaz ise hayati sonuçlar ortaya çıkabilir. İshal olan bebeklere yeteri kadar su verilmemesi ülkemizdeki bebek ölümlerinin en önemli sebeplerinden birisidir.

Yeteri kadar su içildiğinde fazla su idrar olarak atılır. Bu durumda idrarınızın rengi açık ve berraktır. Su alımı kaybı karşılamadığında ise idrar miktarı azalır, rengi koyulaşır ve daha konsantre hale gelir. Bu durumda beyne ulaşan sinyaller susuzluk hissetmenize ve su kaybını kısıtlayıcı bazı hormonların salınmasına neden olur.

İnsanlar için tek kaynak içilen su değildir. Günlük beslenme içinde yer alan pek çok madde su içerir. Elmanın yaklaşık %84’ü, üzümün %81’i, sütün %50’si, ya da örneğin domates çorbasının %80’inden fazlası aslında sudur. Ancak bu besinlerin içinde bulunan bazı maddeler idar söktürücü etki gösterebileceğinden sadece besinler ile alınan su hiçbir zaman yeterli olamaz.

Gebelik ve su
Bebek beklemek kadın hayatının en eğlenceli ve heyecan verici deneyimlerinden birisidir. Ancak Gebelikte görülen bazı yakınmaların tolere edilmesi güç olabilir. Bunlardan en önemlileri kabızlık, idrar yolu enfeksiyonları ve hemoroidlerdir. Yeterli sıvı alımı dışkının yumuşamasını sağlayarak kabızlığı ve dolayısıyla hemoroid oluşumunu engeller.Öte yandan su tutulumu ve şişlikler de çoğu zaman rahatsızlık verici durumlardır. Bu yakınmaları en aza indirmenin yolu yeterli miktarda su içmekten geçer. Sanılanın aksine fazla su içilmesi su tutulumuna neden olmaz.

Sıvı alımı başından sonuna kadar Gebeliğin her döneminde son derece önemlidir. Yeterli bir hidrasyon yani sıvı alımı kendinizi enerjik hissetmenize yardımcı olacağı gibi cilt kuruluğu gibi problemlerin de görülmesini engeller. Ayrıca yeterli sıvı aldığınızda hem sizin hem de bebeğinizin kanındaki elektrolit dengesi kolaylıkla sağlanabilir.

Gebelikte salgılanan hormonlar kişinin sıvıları kullanım şeklini değiştirir. Gebeliğinizin sonlarına doğru kan hacminiz yaklaşık 1.5 katına çıkar. Gebelik döneminde solunum yolu ile akciğerlerinizden kaybettiğiniz su miktarı da Gebelik öncesine göre daha fazladır.

Bebeğinizin içinde bulunduğu amniyon sıvısı her 3 saatte bir kendini yenilemektedir. Yetersiz su alımına bağlı dehidrasyon durumunda amniyon sıvısının miktarı azalabilir.

Gebelikte dehidrasyonun bir başka olumsuz etkisi de erken doğum ağrılarıdır. dehidrasyon durumunda salgılanan bazı hormonlar doğum kasılmalarını başlatan hormonu taklit ederek erken doğum kasılmalarına neden olabilirler. Erken doğum tehtidi tedavisinde ilk yapılan işlemin damar yolu açarak sıvı verilmesi olduğunun hatırlanması sıvı alımının önemini belirtmek açısından dikat çekicidir. Çoğu zaman hafif kasılmalar sadece sıvı verilmesi ile kaybolur gider.

Su vücudun taşıma sistemidir. Besin maddelerini ve oksijeni kan yolu ile bebeğinize taşıyan sudan başkası değildir. Su aynı zamanda Gebelikte sık görülen ve erken doğum ile düşüklere neden olabilen idrar yolu enfeksiyonlarının önlenmesinde de aktif rol alır. Yeteri kadar su içerseniz idrarınız seyrelmiş olur ve enfeksiyon şansınız azalır.

Sağlıklı bir Gebelik geçirmek için günde en az 8-10 bardak su içmelisiniz. Aktif çalışan bir kişiyseniz ya da egzersiz yapıyorsanız almanız gereken miktar biraz daha fazladır. Her 1 saatlik egzersiz için 1 bardak fazla su içmelisiniz.

Meyve suları günlük sıvı alımınızda tercih edebileceğiniz maddelerdir ancak bunların fazla miktarda kalori içerdiğini unutmayın. Su hiç kalori içermeyen nadir maddelerdendir. Kahve, çay, kola gibi kafein içeren maddeler idrar söktürücü etki gösterdiklerinden günlük sıvı alımında herhangi bir değer taşımazlar. Bunlar aldığınız miktardan daha fazla idrar çıkartmanıza ve sonuçta su kaybetmenize neden olurlar.

Yeterli su alımı için öneriler
Su içmek için susamanızı beklemeyin. Bu şekilde davrandığınızda su alımınızın yeterli olmadığından emin olabilisiniz.

  • Her öğünde mutlaka bir badak su için
  • Sabah kalktıktan sonra öğlen yemeğine kadar en az 2 bardak su için, aynı şekilde öğlen ve akşam üzeri arasında da iki bardak içmeye çalışın
  • Yatmadan önce mutlaka bir bardak su içme alışkanlığını edinin
  • Yürüken bir çeşme gördüğünüzde mutlaka su için
  • Abur cubur yemek yerine su içmeyi deneyin. Gazete okurken ya da televizyon seyrederken su için
  • Suyun tadından (ya da tatsızlığından) hoşlanmıyorsanız içine bir iki damla limon ya da portakal suyu ekleyerek tatandırmayı deneyin.

 

Gebelik ve vejeteryanizm

Vejeteryan diet denildiğinde hayvansal gıdaların dahil olmadığı bir beslenme şekli anlaşılır. Son zamanlarda bazı çevrelerde giderek popülerite kazanan bu beslenme tarzını benimseyen kadınlar Gebelikleri süresince de buna devam etmeyi isterler. Ancak vejeteryan beslenme şeklinin Gebelikteki etkileri konusunda çeşitli görüşler vardır. Genel kanı bilinçli şekilde ve uygun kombinasyonlar ile uygulandığında Gebelik açısından çok büyük bir risk oluşturmayacağıdır.

Vejeteryanizm nedir?
İnsan biyolojik olarak etobur mu yoksa otobur mudur? sorusu vejeteryanlar ve karşıtları arasında sıkça tartışılan bir konudur. Biyolojik olarak insan etoburlara pek benzememektedir, öte yandan modern sayılabilecek insanın ortaya çıkışından beri dietinde et ve hayvansal ürünlerin olduğu da bilinmektedir. İnsan sindirim sistemi otoburlara da benzememektedir. Bu nedenle insan omnivaröz yani hem etobur hem de otobur olarak kabul edilmektedir. Aslında etobur olarak bilinen pekçok hayvanın da dönem dönem bitkileri yediği bilinen bir gerçektir. Öte yandan otobur hayvanların hayvansal gıda tükettiği pek görülmemiştir.

Vejeteryan sözcüğü ilk kez 1847 yılında İngiltere’de Joseph Brotherton tarafından kullanılmıştır. Genel kanının aksine İngilizce’de sebze anlamına gelen “vegetable” sözcüğünden gelmez. Vejeteryan sözcüğünün kökeni Latince taze ve hayat dolu anlamına gelen “vegatus” sözcüğünden gelmektedir.

1847 yılından önce et yemeyen kişiler bilinen en eski vejeteryan olan antik Yunan bilim adamı Pisagor’a ithafen Pisagorian olarak tanımlanmaktaydı.

Tanımlar
Vejeteryanlık içinde pekçok alt grubu barındıran bir tarzdır. Hayvansal gıda yememe eğilimi ne kadar katı ise potansiyel sağlık riskleri de o derece yükseketir.

  • Semi-vejeteryan: Dietinde hayvansal gıda olarak sadece balık, kümes hayvanları, yumurta ve mandıra ürünleri bulunur.
  • Lakto-ovo vejeteryan: Sadece mandıra ürünleri ve yumurta bulunur.
  • Lakto vejeteryan : Sadece mandıra ürünleri bulunur
  • Ovo vejeteryan : Sadece yumurta bulunur.
  • Vejan : Katı vejeteryan: Sadece bitkisel gıdalarla beslenir. Her türlü hayvansal gıda reddedilir.
  • Pescetarian : Sadece balık bulunur
  • Frutarian: Vejan ile aynıdır ancak sadece bitkilerin öldürülmesini gerektirmeyen besinleri yer. Örneğin elma bitkiyi öldürmeden koparılabilir ama örneğin havuç yenemez.

Neden vejeteryan olunur?
Bunun pekçok değişik nedeni vardır. En sık karşılaşılan neden basitçe kişinin et sevmemesidir. Et yağlı ve sindirimi zor bir besin maddesidir. Özellikle kırmızı etin sağlık açısından zararlı olabileceği bilinmektedir.Bu nedenle bazı kişiler et yememeyi tercih ederler.

Vejeteryanlığın altında yatan temel neden ise filozofiktir. Başka bir canlının hayatına son verme fikri vejeteryanlara korkunç gelmekte ve bu nedenle başka bir canlının öldürülmesinden duydukları rahatsızlık nedeni ile vejeteryan olmaktadırlar. Bunun en üç örneği frutarianizmdir.

Bir diğer neden ise dini inançlardır.Bu özellikle uzak doğu dinlerinde belirgindir. Eski dönemlerde hayvanın sütü ile uzun süre büyük insan popülasyonlarının beslenebilmesi ve kısa süreli beslenme sağlayan eti nedeni ile bu kaynakların tükenmesi korkusu bu alışkanlığın temelidir.

Gebelik ve vejeteryan diet
Gebelik enerji ve protein başta olmak üzere vücudun besin gereksinimlerinin arttığı bir dönemdir. Gebelikte vejeteryan beslenme şeklinin hem olumlu hem de olumsuz etkileri vardır. En önemli olumlu etkisi bu tür beslenme şeklinin yüksek oranda fiber (lif) içermesidir. Yüksek lif kabızlık başta olmak üzere Gebelikte sık karşılaşılan bazı sindirim sistemi sorunlarının daha hafif seyretmesini sağlar. Vejeteryan beslenme şekli daha az kalori ve yağ içerdiği için kilo kontrolü daha kolay olur.

Protein
Proteinler tüm organizmaların temel yapıtaşlarından biridir. Proteinler amino asit adı verilen birimlerden oluşur. Doğada 20 tür aminoasit vardır. Bunlardan bir kısmı vücutta üretilebilirken esansiyel amino asitler adı verilen diğerleri üretilemez ve dışarıdan alınması gerekir. Hayvansal proteinler tüm amino asitleri içerdikleri için “tam proteinler” olarak adandırılırken bitkisel proteinler “tam olmayan” proteinlerdir. Bunun tek istisnası soyadır. Ancak 2000 yılında yapılan bir araştırma soya ağrılıklı vejeteryan beslenen kadınların erkek bebeklerinde hipospadias adı verilen ve idrar yapılan deliğin penis ucunda değil de yanlarda olduğu bir anomalinin 5 kat fazla görüldüğünü ortaya koymuştur.

Yeterli protein almak için et yemek şart değildir. Süt ve süt ürünleri ile yumurta tüketilmesi gerekli olan proteinleri sağlar.

Demir
Demir Gebelikte gereksinimi artan temel minerallerden biridir. Demirin ana kaynağı et, balık ve kümes hayvanlarıdır. Bunun yanısıra bazı sebzeler de demir içerir ancak bunlarda bulunan demir fomunun emilimi düşük olduğundan biyoyararlılığı son derece düşüktür.

Kalsiyum 
Gebelikte kritik öneme sahip minerallerden bir diğeri de kalsiyumdur. Bebeğin kemik ve diş gelişimi için gereklidir. Kalsiyum temel olarak süt ve süt ürünlerinden alınır. Lakto ovo vejeteryanların Gebelikteki kalsiyum alımı dietlerinde et bulunduranlara yakındır.

D Vitamini
Bu vitamin kalsiyumun emilimi için gereklidir. Vücutta güneş ışığı yardımıyla üretilir. Pekçok süt ürüni D vatimini ile zenginleştirilmiştir.

Folik asit
Vejeteryan beslenme şeklinin Gebelikteki önemli yararlarından birisi de yüksek oranda folik asit içermesidir. Folik asit bebeğin sinir sistemi gelişimi açısından son derece önemlidir. Pekçok yeşil sebze yüksek miktarlarda folik asit içerir.

B12 vitamini
Bu vitamin hücre bölünmesi ve protein sentezi için gereklidir. Bitkilerde bulunmaz sadece hayvanlarda vardır. Yumurta ve süt ile yeterli miktarlarda alınabilir.

Çinko
Çinko eksikliğinin doğumda komplikasyonlarının olasılığını arttırdığı bilinmeketedir. Yapılan bazı çalışmalarda vejeteryan Gebelerde çinko düzeylerinin daha düşük olduğu gösterilmiştir. Bitkisel kökenli besin maddelerinde de bulunmakla birlikte hayvansal gıdalardaki çinko daha etkili şekilde emilmektedir.

Sonuç
Vejeteryanlik dikatli planlandığı taktirde Gebe bir kadın ve bebeği için yüksek risk taşımaz. Ancak burada vejeteryanlığın alt grupları oldukça önem kazanmaktadır. Organizmanın sağlıklı işleyebilmesi için hayvansal kökenli besin maddelerine de gerek vardır. Vejan ya da frutarian beslenme şekli insanlar için uygun olmadığı gibi Gebelerin de kesinlikle kaçınması gereken bir alışkanlıktır. Lakto ovo vejeteryanizm ya da semi vejeteryanizm beraberinde dışarıdan verilen vitamin ve mineraller ile Gebelikte devam ettirilebilir.

Gebelik ve süt

Gebe olduğunu çevresine söyleyen bir kadın bir anda büyük bir bilgi ve öneri bombardmanına maruz kalır. Aile büyükleri başta olmak üzere daha önce bir Gebelik deneyimi geçiren çevredeki herkes kendi bildiği doğruları yeni Gebeye empoze etmeye çalışır. Bu önerilerden en sık karşılaşılanlardan birisi de kuşkusuz süt içmektir.

Gebe kadının çevresindeki ilgili ya da ilgisiz herkes onun hergün mutlaka süt içmesi gerektiğini söyler. Gebe kadının içmesi gereken süt miktarı kimine göre günde bir bardak kimine göre ise bir litredir ve süt içmeye Gebe kalındığını öğrenir öğrenmez başlanmalıdır. Süt içmeyi önermenin altında yatan neden ise bebeğin kemiklerinin güçlenmesi için gerek duyduğu kalsiyumun sağlanmasıdır. Bu öneri kısmen doğrudur çünkü süt gerçekten önemli bir kalsiyum kaynağıdır. Ancak hatalı olan kişileri süt içmeye zorlamaktır.

Süt önemli bir kalsiyum kaynağı olmakla beraber pekçok erişkin kişi süt içmekten hoşlanmaz. Üstelik süt erişkinler için bir besin maddesi olmadığı için pekçok erişkinde laktoz intoleransı vardır ve bu kişiler süt içtiklerinde ciddi anlamda rahatsızlık duyarlar. Buna ek olarak Gebeliğin erken dönemlerinde süt Gebeliğe bağlı bulantı ve kusmaları tetikleyebilir.

Gelişmekte olan bebeğin kalsiyum gereksinimi son trimesterda yani 28. haftadan sonra belirginleşir. Bu haftalarda kalsiyum alımı daha çok önem kazanır. Ancak Gebe bir kadının alması gereken kalsiyum bebeğinin gereksinimini karşılamaktan çok kendi depolarını doldurmak içindir. Siz yeterli miktarda kalsiyum almasanız bile bebeğiniz için endişe duymanız gerekmez. Çünkü bebeğiniz kendi gelişimi için gereksinim duyduğu kalsiyumu sizden zaten alacaktır. Bunun için eğer gerekliyse sizin kemiklerinizdeki kalsiyumu da kullanabilir. Eğer bu durum uzun süre devam ederse ve siz doğumdan sonra da yeterli kalsiyum almazsanız ileride kemik erimesi sorunu yaşama riskiniz artar.

Tekrarlamak gerekirse süt ve kalsiyum bebeğinizden çok kendiniz için gereklidir. Eğer Gebeliğinizin son dönemlerinde yeterli kalsiyum almıyorsanız bu durum çoğu zaman bacak krampları şeklinde kendini belli eder.

Eğer süt seven bir kişi iseniz bu sizin için bir avantajdır çünkü süt önemli bir kalsiyum kaynağıdır. Ancak eğer süt sevmiyorsanız ya da herhangi bir nedenden dolayı içemiyorsanız da endişelenmeniz gerekmez. Çünkü önemli bir kaynak olmakla beraber dietteki tek kalsiyum kaynağı süt değildir. Sütten üretilmiş ürünler de yüksek oranda kalsiyum içerir.

Örneğin bir bardak yoğurt hemen hemen bir bardak süt kadar kalsiyum içerir. Bunun yanısıra beyaz peynir başta olmak üzere peynir çeşitleri ve dondurma da önemli ölçüde kalsiyum içerir. Bunun yanısıra brokoli, bürüksel lahanası ve ıspanak gibi sebzeler de kalsiyum açısından zengindir.

Eğer süt içecekseniz yağı alınmış light sütlerden içmeyi tercih edin. Light süt ile normal süt arasındaki fark sadece yağının alınmış olmasıdır. Light sütler genelde normal sütlerden daha fazla kalsiyum içeririler. Light süt içerek hem yeterli miktarda kalsiyum almış olur hem de gereksiz kalori alımının önüne geçmiş olursunuz.

Süt içemiyorsanız endişelenmeyin çünkü bunu yapmak zorunda değilsiniz. Hele Gebeliğin başlarında buna kendinizi zorlamak da gereksiz endişe ve strese neden olur.

 

Laktoz intoleransı (süt içememek)

Laktoz temel olarak süt içinde bulunan disakkarid türü bir şekerdir. Disakkaridler iki farklı şeker türünün biraraya gelmesi ile oluşurlar. Glukoz ile galaktoz biraraya gelerek süt şekerini yani laktozu oluşturular.

Sindirim sistemine girdiğinde laktoz laktaz adı verilen bir enzim yardımı ile parçalanarak glukoz ve galaktoza ayrılır. Laktaz enziminin eksikliği ya da tam işlev görmemesi durumunda laktoz intoleransından söz edilir.

Temel anlamda laktoz intoleransı süt ya da süt ile üretilmiş ürünleri sindirememek ya da bunda güçlük yaşamak anlamına gelir.

Süt intoleransı ya da laktaz eksikliği olarak da anladırılan bu durum tüm dünyada en sık karşılaşılan sindirim bozukluklarından birisidir ve özellikle Asya-Avrupa ırklarında daha fazla görülür. Asya kökenli Amerikalıların %90’ında var olduğu tahmin edilmektedir. Kabaca bir tahminle dünya üzerinde yaşayan her 10 insandan birinin sütü sindiremediği sanılmaktadır.

Etiyoloji
Süt ile alınan laktozun barsaklardan emilebilmesi için laktaz enzimi tarafından parçalanması gerekir. Laktaz ince barsak yüzeyinde bulunur. Bu enzimin seviyesi doğum sırasında en yüksek iken yaklaşık 2 yaşından başlayarak azalmaya başlar. Bu nedenle laktoz intoleransı zaman içinde ortaya çıkan bir durumdur. Hayvanlar aleminde de benzer durum söz konusudur. Pekçok hayvan ergenliğe ulaştığında sütü sindirebilme yeteneğini kaybeder.

Bunun yanısıra normal dışı gelişen laktaz eksikliği de söz konusu olabilir. Genetik geçiş gösteren konjenital laktaz eksikliği son derece nadir bir durumdur.

Öte yandan bazı sindirim sistemi hastalıkları da barsak mukozasının normal yapısını bozarak sekonder laktaz eksikliğine neden olabilir. Bunlar:

  • Akut gasroenterit
  • Giardiasis ya da ascariasis gibi parazit hastalıkları
  • Crohn hastalığı
  • Çölyak hastalığı
  • Radyasyona bağlı barsak iltihabı
  • Karsinoid sendrom
  • Whipple sendromu
  • Kwashiorkor
  • Kemoterapi
  • ve bazı kanser türleridir.

Klinik
Eğer barsaklarda laktaz aktivitesi yoksa ya da düşükse sindirilmeden kalan laktoz osmotik dengeyi bozarak barsak içinde sıvı ve elektrolit birikmesine neden olur. Genişleyen barsaklarda hareketlilik artar ve ishal ortaya çıkar. Öte yandan serbest halde yıkılmadan kalın barsaklara ulaşan laktoz buradaki bakteriler tarafından fermentasyona uğrar ve ortaya hidrojen gazı çıkar. Fazla miktardaki hidrojen hem ishali arttırır hem de gaz ve şişkinik başta olmak üzere diğer sindirim sistemi yakınmalarına yol açar.

Laktoz intolerensının beliritleri

  • Aşırı gaz
  • Şişkinlik
  • Bulantı
  • İshal

gibi sindirim sistemi yakınmalarıdır. Yakınmalar laktoz içeren besinleri aldıktan 30-120 dakika sonra ortaya çıkar. Bazı kişilerde yakınmalar fazla miktrda laktoz aldıktan sonra ortaya çıkarken örneğin 1 bardak süt gibi miktarlarda görülmeyebilir.

Bebeklerde en yüksek düzeyde olan laktaz aktivitesi dietteki süt miktarındaki azalmaya paralel olarak azalır.Bazı insanlarda laktaz aktivitesi çok düşük olmasına karşın belirtiler ortaya çıkmaz. Bu durumun nedeni bilinmemektedir.

Laktoz intoleransı genelde rahatsızlık verici bir durum olmakla beraber hayati bir sorun yaratmaz.

Tanı
Laktoz intoleransının tanısı genelde klinik bulgular ile konur.

Bunun için en basit yöntem birkaç gün süreyle laktoz içeren besinlerden uzak durulmasıdır. Daha sonra 2-3 bardak süt içilir. Eğer karın ağrısı ve yakınmalar ortaya çıkıyor ise laktoz intoleransınız var demektir.

Eğer kesin bir tanı istenir ise bazı labovatuar incelemelerinin yapılması gerekebilir.

  • Laktoz tolerans testi: Açlık kan şekeri ölçüldükten sonra laktoz içeren sıvı içilir ve daha sonra birkaç kez kan şekeri ölçümü yapılır. Eğer kan şekeri yükseliyorsa laktoz intoleransı yok demektir.
  • Soluk testi: Laktoz içeren bir sıvı içildikten sonra nefeste hidrojen gazı ölçülür
  • Biopsi: Barsaktan biopsi alınır.

Tedavi
En etkin ve tek tedavi şekli dietten laktoz içeren ürünleri çıkarmaktır. Tedavinin şekli yakınmaların şiddetine göre değişir. Hafif yakınması olan kişilerde alınan süt ürünü miktarının azaltılması yeterli olurken şiddetli olgularda tamamen laktozsuz diet gerekli olabilir.

Çok hassas kişilerde örneğin kahve kremasının içindeki çok az miktardaki laktoz bile yakınmalara neden olabilir.

Hangi gıdalarda laktoz vardır
En sık tüketilen laktoz kaynakları şunlardır:

  • Süt
  • Tereyağ
  • Margarin
  • Yoğurt
  • Peynir
  • Süttozu
  • Bazı ekmek türleri ve hamur ürünleri
  • Bazı hazır gıdalar
  • Çikolata

Yoğurt bu ürünler arasında farklı bir yere sahiptir. İçindeki bakteriler laktozu parçalarlar ve süt içemeyen pekçok kişi rahatlıkla yoğurt yiyebilir

Son dönemlerde piyasada laktazlı süt ve süt ürünleri ya da laktozu alınmış süt ve bu sütten yapılmış ürünler satılmaktadır. Bu ürünlerin tüketilmesi de yakınmaların ortaya çıkmasını engeller.

Gebelik ve laktoz intoleransı
Gebeliğin laktoz metabolizması üzerindeki etkisi sabit değildir. Her kişide farklı durumlar ortaya çıkabilir. Daha önceden sorun yaşamadığı halde Gebelik sırasında sütü sindirmede güçlük yaşamayan başlayan kişiler olduğu gibi tam tersi şekilde laktoz intoleransının Gebelikte daha iyiye gittiğini bildiren kadınlar da vardır. Burada önemli olan rahatsızlığının nedeninin laktoz metabolizmasında ortaya çıkan bir sorun mu yoksa Gebeliğe bağlı diğer sindirim sorunları mı olduğunun ayrımının doğru yapılmasıdır. 1996 yılında yapılan bir araştırmada laktoz intoleransı olan kadınların Gebeliklerinin son dönemlerinde laktozu Gebelik öncesi döneme göre daha kolay tolere ettikleri, doğumdan bir süre sonra ise durumun eski haline döndüğü saptanmıştır. nedeni tam olarak bilinmeyen bu durumun olası nedenleri arasında barsak hareketlerinin yavaşlaması ve dolayısı ile laktozun barsaktan geçiş süresinin uzaması ile barsaklardaki bakterilerin yüksek laktoz alımına gösterdikleri uyum olabileceği ileri sürülmüştür.

Eğer laktoz intoleransı nedeni ile süt içemiyorsanız endişelenmeyin. Gebelikte süt önemli bir kalsiyum kaynağı olmakla birlikte kalsiyum almak için tek yöntem değildir. Diğer pekçok yol ile vücudunuzun ve bebeinizin gerek duyduğu kalsiyumu alabilirsiniz.

  • Sütü az miktarlarda içmeye çalışın. Laktoz intoleransı olan pekçok insan bir seferde yarım bardak ya da daha az sütü tolere edebilmektedir. Günde 3-4 defa azar azar içmeyi deneyin
  • Piyasada satılan laktazlı ya da laktozu azaltılmış sütleri içmeyi deneyin. Light süt içtiğinizde yeterli kalsiyumu alırken hem gereksiz yağ almamış olursunuz.hem de daha kolay sindirebilirsiniz.
  • Sütü yemeklerle birlikte içmeyi deneyin. Genelde yemekle birlikte alınan süt daha kolay sindirilir.
  • Bakterilerle fermente edilmiş yoğurt, beyaz peynir gibi süt ürünleri süte göre çok daha kolay sindirilir.
  • Kalsiyum ile desteklemiş meyve suları içebilirsiniz.

Tüm bu yöntemlerin başarısız olması durumunda ise kalsiyum içeren vitaminler kullanabilirsiniz.

Gebelikte vitamin kullanmalı mısınız?

Gebelik genelde tüm vücut gereksinimlerinin belirli oranlarda artış gösterdiği bir dönemdir. Bu nedenle Gebe olan ya da Gebe kalmayı planlayan kadınların genelde pekçok vitamini ve minerali birarada içeren preparatları kullanmaları doktorları tarafından önerilir. Prenatal vitamin desteği olarak adlandırılan bu durum bilimsel çevrelerde hala daha kesin ortak bir karar verilememiş bir konudur. Amerika Birleşik Devletlerinde ilaç ve gıda kullanımını düzenleyen resmi kurum (FDA) ve en büyük bilimsel derneklerden biri olan Amerikan Obstetrisyenler ve Jinekologlar birliği (ACOG) da Gebelikte vitamin kullanımı ile ilgili herhangi bir kılavuz yayınlamamışlardır.

Bununla birlikte gerek gelişmiş ülkelerde gerekse ülkemizde Gebelikte kullanıma uygun olan pekçok prenatal vitamin piyasada bulunmaktadır ve pekçok hekim Gebelik sırasında bunların kullanımını önermektedir. Genel kural olarak prenatal vitaminler normalde satılan vitamin preparatlardan daha fazla demir, kalsiyum ve folik asit içerirler. Benzer şekilde aşırı dozlarda alındığında gelişmekte olan bebekte olumsuz etkilere neden olabilecek A vitamini de bu preparatlarda daha az dozlarda bulunur.

Gerçekçi olmak gerekirse düzenli ve dengeli beslenen bir kadında Gebelik sırasında tüm vitaminleri dışarıdan vermenin bir gerekliliği yoktur. Dengeli bir beslenme ile Gebe bir kadın gerek duyduğu olan tüm vitaminleri almaktadır.

Öte yandan bu konuda özel bir çaba sarf edilmedikçe çoğu zaman dengeli ve ideal beslenmek mümkün olamamaktadır. Hatta oldukça özen gösterenlerde bile zaman zaman bazı mineral ve vitaminler daha düşük dozlarda alınabilmektedir.Ayrıca B grubu vitaminler Gebeliğe bağlı bulantı ve kusmaların önlenmesinde etkili olmaktadırlar.

Gebelik artan kan yapımı nedeni ile demir gereksiniminin arttığı bir dönemdir. Yine Gebe bir kadında kalsiyum gereksinimi de fazlalaşmaktadır. Süt ve süt ürünleri ile bu kalsiyum alınabilse de yine de dılarıdan vitaminler ile desteklemekte yarar olabilir.

Ayrıca tüm dünyada yaygınlaşan vitamin kullanma çılgınlığı Gebe kadınları da etkilemekte ve vitamin kullanmayan kadın durumdan psikolojik olarak olumsuz etkilenebilmektedir.

Her Gebe kadın vitamin kullanmalı mıdır?
Eğer sağlıklı, düzgün beslenen ve özel bir risk faktörü olmayan biriyseniz doktorunuz Gebeliğiniz sırasında vitamin kullanmanızı önermeyebilir. Ancak prenatal vitaminlerden bağımsız olarak Gebe kalmadan 1 ay önce başlamak kaydıyla Gebeliğinizin ilk 12 haftası boyunca folik asit kullanmanız gereklidir. Hamieliklerin önemli bir kısmı plansız gerçekleştiğinden korunmayı bırakan kadınların düzenli olarak folik asit kullanmaları önerilmektedir.

Gebe kalmadan önce ya da Gebeliğinizi başlarında kansızlığınız varsa demir preparatları da kullanmanız uygun olacaktır. Eğer kansızlığınız yoksa demir ilaçlarına başlamak için 28. hafta beklenebilir.

Son olarak daha önceden bir sağlık sorunu ya da beslenme problemi olanlar ya da değişik nedenler ile özel diet alanlarda prenatal vitamin desteği şart olabilir. Buna Gebeliğinizi takip eden doktorunuz karar verecektir.

Yapılan araştırmalarda sağlıklı kadınların Gebelikleri sırasında prenatal vitamin desteği almadıklarında ne kendilerinde ne de bebeklerinde problem görülme riskinde bir artış olmadığı saptanmıştır.Bu nedenle Gebelik sırasında vitamin kullanmamak çok büyük bir problem değildir. 

Bir günde iki tablet almak zararlı mıdır?

Birkaç gün süreyle önerilen dozdan daha fazla vitamin almanın bir zararı yoktur ancak bu düzenli hale gelirse özellikle A vitamini tehlikeli olabilir. Eğer özel durumunuz nedeni ile doktorunuz daha fazla demir ya da kalsiyum almanızı önermişse bu maddeleri ayrı ilaçlar şeklinde almanız daha uygun olacaktır.

Vitamin tabletinizi almayı unutursanız ?
Bunun herhangi bir sakıncası yoktur.

 

Gebelikte bitki çayları ve şifalı otlar

Bitki çayları son zamanlarda giderek popülerite kazanan içecekleridir. Eskiden sadece aktarlarda satılan bitkiler ve bunlardan elde edilen çaylar günümüzde hemen her markette pazara sunulmaktadır.

Bitkilerin hastalıkları tedavi edici etkisi ve bu amaçla kullanımı neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir. Bazı kültürlerde ayrı öneme sahip olan şifalı bitkiler günümüzde de bazı hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Ancak bu uygulamaların hemen hiçbir bilimsel verilere dayanmamaktadır.

Homeopatik olarak adlandırılan bu tedavilerin etkinliği konusunda bilimsel çalışmalar olmadığı gibi bunalrın Gebelik ve emzirme dönemlerinde kullanımı ve etkileri ile ilgili de elimizde hemen hiç veri bulunmamaktadır. Ayrıca bu tip ilaç etkisi olan şifalı bitkilerin bazıları hatta çok masum gibi görünenleri bile yüksek dozlarda alındığında zehir etkisi ya da istenmeyen etki oluşturabilmektedir.

Bu bitkilerin bir çoğu kaynatılarak suyu içilmekte ya da direkt olarak yenilerek alınmaktadır.

Kesin olarak güvenli olduğu bilinmeyen bu tür şifalı olduğu ileri sürülen ot ve bitkileri Gebeliğinizin ilk ve son trimesterlarında tüketmemeniz yararlı olabilir.

Bununla birlikte piyasada satılan hazır poşet çayların içindeki maddelerin çoğu normalde diyetiniz içinde bulunan ve büyük olasılıkla Gebelik sırasında zararlı etki göstermeyen maddeler içerir. Bu tür çayları aşırıya kaçmadan tüketmenizde bir zarar yokmuş gibi görünmektedir.

Bitkisel çay içmek isterseniz satın alırken içerdiği maddelere göz atın. İçindekiler eğer diyetinizde zaten bulunan portakal kabuğu, limon, adaçayı gibi bildik maddeler ise içmenizde sakınca yoktur. Ancak aslan kulağı, yarpuz, cohosh gibi garip ve daha alışık olmadığınız maddeler içeriyorsa kullanmamanız daha uygun olabilir.

Bazı maddeler ise düşük miktarlarda alındığında yararlı olabilirken yüksek miktarlarda olumsuz etkiler yaratabilir. Bu tür bitkilere en güzel örnek sinameki’dir. Sinameki barsakları uyarıcı etkiye sahip bir bitkidir ancak yüksek miktarlarda alındığında dehidratasyon ile sonuçlanabilecek ciddi ishal tablolarına yol açabilir. Bu hem sizin için hem de karnınızdaki bebeğiniz için hiç hoş olmayan bir durumdur.

Bazı bitkilerin ise rahim kasılmasını uyarıcı etkileri vardır. Pekçoğu yaygın olarak kullanılmayan bu maddeler doğum sancılarını başlatabileceğinden Gebeliğin son dönemlerinde kullanılmaları önerilmez.

Bir başka konu da ithal çaylardır. İthal çayların içinde ülkemizde yetişmeyen bazı otlar bulunabilir. Bu nedenle içeriğinden emin olunmayan çayların kullanılmaması daha uygun olabilir.

Kısaca özetlemek gerekir ise yiyecek olarak kullanılan bitkilerin çay şeklinde de alınmasında bir sakınca yoktur.

Genel olarak Gebelikte kullanılması ya da aşırı miktarlarda alınmaması önerilen bitkiler ve olası etkileri aşağıdaki tabloda incelenebilir.

Gebelikte kullanılması sakıncalı olan bitkiler

Bitki

Olası etkisi

Aloe Vera

Yaprakları müshil etkisi gösterdiğinden ağızdan alınmamalıdır

Sarı çiğdem, Cohosh, (Colichicum autumnale)

Yüksek dozlarda alındığında hücre bölünmesini etkileyerek doğum defektlerine neden olabilir.

Fesleğen (reyhan) yağı

Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir.

Kanotu (Sanguinaria canadensis)

Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir. Kusmaya neden olabilir.

Aslan kulağı (Caulophyllum thalictroides)

Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir.

Karanfil yağı

Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir.

Eşekkulağı, karakafes (Symphytum officinale)

Bebek için toksik maddler içerdiğinden kullanılmamalıdır.

Pamuk kökü (Gossypium herbaceum)

Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir.

Dong quai (Angelica polymorpha var. sinensis)

Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir.

Koyungözü (Tanacetum parthenium)

Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir..

Kırlangıç otu (Chelidonium majus)

Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir..

Ardıç ve ardıç yağı (Juniperus communis)

Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir.

Ökseotu (Viscum album)

Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir. İçerdiği toksik maddeler plasentadan bebeğe geçebilir.

Yarpuz (Hedeoma pulegioides)

Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir.

Kınakına (Cinchona officinalis)

Geçmişte sıtma tedavisinde kullanılan bu bitki körlük ve komaya neden olabilir.

Yalancı Ginseng (Panax notoginseng)

Doğum anomalilerine neden olabilir.

Sedefotu (Ruta graveolens)

Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir.

Kafuriye (Artemisia abrotanum)

Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir. Doğum anomalilerine neden olabilir.

Adasoğanı (Urginea maritima)

Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir. Doğum anomalilerine neden olabilir.

Solucan otu(Tanacetum vulgare)

Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir. Doğum anomalilerine neden olabilir.

Yabani yer elması (Diascorea villosa)

Uterus uyarıcıdır. Rahim kasılmalarını başlatabilir.

 

Gebelikte aşırı miktarlarda kullanılması zararlı olabilecek bitkiler.

Bitki

Olası etkisi

Akçaağaç (Rhamnus frangula)

Çok kuvvetli bir müshildir ve bu nedenle yüksek dozlarda uzun süre kullanılmamalıdır.

Melekotu (Angelica archangelica)

Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.

Anason ve anason tohumu yağı (Pimpinella anisum)

Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır, düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir ancak yağı kullanılmamalıdır.

Kimyon (Carum carvi)

Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.

Akdiken kabuğu (Rhamnus purshiana)

Çok kuvvetli bir müshildir ve bu nedenle yüksek dozlarda uzun süre kullanılmamalıdır.

Kereviz tohumu ve yağı (Apium graveolens)

Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.

Papatya yağı

Rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak papatya çayı içilebilir.

Tarçın (Cinnamomum zeylanicum)

Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.

Çuha Çiçeği(Primula veris)

Çok kuvvetli bir müshildir ve bu nedenle yüksek dozlarda uzun süre kullanılmamalıdır.

Rezene ve rezene yağı

Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.

Çemenotu (Trigonella foenum-graecum)

Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.

Sarımsak(Allium sativa)

Yüksek miktarlarda tüketilmesi mşde yanmasına neden olabileceği gibi emzirme döneminde süte kendine özgü kokusunu verebilir.

Yasemin yağı

Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır.

Kore Ginsengi (Panax ginseng)

Yüksek dozlarda alınması kız bebekte erkeklik hormonlarının yükselmesine neden olabilir.

Lavanta (Lavendula argustifolia)

Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.

Meyankökü (Glycyrrhiza glabra)

Yüksek dozlarda kan basıncını arttırabilir.

Yaban kerevizi (Levisticum officinale)

Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.

Mercanköşk, keklik otu (Origanum vulgare)

Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.

Sarısakız, mür (Commiphora molmol)

Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.

Maydonoz (Petroselinum crispum)

Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı ve fetusu irrite edici etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.

Nane yağı

Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak kuru nane ya da nane yaprağı yemeklerde kullanılabilir. nane yağı ise kullanılmamalıdır.

Ahududu yaprağı ve çayı (Rubus idaeus)

Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır. Doğumu kolaylaştırmak için kullanılabilir.

Ravent kökü(Rheum palmatum)

Çok kuvvetli bir müshildir ve bu nedenle yüksek dozlarda uzun süre kullanılmamalıdır.

Biberiye ve biberiye yağı

Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.

Safran (Crocus sativa)

Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.

Adaçayı

Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.

Sinameki (Senna alexandrina)

Çok kuvvetli bir müshildir ve bu nedenle yüksek dozlarda uzun süre kullanılmamalıdır.

Siyah çay(Camellia sinensis)

Fazla miktarda alınması çarpıntıya neden olabilir.

Kekik yağı (Thymus vulgaris)

Rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi olabilir ancak kuru kekik yemeklerde kullanılabilir.

Mine çiçeği (Verbene officinalis)

Yüksek dozlarda rahim kasılmalarını uyarıcı etkisi vardır ancak düşük dozlarda ve yemeklerde kullanılabilir.

 

Gebelik ve yeşil çay

Üreme ve Gebe kalma ile ilgili olanlar da dahil sağlıklı yaşam ile ilgili pekçok web sitesinde yeşil çayın mucizelerini anlatan yazılara ve haberlere çokça rastlıyoruz.  Özellikle fertilite ile ilgili sitelerde ve forumlarda rahim ağzı salgısını arttırarak Gebelik şansını yükselttiği yönünde bilgi paylaşımları olduğunu görüyoruz. Öte yandan yeşil çay kafein içeriğinin daha düşük olması nedeni ile kahvenin yerini alabilecek bir içecek olarak lanse ediliyor.

Oysa bazı çalışmalar yeşil çayın özellikle Gebeliğin ilk 3 ayında fazla miktarda tüketilmesi halinde bebeğin gelişimi için zararlı olabileceğini ileri sürüyor. Yeşil çayın genel sağlık üzerindeki yararlarını ortaya koyan çok fazla çalışma var ancak bu çalışmaların ortaya koyduğu bir başka gerçek çoğu zaman gözden kaçıyor. Gebeliğin erken döneminde fazla miktarda tüketilen yeşil çay folik asit emilimini azaltabilir. Folik asit eksikliği ise bebekte noral tüp defekti olarak bilinen durumun ortaya çıkmasına yol açar.

Gebelik öncesinde ve Gebeliğin ilk üç ayında alınmasının yararlı olduğu kanıtanmış tek vitamin folik asittir. Diğer vitaminlerin alınmasının herhangi bir yararı olduğu kanıtlanamamıştır. Hatta gereğinden fazla alınan vitaminlerin zararlı olabiliceğini iddia eden çalışmalar bile mevcuttur. Oysa folik asit yararı kanıtlanmış tek vitamindir.

Bu nedenle Gebe kalmaya çalışırken ve Gebeliğin ilk üç ayında fazla miktarda yeşil çay tüketiminden kaçınmak gerekir.

Japonya’da Gebe kadınların folik asit düzeyleri ölçülmüş ve yeşil çay tüketme alışkanlıkları incelenmiş  ve fazla miktarda yeşil çay tüketenlerde bu vitaminin daha az olduğu saptanmıştır.

2008 yılında yayınlanan bir çalışma da yeşil çayın folik asit emilimini azalttığını göstermiştir. Bu randomize çalışmada değişik gruplara ayrılan sağlıklı deneklere folik asit tabletleri ile birlikte yeşil çay, siyah çay veya su verilmiş ve belirli bir süre sonra kan örneği alınarak folik asit düzeyleri incelenmiştir. Sonuçta hem yeşil hem de siyah çay içenlerde sadece su içenlere göre folik asit düzeyleri %17.9-38.6 daha az bulunmuştur.

Bu çalışmadan elde edilen verilere göre sadece yeşil çay değil ülkemizde fazlaca tüketilen siyah çay da bu vitaminin emilimini azaltmaktadır. Bilindiği gibi folik asit bebekte noral tüp adı verilen sinir sitemi oluşumu için gerekli bir vitamindir ve eksikliği noral tüp defekti adı verilen duruma yol açabilir. Noral tüp defektleri spina bifida yani omurgada açıklıktan anensefali yani bebeğin beyninin olmamasına kadar değişen klinik şekillerde ortaya çıkabilir.

Tüm dünyada her 1000 Gebelikten 1-2’sinde noral tüp defekti görülmektedir ve bilinen tek bir nedeni yoktur ancak folik asidin bu durumu çok büyük ölçüde engellediği çok uzun zamandır bilinen bir gerçektir. Bu nedenle dünyadaki hemen hemen bütün ilgili dernek ve kuruluşlar Gebe kalmadan önce ve Gebeliğin ilk 3 ayında folik asit kullanılmasını önermektedirler. Hatta bu öneri üreme çağında olan ve herhangi bir doğum kontrol yöntemi kullanmayan tüm kadınlar için geçerlidir.

Öte yandan 2012 yılında Gebe koyunlar uzerinde yapılan bir başka araştırmada yüksek miktarda yeşil cay alan koyunların kuzularında kalbin sağ ve sol kısımları arasında bulunan ve  doğumdan sonra kapanması gereken deliğin daha anne karnında kapandığı ve bunun bebekte ölümle sonuçlanabilecek durumlara neden olabileceği gösterilmiştir.

Bugün için kabul edilen görüş günde 1-2 bardak yeşil çay içmenin hiçbir zararı olmadığı ancak Gebe kalmak isteyenlerin çay tüketimini günde 2 bardak ile sınırlamaları gerektiğidir.

 

Gebelik ve Omega 3

Hemen herkes Gebelikte beslenmenin öneminin farkındadır. Sağlıklı bir Gebelik dönemi yaşamanın önemli kriterlerinden birisi de uygun ve düzenli şekilde beslenmektir. Burada önemli olan fazla miktarda yemek değil kaliteli beslenmedir. Kaliteden kastedilen ise Gebelik sırasında gereksinim duyulan tüm maddeleri yeterli ve uygun miktarlarda almaktır.

Karnınızda gelişmekte olan bebeğiniz gelişmesi için gerek duyduğu tüm vitaminler, mineraller ve enerji yani kalori için size bağımlıdır. Gebelikte iyi beslenmeden kastedilen uygun diyet bebeğinizin tüm bu gereksinimlerini karşılayan dengeli bir beslenmeyi gerektirir. Bebeğinizin hem fiziksel hem de zihinsel gelişimi için gerek duyduğu besin maddelerinden birisi de Omega 3 adı verilen yağ asitleridir. Omega 3 aynı zamanda sizin de kendi sağlınız ve Gebelik sırasındaki iyiliğiniz için gereklidir.

Omega 3 nedir ?
Omega 3 adı verilen maddeler biyokimyada çok zincirli doymamış yağ asitleri olarak adlandırılan yapıtaşlarıdır. Balık başta olmak üzere bazı besin maddelerinde bolca bulunurlar. Bunlar aynı zamanda esansiyel besin maddeleri sınıfındadırlar. Yani insan vücudunda üretilmedikleri, buna karşın fiziksel ve zihinsel gelişim için varlıkları elzem olduğu için dışarıdan besinler yolu ile alınmaları şarttır.

Omega 3’lerin değişik türleri var mıdır?
Evet. Omega 3 belirli bir grup yağ asidine verilen genel bir isimdir. Üç ana tip omega 3 yağ asidi vardır. Bu 3 değişik türün de vücutta değişik görevlerde rol aldığı düşünülmektedir

  • Eicosapentaenoic acid (EPA): EPA temel olarak balık ve balık yağında bulunur.
  • Docosahexanoic Acid (DHA): DHA vücut fonksiyonları için en önemli olan yağ asididir ve temel olarak balıkta bulunur.
  • Alpha-Linolenic Acid (ALA): ALA en çok koyu yeşil yapraklı sebzelerde bulunur ve vücutta önce EPA’ya daha sonra ise DHA’ya dönüştürülür.

Omega 3’ler ve Gebelik ?
Son 10 yıl içerisinde Omega 3 yağ asitlerinin Gebelikte hem bebek hem de anne açısından önemi çok daha iyi anlaşıldı. Yapılan çalışmalar Omega 3 yağ asitlerinin anne karnındaki bebeğin

  • beyin oluşumu ve gelişimi,
  • Görmeyi sağlayan retina’nın gelişimi,
  • Sinir sisteminin gelişimi

aşamalarında önemli rol oynadığını göstermiştir.

Öte yandan anne açısından bakıldığında ise

Gebelik zehirlenmesi olarak adlandırılan preeklampsi, erken doğum ve doğum sonrası depresyon risklerini azalttığı düşünülmektedir.

Gebelik sırasında besinler yolu ile yeterli miktarda omega 3 alınmadığında bebek gereksinim duyduğu bu maddeleri annenin depolarından kullanmaktadır. Omega 3 lerin beyinde depolandığı düşünüldüğünden bu durumda tüm Gebelik boyunca anne bir miktar beyin hücresi kaybına uğrayabilir.

Omega 3 yağ asitlerinin aynı zamanda bebeğin büyümesine ve kilo almasına da yardımcı olduğu bu sayede düşük doğum ağırlığının önüne geçebildiği kabul edilmektedir.

Gebelik sırasında yeterli miktarda Omega 3 alan annelerin bebeklerinin uzun dönemde dikkat toplama yeteneklerinin daha fazla olduğu ve benzer şekilde görme gelişimlerinin omega 3 almayan annelerin bebeklerine göre daha iyi olduğu da ileri sürülmektedir. Ayrıca Omega 3 alan annelerin bebeklerinin ileri dönemde daha az davranış problemi gösterdiği ve meme ile prostat kanserine yakalanma şanslarının daha azaldığı da ileri sürülmektedir.

Yapılan bir çalışmada 9 aylık bebeklerin problemle karşılaştığında çözme yetenekleri incelenmiş ve anneleri Gebelik sırasında omega 3 alan bebeklerin bu konuda almayanlara göre anlamlı oranda daha başarılı olduğu gösterilmiştir. Aynı çalışmada Omega 3 alımının bebeklerin IQ düzeyi ya da hafıza yeteneklerini etkilemediği ortaya konmuştur.

Omega 3 ne zaman alınmaya başlanmalıdır?
İdeal olan kendi sağlığınız açısından da tüm yaşamınız boyunca yeterli miktarlarda omega 3 almanızdır.

Bebeğiniizn gelişimi açısından ise son 3 ayda günde en az 250 mg Omega 3 alınması önerilmektedir. Bu dönem bebeğin beyin gelişiminin %70’inin gerçekleştiği devredir. Ayrıca sinir sistemi de gelişimini büyük ölçüde bu son dönemlerde tamamlar.

Omega 3 kaynakları nelerdir?
Omega 3ler açısından en zengin besin maddeleri balıklardır. Bunlar arasında en fazla Omega 3 içerenler ise

  • Uskumru
  • Ringa balığı
  • Sardalya
  • Hamsi
  • Somon
  • Ton balığıdır

Bu balıklar arasında büyük olanlar civa başta olmak üzere bazı kimysal çevresel faktörler tarafından kirletildiğinden küçük balıkların tercih edilmesi önemlidir.

Ülkemiz açısından bakıldığında hamsi ve sardalya çok önemli ve değerli besin maddeleri olarak öne çıkmaktadır.

 

Omega 3 yağ asitleri balık dışında diğer bazı besin maddlerinde de bulunmaktadır.

  • Ispanak, kara lahana gibi koyu yeşil yapraklı sebzeler
  • Keten tohumu
  • Ayçekirdeği
  • Omega 3 ile zenginleştirilmiş yumurta, ekmek, meyvesuyu gibi besinler

ve bunların dığında belki de en önemlisi Ceviz

Gebelikte Omega 3 almak gerekir mi?
Besinler yolu ile alınmakla birlikte Gebelikte yeterli miktarda Omega 3 aldığınızdan emin olmak için doktorunuz Gebeliğinizin 2. yarısında size balık yağı tabletleri almanızı önerebilir. Burada önemli olan balık karaçiğerinden hazırlanmış ürünleri kullanmamaktır. Bunlar yüksek dozda A vitamini içerdiğinden bebek üzerinde olumsuz etkilere neden olabilirler.

 

Gebelikte balık yağı tabletleri kullanmak sakıncalı mıdır?

Son zamanlarda ülkemizde de giderek popülarite kazanan konulardan birisi de Omega 3 olarak adlandırılan yağlardır. Omega 3 genel olarak piyasada balık yağı içeren tabletler şeklinde satılan ürünlerin içinde bulunurlar.

Gebelikte balık yağı kullanımı hem zararlı hem de değildir. Temel olarak balık yağı tabletleri iki şekilde üretilirler. Bunların bir kısmı balıkların karaciğerinden elde edilirken diğerleri gövdesinden üretilir.

Zararlı olan balık karaciğerinden üretilen ürünleridir. Bu ürünler yüksek oranda retinol adı verilen bir madde içerirler. Retinol A vitamininin bir formudur ve Gebelik sırasında alınan miktar günde 3300 mikrogramı geçmemelidir. Daha fazla alınması durumunda bebekte hasara neden olabilir.

Öte yandan balık karaciğeri yani retinol içermeyen balık yağı tabletlerinde ise omega 3 yağ asidi adı verilen dokosaheksanoic asit (DHA) maddesi bulunur. Ceviz ve keten tohumu gibi besin maddelerinde de az miktarda bulunan DHA bebeğin gelişimi açısından yararlıdır.

En fazla omega 3 içeren balıklar uskumru, somon, alabalık, sardalya ve ringadır. Haftada 2 kez balık yemenin Gebeler için yararlı olabileceği ileri sürülmektedir. Bugün için Gebelikte DHA’nın güvenli dozunun ne olduğu belirli değildir. Eğer yeterli miktarda balık yiyorsanız ek olarak omega 3 içeren tabletler almanıza gerek yoktur. Eğer balık yiyemiyor ve balık yağı tableti almak istiyorsanız Gebeler için özel olarak üretilen ve retinol içermeyen tabletler kullanmanız şart olmamakla birlikte sakıncalı değildir.

 

Gebelikte çiğ et yemek sakıncalı mıdır?

Evet Gebelik döneminde çiğ ya da az pişmiş et yemek kesinlikle sakıncalıdır. Bunun en önemli nedeni toksoplazma ve salmonella başta olmak üzere bazı bakteri ve parazitlerin bulaşma olasılığıdır.

Bir tür gıda zehirlenmesi olan salmonella enfeksiyonu oldukça rahatsızlık verici bir durumdur. Şiddetli bulantı, kusma, ishal ve yüksek ateş temel belirtileridir. Gebelerde sıvı kaybı çok daha ciddi sonuçlar doğurabileceği için çoğu zaman hastanede yatırılarak tedavisi gerekir. Bebek üzerinde direkt bir etkisi olmamakla beraber sizin genel durumunuzu bozarak bebeğinizi de indirekt olarak etkileyebilir. Salmonella en sık tavuk eti ve yumurtadan bulaşır.

Toksoplazmozis ise kediler tarafından taşınan bir parazittir. Enfekte olan kedinin dışkısı ile de bulaşabilmesine rağmen en sık çiğ et ve iyi yıkanmamış sebzelerden bulaşır. Gebelikte aktif bir enfeksiyon düşük, erken ya da ölü doğum, veya bebekte anomaliye neden olabilir. Çoğu zaman grip benzeri bir tablo ile atlatılır ve kişi toksoplazma olduğunu fark etmez. Tanı yapılacak olan kan testi ile konur. Enfeksiyon birkez geçirildiğinde bağışıklık kazanılır ve yeniden enfeksiyon olmaz. Bebekte en ciddi hasarı ilk aylarda ortaya çıktığında yaratır. Toksoplazmozis için herhangi bir aşı yoktur.

Nadir görülmesine rağmen ciddi sonuçlar doğurabilen toksoplazma ve diğer enfeksiyonlardan korunmak için eğer bağışıklığınız yoksa Gebeliğiniz sırasında bazı noktalara dikkat etmelisiniz.

  • Gebeliğiniz sırasında çiğ olarak tüketilen salam, sucuk, jambon, çiğköfte gibi besin maddelerinden uzak dumaya çalışın
  • Eti çok iyi pişirin
  • Çiğ eti dolapta saklarken suyunun başka maddeler ile temas etmemesine özen gösterin
  • Çiğ ete dokunmayın ya da eldiven giyin
  • Çiğ ete dokunduktan sonra ellerinizi yıkayın
  • Çiğ et kestiğiniz bıçakla başka birşey kesmeyin
  • Çiğ et kestiğiniz kesme tahtası vb. materyali çok iyi yıkamadan başka birşey kesmek için kullanmayın

 

Gebelik ve Sushi

Japon kültürünün önemli ögelerinden biri olan sushi artık kendi sınırlarını aşmış ve dünyaca ünlü bir yiyecek haline gelmiştir. Ülkemizde de sushi kültürü giderek yayılmakta ve büyük şehirlerde hergün pek çok sushi restoranı açılmaktadır. Hatta İstanbulda büyük süpermarketlerde dahi sushi satılmaktadır.

Sushi bazıları için son derece lezzetli ve aranılan bir yiyecek maddesi iken bazılarına çiğ balık yeme fikri bile oldukça itici gelebilir.

Ülkemizde de giderek yaygınlaşan bu durum ile ilgili olarak çok sık olmasa da “Gebeyken sushi yiyebilir miyim ?” şeklinde sorular gelmeye başlamıştır.

Gebelikte sushinin güvenli olup olmadığı, bebek ve anne adayına zarar verip vermeyeceği konusunda yeterli veri ne yazik ki yoktur.

Çiğ balık ve deniz ürünleri parazitler açısından potansiyel risk oluşturur. Eğer bu parazitler vücudunuzda yerleşir ve gelişirlerse sizin yediğiniz besinlerin önemli bir kısmını kendilerine alırlar. Sonuçta hem sizde bir beslenme bozukluğu ortaya çıkar hem de bebeğiniz gelişmi için gerekli olan enerji, protein ve diğer besin maddelerinden yeteri kadar yararlanamaz.

Besin maddelerini dondurmak ya da pişirmek bu parazitleri yok eder. Bu nedenle bazı Japon restoranlarında sushi yapımında kullanılan çiğ deniz ürünleri önce dondurulup daha sonra çözülerek hazırlanmaktadır.

Çiğ balıkla ilgili bir başka risk de bazı bakteri ve virüslerdir. Bu bakteriler arasında en önemlisi listeria monocytogenes adı verilen bir türdür. Çiğ balığın yanısıra çiğ süt ve peynirle de bulaşabilen bu bakteri enfeksiyonu Gebe olmayan kadınlarda çoğu zaman hafif bir üst solunum yolu enfeksiyonu şeklinde atlatılırken bağışıklık sistemi baskılanmış olan Gebe bir kadında çok daha ciddi sonuçlar doğurabilir.

En sık karşılaşılan bulgular ateş, kas ve eklem ağrıları ile bulantı, kusma ve ishaldir. Eğer enfeksiyon sinir sistemine yayılırsa baş ağrısı, ense sertiliği, konfüzyon, denge bozuklukları ve hatta nöbetler görülebilir.

Gebelikte ise yenidoğanda enfeksiyon, erken doğum hatta ölü doğumlara neden olabilir.

Sushi dolayısı ile çiğ balık yemek bu riskleri göze almak demektir. Bilimsel açıdan sushinin Gebelikte yasaklanması ile ilgili bir veri olmasada yukarıda söz edilen potansiyel riskler nedeni ile Gebelik sırasında sushi yenilmemesi idealdir. Pişmiş deniz ürünleri kullanılan ya da sadece sebzeler ile yapılan vejeteryan sushiler ise yenilebilir.

 

Gebelikte yapay tatlandırıcıların kullanımı güvenli midir?

Günümüzde pek çok yapay tatlandırıcının içinde aspartam adı verilen bir madde bulunmaktadır. Yapılan çalışmalarda aspartamın doğum defektlerine neden olduğu gösterilememiştir. Bu nedenle Gebelikte aspartam kullanımı güvenli olarak kabul edilir.

Aspartam fenilalenin ve aspartik asit adı verilen iki amino asitten oluşmaktadır. Aminoasitler proteinlerin yapı taşlarıdır. Aspartam vücutta sindirildiğinde matanol adı verilen bir tür alkol ortaya çıkar. İlk başlarda bu konuda endişeler olsa da araştırmalar sonucu bu kadar düşük düzeyde metanolin gelişmekte olan bebeğe zarar vermediği sonucuna varılmıştır.

Yapay tatlandırıcıların öncülerinden olan sakarin ise günümüzde artık çok daha az kullanılmaktadır. Sakarinin doğum defektlerini arttırdığına dair bir bulgu olmamakla birlikte hem annede hem de bebekte mesane kanseri riskini arttırdığı bilinmektedir. Anne adayı sakarin aldığında bu sakarin plasenta yoluyla bebeğinin de kan dolaşımına geçmektedir. Bebek sakarini anne adayından çok daha yavaş yıkmaktadır. Anne adayı fazla miktarda sakarin tükettiğinde bu sakarin bebeğin mesanesinde daha uzun süre kalacağından mesane kanseri riskini arttırabilir. Bu nedenle Gebelikte sakarin kullanımı önerilmez.

Gebelikte kahve içmek zararlı mı?

Gebelik sırasında kahve içilip içilemeyeceği çok sık sorulan soruların başında gelir. Çoğu kişi bir bebek beklerken çay ve kahve gibi zararli olduğu düşünülen içecekerin içilmesinin yasak olduğunu zanneder. Gebe kadınların etraflarındaki kişiler örneğin eşleri ve aile büyükleri de bu tür içecekleri tüketmemeleri konusunda uyarırlar.

Ancak bu inanışlar doğru değildir. Gebeliğin seyri sırasında pekçok maddede olduğu gibi çay ve kahve de aşırıya kaçmadan tüketilebilir.

Kahve tüm toplumlarda önemli bir yere sahiptir. Batılı toplumlarda genelde hazır kahveler daha çok tüketilirken Türk Kahvesi olarak anılan kahve hazırlanış şekli ülkemizde çok daha yaygındır.

Son dönemlerde uluslararası kahve zincirlerinin de pazara girmesi ile pekçok değişik türü hem günlük konuşma dilimize girdi hem de damaklarımızda tadını bırakmaya başladı.

Arabistan yarımadasından dünyaya yayılan ancak daha sonraları Latin Amerika ülkelerinin daha iyi bilinen en büyük üreticiler konumuna geldiği kahve Türkler için ayrı bir öneme sahiptir. Hazırlanışı, içimi ve sonrasında bakılan falı ile törensel bir özelliği olan kahve edebiyatta da ihmal edilmemiş hem pekçok şarkı ve şiire konu olmuş hem de o en iyi bilinen deyimlerden biri olan

“Gönül ne kahve ister ne kahvehane
Gönül sohbet ister kahve bahane”

sözünün doğmasına vesile olmuştur.Gebe olmanız bu keyiften mahrum olmanız gerektiği anlamına gelmez. Kahvenin pekçok kişinin Gebelikte içilmesinden endişe duymasına neden olan özelliği içerdiği kafeindir. Uyarıcı ve keyif verici bir madde olan kafein kahvede bol miktarda bulunur. Ancak gerek kahvenin yetiştiği ağaçtan satışa sunuluncaya kadar geçirdiği evreler gerekse pişiriliş şekli içerdiği kafein miktarları üzerinde önemli rol oynar.

Tüm dünyada en çok tüketilen kahve türlerinden biri olan granül kahve (ya da yaygın ama yanlış kullanılışı ile nescafe) 1 fincanında yaklaşık 135 mg kafein içerirken daha yoğun olduğu düşünülen Türk kahvesinin bir fincanında 60 mg kafein bulunur. Sert olarak tanımlanan espresso ise en az kafein içeren kahve türlerinden birisidir.

Yapılan araştırmalar Gebelik sırasında günde 300-400 mg’dan daha az alınan kafeinin anne adayı ve bebek üzerinde herhangi bir olumsuz etkisinin olmadığını göstermektedir.

Bu nedenle Gebe olmanız kahve içmekten vaz geçmeniz anlamına gelmez. Eğer Türk kahvesi tiryakisi iseniz günde 1-2 fincan kahve ile herhangi bir zarar görmeniz çok uzak bir olasılıktır.

Ancak Gebelik sırasında beslenmedeki altın kural olan aşırıya kaçmama konusunu unutmamak gerekir.

 

Hazımsızlık ve şişkinlik ile nasıl başa çıkabilirim?

Gebelikte sıkça rastlanılan hazımsızlık ve şişkinilik genellikle östrojen ve progesteron hormonlarındaki artışa bağlıdır. Bu hormonlar sindirim sistemi de dahil olmak üzere tüm düz kaslarınızda gevşemeye neden olur. Sindirim sistemini oluşturan kaslardaki gevşeme sindirim işlemini yavaşlatır. Sonuçta özellikle fazla yenen yemeklerden sonra şişkinlik, hazımsızlık ve karın bölgesinde rahatsızlığa neden olur.

Gebeliğiniz süresince hazımsızlık sorunu yaşamanız normaldir ancak bazı ufak önlemler ile rahatsızlığınızın şiddeti ve sıklığını azaltabilirsiniz. Öncelikle bol ve rahat kıyafetler giymelisiniz. Özellikle bel ve karın bölgesini gereğinden fazla sıkan giysiler şikayetlerinizin artmasına neden olabilir. Günde 3 defa büyük öğünler yemektense öğünlerinizi gün içerisine bölüp daha sık aralıklarla ama azar azar yemeniz, yemeğe yeteri kadar zaman ayırmanız ve iyice çiğnemeniz önemlidir.

Sindirim sistemini zorlayan besinleri mümkün olduğunca az tüketin. Soda, alkol (Gebeliğinizin her döneminde uzak durmanız gerekir. ( bkz. Gebelik ve alkol kullanımı), şarküteri türü çiğ etler, fazla miktarda baharat, aşırı soslu yiyecekler ve kızartma türü yağlı yiyecekler sindirim sisteminizi zorlar.

Sindirim sistemiyakınmaları ile ilgili birkaç öneri daha:

  • Sigaradan uzak durun.
  • Dengeli ve doktorunuzun önerdiği şekilde beslenmeye gayret gösterin.
  • Yerden ya da alçaktan birşey alacağınız zaman belden değil dizlerinizden eğilin yani çömelin.
  • Yemelerden sonra uzanmak için en az 1 saat geçmesini bekleyin.
  • Yatarken başınızın altına birden fazla yastık koyun. Başınız ve gövdeniz yüksekte yatın.
  • Bu basit önlemler ile yakınmalarınız geçmez ise doktorunuzla görüşerek antasit ilaçlar kullanabilirsiniz.

 

Dehidratasyonun önüne nasıl geçebilirim?

Günlük sıvı gereksiniminizi karşılamak için günde en az 8-10 bardak su içmelisiniz. Yapacağınız hafif egzersiz ve aktivitenin her 1 saati için fazladan 1 bardak daha su içmelisiniz. Meyve suları almanız gereken sıvının bir kısmını oluşturabilir ancak bunalrın yüksek miktarlarda kalori içerdiğini unutmamalısınız. Kahve, kola ve çay gibi kafeinli içecekler sıvı alımı olarak kabul edilmez çünkü bunlar idrar söktürücü etkiye de sahiptirler ve aldığınızdan daha fazla sıvıyı idrar olarak kaybetmenize neden olurlar. Su içmekten çok hoşlanmıyorsanız birkaç bardağının içine limon vs. sıkarak değişik tatlar elde edebilirsiniz. Sıvı alımınız yetersiz olduğunda dehidratasyon tehlikesiyle karşı karşıyasınız demektir.

Dehidratasyon belirtilerini öğrenin, bunlardan en bariz olanları ağızda ve burunda kuruluk ile idrar renginde koyulaşmadır.

Uçak yolculuğu kabin içindeki hava çok az miktarda nem içerdiği için dehidratasyona neden olabilir. Uçuş boyunca yeterli miktarda su içmeye dikkat edin.

Az nem kadar fazla nem de aşırı terlemeye, sıvı kaybına ve sonuçta dehidratasyona neden olabilir. Sıcağa bağlı sıvı kaybı varlığında elektrolit içeren soda gibi sıvılar alabilirsiniz.

Gebelik sırasında su içmenin tek amacı dehidratasyonu önlemek değildir. Su besin maddelerinin kan yolu ile bebeğe taşınmasına yardımcı olur. Aynı zamanda sistit, kabızlık ve hemoroid oluşmasını da engeller. Çelişki gibi görünse de Gebelik sırasında ne kadar çok su içerseniz vücudunuzun su tutma olasılığı da o ölçüde azalır.

 

Gebelikte midye ve istiridye yenebilir mi?

Midye ve özellikle istiridye ölümle sonuçlanabilecek ciddi besin zehirlenmelerine neden olabilen bakterilere ev sahipliği yapan deniz ürünleridir. Pekçok virus, bakteri ve toksinleri barındırabilirler. Uygun şartlarda saklanmadıklarında bu zararlı mikrop ve toksinler çok hızlı bir şekilde üreyebilirler ve şiddetli besin zehirlenmesine neden olabilirler. Hatta istiridye ve midye hepatit virüsü de taşıyabilmektedir. Gebe olmak bu hastalıklara yakalanma riskinizi arttırmaz ancak zehirlenme ortaya çıktığında kullanılması gereken bazı ileçlar Gebelikte sakıncalı olabilir.

Ayrıca bu kabuklu deniz ürünleri civa ve benzeri çevresel zehirleri fazla miktarda barındırabilirler.

Tüm bu nedenler ile Gebelikte kabuklu deniz ürünlerinin tüketilmesi güvenli olarak kabul edilmemektedir

 

Gebelikte ton balığı yenebilir mi?

Büyük balıklar içerdikleri yüksek civa miktarları nedeni ile genellikle Gebelikte önerilmemektedir. Ton balığı ise büyük olmasına rağmen genelde düşük civa içeren balıklar sınıfına dahil edilmektedir.

Yüksek oranda Omega 3 içermesi, doymuş yağ oranlarının düşük olması ve yüksek kaliteli proteini nedeni ile deniz ürünleri ve özellikle ton balığı tüketilmesi Gebelikte önerilmektedir. Ancak Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi haftalık ton balığı tüketiminde sınırlamalar koymuştur.

Ton balığı hazır kutulanmış konserve şeklinde tüketilebileceği gibi bütün eti biftek gibi ızgara şeklinde de yenilebilir. Gebelikte önerdiğimiz konserve ve light olarak adlandırılan yağsız ton balığı tüketilmesidir. Bunda sınır haftada 2 porsiyonun geçilmemesidir.

Tüm Gebelik boyunca haftada 2 seferi geçmemek kaydı ile 80 gramlık kutu light ton balığı yemenizde yarar vardır.

 

Gebelikte sukraloz (Splenda) kullanılabilir mi?

Son zamanlarda şekerden üretilen ve kalori içermeyen bir tatlandırıcı olan sukraloz (sucralose) kullanımı tüm dünyada giderek artmaktadır. Piyasada splenda ticari adı ile satılan bu ürün hamur işlerinde, alkol içermeyen içeceklerde, sakızlarda, kahve çay gibi sıcak içeceklerde, meyve suyu ve şuruplarda sıkça kullanılmaktadır.

Sukraloz herhangi bir kalori içermez ve kan şeker düzeyini etkilemez.

Sukraloz şeker içindeki klor, oksijen ve hidrojen diziliminin değiştirilmesi ile elde edilir. Fazladan eklenen klor atomları şeker molekülünün inaktive olmasına neden olaak vücuttan sindirilmeden atılmasını sağlar.Bu nednele kalorisizdir. Bir başka deyişle vücut bu molekülü şeker ya da karbonhidrat olarak algılayamaz ve bu nedenle kan şekeri ve insülin düzeyleri etkilenmez. Bu özelliği nedeni ile sukraloz şeker hastaları tarafından da güvenle kullanılabilir.

Sukralozun Gebelikte kullanımı ile ilgili olarak Gebe kadın ya da karnında gelişmekte olan bebeği üzerinde herhangi olumsuz bir etki olduğunu gösteren hiçbir bilimsel çalışma yoktur. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) sukralozun Gebelikte güvenli olduğunu deklare etmiş ve Gebelikte kullanımına onay vermiştir.

Benzer şekilde Amerikan Bilim ve Sağlık Konseyi’de daha önceden var olan inanışın aksine sukralozun anne karnındaki bebek için zararlı olabileceğini gösteren hiçbir bilimsel veri olmadığını belirtmektedir. Bazı internet sitelerinde iddia edilen sukrolozun düşüğe neden olabileceği ya da üreme potansiyelini azaltabileceği yününde de hiçbir bulgu yoktur ve bu iddialar spekülasyondan ileri gidememiştir.

2000 yılında tavşanlar üzerinde yapılan bir araştırmada Gebe hayvanlara tam organ oluşumunun olduğu dönemde değişik dozlarda sukraloz verilmiş ve hiç bir anomali yapıcı etkisinin olmadığı gösterilmiştir.

Ocak 2010 yılında yayınlanan bir başka makalede de anne karnındayken tekrarlayan dozlarda sukraloza maruz kalınmasının sinirler üzerinde olumsuz bir etkisinin olmadığı gösterilmiş ve güvenli olduğu teyit edilmiştir.

Gebeler ne kadar sukraloz (splenda) tüketebilir?
Resmi sağlık otoriteleri tarafından belirlenen sukrolozun günlük güvenli sınırı vücut ağırlığının kilosu başına 5 miligramdır.Yani 50 kilo olan bir kişi için günlük toplam 250 mg sukraloz alımı güvenlidir. Sukroloz tüketiminin herhangi bir zararı olmasa da Gebeliğiniz sırasında kullanımını sınırlamanız yararııza olacaktır. Bunun nedeni sukrolozun hiçbir besin değerinin olmamasıdır. Bebeğiniz ve kendi sağlığınız açısından meyve ve sebze gibi besin değeri yüksek yiyecekleri tüketmeniz çok daha uygundur. Azı karar çoğu zarar felsefesi sukraloz için de geçerlidir.

Her Gebe kadının tüketmesinde yarar olan 4 yiyecek

Bebek bekleyen hemen her kadının önemli endişelerinden biri neyi ne kadar ve ne sıklıkta yemesi gerektiğidir. Ne yazık ki böyle mucizevi bir diyet reçetesi yok. Temel prensip tüm sağlıklı bireylerin olması gerektiği gibi bebek bekleyen anne adaylarının da dengeli bir şekilde beslenmesi, protein, karbonhidrat, yağ ile mineralleri yeterli bir şekilde alması. Bu amaca ulaşmak için Gebeliğiniz sırasında her besin grubundan yeterli miktarda tüketmeniz gerekir. Çok sevilmeyen ya da tercih edilmeyen ancak Gebelik sırasında tüketilmesinin yararlarını hatırlatmak istediğim 4 besin maddesi var.

1) Avokado.
Son zamanlarda tezgahlarda ve sofralarda giderek daha sık görülse de ülkemizde pek sevilmeyen ve yeteri kadar tüketilmeyen bu meyve aslında oldukça zengin besin değerlerine sahip. Kremsi dokusunun içindeki omega 3 yağ asitleri bebeğinizin beyin ve göz gelişimine destek olur. Bu yağ asitleri aynı zamanda sizin için de kalp dostu olmaları açısından önemli.
Eğer avokado sevmiyor ve tüketmiyorsanız yumuşak bir avokadoyu çatal ile ezip püre haline getirdikten sonra bir dilim kızarmış tam tahıl ekmeğinin üzerine sürerek yemeyi deneyin.

2) Somon.
Somon da avokado gibi tüketimi son dönemlerde giderek artan bir balık. Tıpkı avokado gibi çok besleyici omega 3 yağ asitleri içeren bu balığı Gebeliğiniz sırasında mutlaka düzenli olarak tüketmelisiniz.

3)Pazı.
Önemi giderek daha iyi anlaşılan bu yeşil ot yakın zamanda ıspanak ve kara lahananın tahtını sarsacak gibi görünüyor. Bu koyu yeşil renkli bitki A, C ve K vitaminleri açısından çok zengin. Ayrıca çok iyi bir folik asit kaynağı. Bu nedenle Gebelikten önce ve Gebeliğin erken dönemlerine tüketilmesi yararlı. Ayrıca kalsiyum içeriği de hem sizin hem de karnınızda büyüyen bebeğinizin gereksinimi karşılamaya oldukça yardımcı.

4) Yumurta.
Aslında yumurtayı bu tür listelere eklemeye bile gerek yok. En temel protein kaynağı olan yumurta aynı zamanda içerdiği vitaminler ve mineraller açsından da son derece önemli ve olmazsa olmaz bir besin maddesi Haşlanmış, çırpılmış, yağda, fırında ya da çilbir şeklinde nasıl olursa olsun tüketilmesinde yarar olan yumurta ile ilgili en önemli nokta çok iyi pişmesi gerektiği

 

Gebelikte mikrodalga fırın kullanımı güvenli midir?

Yaşadığımız dünya son yüzyıl içerisinde, hatta bu son yüzyılın belkide son 50 yılında inanılmaz bir teknolojik değişime sahne oldu.
Bundan çok değil 50-60 yıl önce adını bile bilmediğimiz cihazlar bugün olmazsa olmazlarımız arasında.

Bunlardan bir tanesi de bazılarının karşı çıkmasına rağmen özellikle batı dünyasında ve bizim ülkemizde de pek çok mutfakta yerini alan mikrodalga fırınlar.

İkinci Dünya Savaşı sırasında mikrodalga ile çalışan radar üreten bir firmanın bir teknisyeninin radar aktifken cebindeki şekerin eridiğini fark etmesiyle hayatımıza giren bu teknolojik araç özellikle çalışan kadınların hayatını oldukça kolaylaştırıyor.

Mikrodalga fırınlar ionize yani genetik yapıyı değiştirme potansiyeline sahip radyasyon üretmezler. Çalışma prensipleri maddenin içersindeki su moleküllerini titreştirerek ısı üretmek ve bu ısı ile yiyeceği ısıtmak ya da pişirmek şeklindedir.

Taze sebze gibi su içeriği yüksek olan maddeler bu nedenle çok daha çabuk ısınır ya da pişerler.

Mikrodalgada ısıtılan yiyeceğin moleküler yapısı değişmediğinden radyoaktivite yoktur bu nedenle hem Gebeler hem de Gebe olmayanlar güvenle bu gıdaları tüketebilirler.

Gebelik sırasında ya da normal yaşamda mikrodalga fırın kullanılırken şu hususlara dikkat etmek gerekir:

1) Mikrodalga fırınlarla ilgili en önemli sorun yiyeceklerin homojen bir şekilde ısınmamasıdır. Bu nedenle bir kısmı çok sıcakken bir kısmı soğuk olabilir. Mikrodalgadan yiyeceği çıkartıp yerken buna çok dikkat etmek gerekir.

2) Mikrodalga fırın kullanırken üreticinin önerilerine mutlaka uyulmalıdır. Kapısı ya da çevresi kırık veya hasarlı fırınlar asla kullanılmamalıdır.

3) Mutlaka mikrodalga için üretilmiş ya da mikrodalgada kullanılması uygun kap kacak tercih edilmelidir.

4) Çok nadir olmakla beraber bazı mikrodalga fırınlar kapağı açıldığında durmazlar. Bu nedenle fırının çalışmasının durduğundan emin olunmadan kapak açılmamalıdır.

5) Bugüne kadar gösterilmiş herhangi bir etkisi olmamakla birlikte mikrodalga fırın çalışırken 5 cm’den daha fazla yaklaşılmaması önerilir.

Sonuç olarak Gebe kadınların kullanım kurallarına uydukları sürece mikrodalga fırında yemek ısıtmalarında ve bu şekilde ısıtılmış yiyecekleri tüketmelerinde bugüne kadar gösterilmiş hiçbir sakınca yoktur.

 

Gebelikte merak edilenler

Bu bölümde Gebelik sırasında zaman zaman kadınların akıllarına takılan ve doktorlarına yönelttikleri soruları ve cavaplarını bulabilirsiniz.

Gebeyken emzirmeye devam edebilir miyim?

Anne ile yeni doğan bebeği arasındaki en güçlü bağlar emzirme ile kurulur. Emzirmenin anne sağlığına, anne sütü almanın da bebek sağlığına olan yararları tartışmasızdır. Son dönemlerde üretilen mamalar anne sütüne yakın besleyici özelliklere sahip olsa da emzireme özellikle doğum sonrası ilk 6 ayda önemlidir. Bu eylem ideal şartlarda uygulandığında Gebelikten korunma konusunda da oldukça etkili bir doğum kontrol yöntemidir.

Sütün Gebelikten koruduğu halk arasında yaygı bir inanış olmakla birlikte daha önce de söz ettiğimiz gibi belirli kritlerler karşılanmadığı sürece bu koruyuculuk çok alt sevyiyelere inmekte ve maalesef kadın yeniden Gebe kalabilmektedir. Sonuçta emziren ve Gebe olan bir kadın bu kez her iki bebeği ile ilgiliendişeler duymaya başlar

Emzirirken Gebe kalmak sanıldığı kadar nadir görülen bir durum değildir. Bu Gebeliklerin çok önemli bir kısmı plansız Gebelikler olduğundan genelde sonlandırılmaktadır. Annelerin bu yeni Gebeliği sonlandırmak istemelerinin altında yatan ana sebep ise çok küçük ve kendilerinin bakımına muhtaç olan ve emzirmeyi istedikleri bir bebeklerinin olmasıdır.

Halk arasında yaygın olan ve bazı hekimlerce de desteklenen görüş emziren bir kadın Gebe kaldığında emzirmeye devam ettiğinde bunun düşük ya da erken doğuma neden olabileceği, hatta anne karnında gelişmekte olan bebeğin gelişiminin olumsuz etkilenebileceği, sütün kalitesinin bozulması nedeni ile emen bebeğin de beslenmesinin yetersiz olacağı bu nedenle emzirmeye son verilemesi gerektiğiydi.

Oysa son zamanlarda yapılan araştırmalar bu inanışın doğru olmadığını göstermektedir. Memeyi sütten dışarı atan hormon olan oksitosin aynı zamanda rahim kasılmalarını sağlayan hormondur. Ancak emzirmenin rahimde hafif kasılmaya neden olmak dışında düşüğü ya da erken doğumu tetiklediğine dair herhangi bir bilimsel veri mevcut değildir.

Gebelik sırasında emzirmenin anne karnındaki bebeğin gelişimini olumsuz etkileyeceği hatta “zehirleyeceği” yönünde bir inanış olmakla birlikte bu tamamen bir şehir efsanesidir ve gerçekle hiçbir ilişkisi yoktur. Sütün kalitesinde ve bağışıklık sistemini etkileyen içeriğinde bir miktar azalma saptanmış olsa da bu azalma emen bebeğin gereksinimlerini karşılamak için oldukça yeterli bulunmaktadır.

Gebelik sırasında emzirmenin en önemli olumsuzluğu anneye getireceği ek yorgunluk ve halsizliktir. Annenin çok daha fazla dinlenmeye ihtiyacı vardır. Bununla birlikte hem kendi, hem emzirdiği bebek hem de karnında gelişimine devam eden bebeğin beslenme gereksinimlerini karşılamak durumundadır. Bu nedenle beslenmesine çok dikkat etmeli tercihan bir beslenme uzmanının kontrolü altında Gebeliğine devam etmelidir. Günlük kalori gereksinimlerinin altına düşmemeli, öte yandan kontrolsüz bir şekilde de kilo almamaya özen göstermelidir.

Gebeliğin ikinci üçaylık dönemine girildiğinde süt miktarında azalma olması normaldir. Böyle bir durumda eğer ilk bebek hala daha ek gıdalara geçmemiş ise süt yetersiz geleceğinden bebeğin beslenmesinin bir çocuk hastalıkları uzmanı tarafından değerlendirilmesi ve ek gıdalara başlaması uygun olacaktır.

Bugün için kabul edilen genel bilimsel görüş, düşük tehdidi, erken doğum riski , plasenta previa gibi ek bir risk faktörü bulunmaması ve anne adayının emzirmeyi sürdürmeyi istemesi durumunda, uygun beslenmenin sağlanması koşulu ile emzirmeye Gebeliğin sonuna kadar izin verilebileceği şeklindedir. Doğum sonrasında her iki bebek de emzirilmeye devam edilebilir. Farklı yaşlardaki iki bebeğin emzirilmesi işlemine “Tandem Nursing” adı verilmektedir ve bunun beslenme gereksinimindeki artış dışında hiçbir sakınca yoktur.

 

Gebelik ve sigara

Günümüzde tüm dünyadaki kadınların yaklaşık %12’sinin sigara kullandığı tahmin edilmektedir. Bu oran gelişmiş ülkelerde çok daha fazladır.Tahminler sadece Amerika Birleşik Devletlerinde tüm kadınların %23’ünün sigara tiryakisi olduğu yönündedir.Bu tahminin en korkutucu yanı sigara kullanan kadınların büyük bir kısmının Gebelikleri süresince de bu alışkanlıklarından vaz geçmedikleri gerçeğidir. Gebelikte sigara kullanımı tüm dünyada ciddi bir halk sağlığı problemidir. Sigara sadece kadının değil doğmamış bebeğin de sağlığını ciddi anlamda tehdit eden bir faktördür.

Amerika Birleşik Devletlerinde yapılan istatistikler kadınların Gebelikleri süresince sigara içmemeleri halinde yenidoğan ölümlerinin %10 oranında azalacağını göstermektedir.

Her nefeste içinize çektiğiniz sigara dumanı yaklaşık 2500 değişik kimyasal madde içermektedir. Bu maddelerden hangilerinin bebeğiniz için zararlı olduğu tam olarak bilinmemekle birlikte nikotin ve karbonmonoksitin kötü Gebelik öyküsü için ana risk faktörü olduğu kabul edilmektedir.Karbonmonoksit araçların egzozundan çıkan gazın aynısısır.

Sigara içindeki pekçok maddenin etkisi ile vücuta bazı değişikikler yaratır. Bu değişikliklerin en kısa vadede gerçekleşeni ve dikkat çekeni dolaşım sistemi üzerindeki etkisidir. İlk çekilen nefesle birlikte damarlarda ve bronşlarda bir büzüşme meydana gelir.Kan basıncında hafif bir artış ortaya çıkarken kanın oksijen taşıma kapasitesi belirgin derecede azalır. Bu durum ciddi problemlere neden olabilmekle birlikte çoğu zaman yetişkinler tarafından tolere edilebilir. Ancak Gebe bir kadının ve karnındaki bebeğin tolere etmesi çok daha güçtür.

Sigaranın Gebelikteki etkileri nelerdir?
Gebelik sırasında sigara içtiğinizde bebeğinize giden ve büyümesi için geresinim duyduğu kan, oksijen ve besin maddelerinde azalmaya neden olursunuz.

Sigara içmeniz durumunda bebeğinizin düşük doğum ağırlığı ile doğma riskini yaklaşık 2 kat arttırırsınız. 1998 yılında ABD’de Gebelikleri süresince sigara kullanan annelerden doğan bebeklerin %12’si düşük doğum ağrılığı ile dünyaya gelmiştir.

Yaşına göre düşük doğum ağrılıklı dünyaya gelen bebekler doğum sonrası bazı sağlık problemleri açısından yüksek risk taşırlar. Bunların en önemlileri serabral palsi (felç), zeka geriliği ve hatta ölüm riskidir.

Öte yandan sigara içilmesi erken doğum riskini de %30 oranında arttırır. Bununla birlikte Gebeliğin 16. haftasında sigarayı bırakan bir anne adayının bebeğinindüşük doğum ağrılıklı olma riski hiç sigara kullanmayan bir anne adayı ile aynı düzeye iner. Yani sigaray bırakmak için hiçbir zaman geç değildir.

Erken doğum riskinin yanı sıra sigara bazı doğumsal anomalilerin görülme riskini de arttırmaktadır. Yeni yapılan bir çalışmada Gebeliğin ilk 3 ayı boyunca sigara içen kadınların bebeklerinde daha fazla yarık damağa rastlandığı bildirilmiştir.

Sigaranın Gebelikteki olumsuz etkileri bunlarla sınırlı değildir. Gebelikte ortaya çıkabilen bazı problemler sigara içen kadınlarda daha fazla görülür. Örneğin sigara içen kadınların düşük yapma olasılığı içmeyenlere göre daha fazladır. Benzer şekilde plasenta previa ya da plasentanın erken ayrılması durumu da sigara kullanan kadınlarda 2 kat fazla karşılaşılan bir durumdur. Plasentanın erken ayrılması durumunda hem anne adayının hem de bebeğin hayatı ciddi oranda tehlikeye girer.

Sigaranın Gebelikteki belki de en korkutucu etkisi ölüm doğum riskinde yarattığı artıştır. Gebelikleri süresince sigara içen kadınların bebeklerinin herhangi bir dönemde anne karnında hayatını kaybetme şansı sigara içmeyenlere göre çok daha fazladır.

Doğum sonrası etkileri
Sigara ve tütün ürünlerinin olumsuz etkileri sadece Gebelik ile sınırlı değildir. Gebeliğiniz boyunca sigara içmiş, ve herhangi bir sorun yaşamadan bebeğinizi dünyaya getirmiş olmanız bundan sonra sorun yaşamayacağınızın garantisi değildir çünkü Gebeliği süresince sigara içen kadınlardan doğan bebeklerde “ani bebek ölümü sendromu” görülme riski yaklaşık 2 kat artmaktadır. Ani bebek ölümü sendromu bulunabilen herhangi bir neden olmaksızın bebeğin hayatını kaybetmesidir.Doğum sonrası bebeğin bulunduğu ortamda sigara içilmesi de ani bebek ölümü sendromu riskini arrtırmakla birlikte bebeğin sigara dumanına anne karnındayken maruz kalması daha büyük risk yaratmaktadır.

Ani ölüm dışında bu bebeklerde doğum sonrası astım gibi bazı kronik sağlık problemlerine de daha fazla rastlanmaktadır. Anneleri Gebelikleri süresince sigara içen çocukların okul performansları da yaşıtlarına göre daha düşük olmaktadır. Bu çocuklarda matematik başta olmak üzere öğrenme bozuklukları izlenmektedir.Yine benzer şekilde bu çocuklarda davranış bozuklukları ve antisosyal davranışlara da daha sık rastlanmaktadır.

Sigaranın etkilerini özetleyecek olursak

  • Sigara düşük riskini arttırır
  • Sigara yarık damak gibi bazı doğumsal anomalilerin görülme riskini arttırır.
  • Sigara erken doğum riskini arttır
  • Sigara plasenta previa ve abrubtio plasenta riskini arttırır.
  • Sigara düşük doğum ağrılığı görülme oranlarını %30 arttırır
  • Sigara anne karnında bebek ölüm riskini arttırır.
  • Sigara çocukta ileri dönemlerde astım ve benzeri kronik hastalıkların görülme riskini arttırır
  • Sigara çocuğun ileriki yaşamında öğrenme yeteneğinde azalmaya neden olur.
  • Sigara çocuğun hiperaktif olmasına neden olabilir.
  • Sigara çocukta davranış bozukluğu görülme riskini arttırır.
  • Sigara çocuğunuzunda ileride sigara bağımlısı olma riskini arttırır.

Yapılan çalışmalar günde içilen sigara sayısı ile risk arasında doğru bir ilişki olduğunu göstermektedir. Yani na kadar çok sigara içerseniz yukarıdaki problemlerle karşılaşma riskiniz o kadar artmaktadır. Ancak bir günde içtiğiniz sigara sayısını azaltmanız riski azaltmakla birlikte tamamen bırakmadığınız sürece sıfıra indirmez. Sigara kullanımının güvenli bir sayısı yoktur. Günde 3-5 tane sigaranın zararı olmaz demek mümkün değildir ancak doğal olarak karşı karşıya kalacağınız risk daha az olacaktır. İdeal olan Gebe kalmadan önce sigaraya veda etmektir.

 

İşte Gebeyken sigarayı bırakmanız için 10 neden

Sigarayı bıraktığınızda bebeğiniz de bırakmış olacaktır

Bebeğiniz doğduğunda yaklaşık 200 gram daha ağır olacaktır

Bebeğinizin doğum sonrası hastanede kalış süresi daha kısalacaktır

Gebeliğiniz daha rahat geçecektir.

Gebeliğiniz daha sağlıklı geçecektir.

Bebeğinizin karnınızda ya da doğumdan sonra ölme riski azalacaktır

Doğum sonrası bebeğinizde astım ve alerji gibi hastalıkların görülme riski azalacaktır.

Sütünüz daha sağlıklı olacaktır

Hastalık riskiniz azalacağından çocuğunuzun büyümesini daha keyifli izleyebileceksiniz

Sigaraya vereceğiniz parayı bebeğiniz için harcayabileceksiniz.

 

Gebelikte alkol kullanımının güvenli sınırı var mı?

Anne karınında gelişimine devam eden bebeğin alkole maruz kalması, doğum defektleri, entellektüel ve nörogelisimsel kısıtlılığın en önemli ve önlenebilir sebebidir.

İlk kez 1973 yılında tanımlanan fetal alkol sendromu anne karnında alkole maruz kalan bebeklerde görülen bazı doğum defektlerini tanımlamak için kullanılmıştır. Ancak daha sonraki çalışmalar Gebelik sırasında alkole maruz kalmanın sadece doğum defektlerine değil çok geniş spektrumda gelişimsel bozukluğa neden olabileceğini ortaya koymuştur. Günümüzde bu durumlar fetal alkol spektrum bozukluğu olarak tanımlanır.

Bu durumun tanısı için değişik derneklerin farklı tanı kriterleri mevcuttur

The American Academy of Pediatrics (AAP) fetal alkol spektrum bozukluklarının önlenmesi ve tedavi yaklaşımları ile ilgili yeni bir klinik rapor yayınladı.

AAP’nin son ve güncel raporunun belki de en önemli maddesi Gebeliğin herhangi bir döneminde herhangi bir miktarda alkol kullanımının asla güvenli olmadığı.

University of Texas Health Science Center doktorlarının da dikkat çektiği üzere Gebelik sırasında alkol kullanımı bebeklerde görülen önlenebilir doğum defeklerinin ve entellektüel ve nörogelisimsel bozuklukların en önemli nedenidir.

Gebeliğin erken dönemlerinde alkol kullanımına son verilmesi hem anne hem de bebekte alkole bağlı sorunların daha az görülmesi ile sonuçlanır. Gebeliğin ilk 3 aylık döneminde alkol tüketilir ve sonrasında buna son verilirse bebekte hiç alkol tüketmeyenlere göre FASD (Fetal Alkol Spektrum Disorder) görülme riski 12 kat fazla olmaktadır. Gebeliğin ikinci üç aylık döneminde de alkol kullanılırsa bu risk 61 katına, tüm Gebelik boyunca tüketildiğinde ise hiç tüketmeyenler ile kıyaslandığında 65 katına çıkmaktadır.

Bilinen tüm bu risklere rağmen Amerikan kaynaklarına göre Amerikalı her 10 Gebeden biri Gebeliği sırasında alkol kullanmaya devam etmektedir.

Yayınlanan son raporun öncekilerden en önemli farkı alkol kullanımı ile anne karnındaki bebek arasındaki ilişki anlaşıldıkça tanımlanan yeni durumlar ve buna bağlı gelişen terminolojidir. Buna göre Fetal Alkol Spektrum Disorder başlığı altında incelenen durumlar şunlardır:

  • Fetal Alkol Sendromu (FAS)
  • Kısmı fetal alkol sendromu
  • Alkola bağlı doğum defekti (alcohol-related birth defects,ARBD)
  • Alkole bağlı nörogelişim bozukluğu (alcohol-related neurodevelopmental disorder, ARND)
  • Prenatal alkol maruziyetine bağlı nörödavranış bozukluğu (neurobehavioral disorder associated with prenatal alcohol exposure (ND-PAE)

Bunlar arasında en iyi bilineni tipik yüz görünümü ile seyreden fetal alkol sendromudur

Pediatrics dergisinin 19 Ekim 2015 tarihli sayısında yayınlanan bu yeni rapordan çıkan özet şu şekildedir:

  • Fetal alkol spektrum bozuklukları topluma, aileye, ekonomiye, sağlık sistemine önemli yük bindiren ciddi bir sağlık sorunudur
  • Alkole bağlı doğum defektleri ve gelişim bozuklukları tamamen önlenebilir ve bunun tek yolu Gebe kadının alkol kullanmamasıdır.
  • Gebelik sırasında kullanımı güvenli kabul edilebilecek bir alkol miktarı, türü, ya da zamanı yoktur. Alkol tüketilmediğinde Fetal alkol spektrum bozuklukları da görülmez
  • Gebelik sırasında güvenli kabul edilebilecek bir miktar yoktur.
  • Gebeliğin hiçbir döneminde alkol tüketimi güvenli kabul edilemez
  • Fetal alkol spektrum bozuklukları riski bira, şarap, rakı ya da herhangi bir alkollü içecek için aynı düzeydedir.
  • Alkol tüketimine Gebeliğin ne kadar erken döneminde son verilirse risk de o kadar azalmaktadır.
  • Hiç alkol tüketmeme ile karşılaştırıldığında ilk 3 ay, ilk 6 ay ve tüm Gebelik boyunca alkol tüketenlerde risk sırası ile 12, 61 ve 65 kat artmaktadır.
  • Gebelik sırasında alkole maruz kalmaya bağlı ortaya çıkan sorunlar tüm hayat boyunca devam eder
  • Fetal alkol spektrum bozuklukları ile ilgili her durumda erken tanı ve tedavi sonuçlarda olumlu gelişme sağlar
  • Gebelik sırasında alkol kullanımının riskleri çok iyi ortaya konmuş olmasına rağmen Gebelerin bir kısımı hala daha alkol tülketeye devam etmektedirler (bu durum sigara için de aynıdır)

 

Gebelik ve evcil hayvanlar

Modern toplumlarda olduğu gibi ülkemizde de evcil havyan besleme alışkanlığı giderek yaygınlık kazanmakta. Pek çok insan evinde kedi, köpek, kuş gibi hayvanlarla beraber yaşamakta. Bu durum evdeki bireylerin sağlığı açısından herhangi bir kaygı yaratmamakla birlikte bireylerden bir Gebe kaldığında ya da Gebe kalmayı planladığında bu sevimli dostlarımız kadının ve bebeğin sağlığı açısından ciddi endişelere neden olabilmekte.

Evde beslediğiniz evcil hayvanınız eğer düzenli veteriner kontrolünden geçiyorsa, belirli hastalıklara karşı düzenli olarak ilaçlarını alıyor ve aşılanıyorsa sizin ve bebeğiniz için tehlike oluşturması uzak bir olasılıktır. Ancak tehlikeyi en aza indirmek yine sizin elinizdedir. Alacağınız bazı basit önlemler sizi ve bebeğinizi koruyacaktır.

Kedi: Eğer evinizde bir kedi besliyorsanız bu minik dostunuzun sizin için yaratacağı en büyük risk toksoplazmozis adı verilen hastalıktır. Bir parazit enfeksiyonu olan toksoplazmozis düşüklere neden olabileceği gibi bebeğin beyninde de bazı hasarlara yol açabilir. Kediler toksoplazmozis için taşıyıcı vektör görevi görürler. Kendileri hasta olmadan parazitin kendi vücutlarında üremesini sağlarlar. Üreyen parazitler kedinin dışkısı ile atılır ve bu dışkı ile temas eden insanlara bulaşır. Genelde ticari mamalar ile beslenen ve dışarısı ile temas etmeyen kedilerde toksoplazmosiz olmaz. Ancak kediniz bu paraziti çiğ et, ya da çiğ süt yoluyla da alabilir.
Toksoplazmosis parazitini bulaştıran tek etken kediler değildir. Çiğ et ya da uygun şekilde yıkanmamış çiğ sebze ve meyveler özellikle salata yoluyla da toksoplazmosize yakalanabilisiniz. Kedi tırmalaması da çoğu zaman sorun yaratmamakla birlikte cildin bütünlüğü bozulduğundan enfeksiyonlara karşı duyarlı hale gelir. Kedi tırmaladığında mutlaka zaman kaybetmeden tırmalanan yer sabun ile yıkanmalıdır.

Eğer Gebeyseniz ve evde bir kediniz varsa aşılarının mutlaka tamam olmasına dikkat edin. Kedinizin dışkısını yaptığı kumu günde 2 defa değiştirin ve değiştiriken mutlaka eldiven kullanın. Kedinizin kumunu değiştirdikten sonra mutlaka ellerinizi yıkayın. İdeal olan kedinizin kumunu sizin değil başka bir bireyin değiştirmesidir.

Köpek: Köpeklerden insana gelebilecek en büyük risk kuduzdur. Sadece Gebeler değil tüm bireyler bu ölümcül hastalığa karşı önlem almalı tanımadıkları köpekler ile temas etmekten kaçınmalıdır. Ayrıca köpeklerden insanlara kist hidatik ve diğer bazı parazit enfeksiyonları bulaşabilir. Gebelik bu durumlar açısından fazladan bir risk oluşturmaz. Ortaya çıkan bu enfeksiyonlar da bebeğiniz açısından ciddi bir risk artışına neden olmaz.

Kuşlar: Kuşlar evlerde beslenmek üzere en fazla tercih edilen hayvanlardır. Teorik olarak kuşlardan insanlara bazı hastalıkların bulaşması mümkün olmakla birlikte pratikte pek rastlanılan bir durum değildir. Kuşlardan insanlara en fazla bulaşma olasılığı olan hastalık Psittakozis’tir.Hemen hemen her kuş türü klamidya psittaci adı verilen bir mikroorganizmanın neden olduğu bu hastalığın taşıyıcısı olabilmekle birlikte en sık papağanlardan bulaşır. Bugüne kadar Gebelikte görülen psittakozis enfeksiyonu sayısı son derece azdır. Genelde grip benzeri bulgular verir. Son dönemlerde hasta ya da ölü bir kuşla temas öyküsü olan bir hastada zaatürre bulguları saptandığında psittakozisten şüphelenilmelidir. Psittakozisin Gebelikteki etkileri konusunda elde yeterli veri yoktur ancak kafesin temizlenmesi sırasında eldiven kullanılması, ve temizlik sonrası ellerin mutlaka yıkanması yeterlidir. Gebelik evinizdeki kuşu başka bir yere göndermenizi gerektirmez.

Kemirgenler: Son zamanlarda hamster ya da benzeri kemirgenlerin evde beslenmesi giderek popülarite kazanan bir alışkanlıktır. Genelde zararsız olan bu hayvanlar özellikle Gebe kadınlar açısından risk taşırlar. Bu riskin adı Lenfositik Koriyomenenjit virüsüdür (LCMV) ve gelişmekte olan bebeği olumsuz yönde etkileyebilir. Erişkin bir insan bu virüsle karşılaştığında ya hiçbir belirti görülmez ya da hafif grip benzeri belirtiler ortaya çıkabilir. Ancak asıl tehlike bebek açısındandır. LCMV ile enfekte olan bebekte en sık görülen bulgu görme bozukluklarıdır. Bunun yanı sıra serabral palsi, zeka geriliği ve sara benzeri nöbetler gibi sinir sistemini etkileyen bozukluklar olabilir. İlk kez 1933 yılında fark edilen bu virüsü insanlar enfekte kemirgen ile tames ederek ya da enfekte hayvanın bulunduğu ortamdaki havayı soluyarak alabilirler. Bu nedenle Gebe olan kadınların evlerinden ve bulundukarı ortamlardan bu tür kemirgenleri uzaklaştırmaları uygun olur.

Sürüngenler: Son zamanlarda bazı çevrelerde popülarite kazanan bir başka alışkanlık da iguana gibi sürüngenlerin evcil hayvan olarak beslenmesidir. Tüm sürüngenlerde olduğu gibi minyatür dinazorlara benzeyen iguanaların da barsak sistemi içinde salmonella adı verilen bir bakteri normalde bulunur.Salmonella genelde ishal, bulantı, kusma ve halsizlik gibi belirtilerle kendini gösteren ve çoğu zaman basit önlemler ile tedavi edilebilen besin zehirlenmelerine neden olur. Yaşlılar, bağışıklık sistemi sorunu olanlar, 5 yaşından küçük çocuklar ve Gebe kadınlar ise salmonella enfeksiyonu açısından yüksek risk grubunu oluşturular. Salmonella enfeksiyonu Gebe kadınlarda ciddi enfeksiyonlara ve düşüklere neden olabilir. Gebe kadınların iguana ve benzeri sürüngenler ile temas etmemesi uygun olur.

Tüm bunların yanısıra her türlü hayvan ve bunların tüyü insanlarda alerjik yakınmalara neden olabilir.

Gebelikte kedi beslemek güvenli midir?

Evcil kedi insanın en eski dostlarından birisidir. Antik Mısır’dan beri kedilerin insanlarla içiçe yaşadığı bilinmektedir. Apartman yaşamı evcil hayvan beslemek isteyenler için de kedileri en cazip hayvanlardan birisi haline getirmiştir. Bugün ülkemizde de pekçok evde kedi beslenmektedir. Yine ülkemizde belki de önemli sorunlardan birisi de sokak hayvanları ve kedilerdir.

İnsanlar ile bu derece içli dışlı olan kediler Gebe kadınlarda her zaman korku yaratır. Bu korkunun nedeni kedilerden insanlara bulaşan ve düşük, ölü ya da sakat doğumlara neden olan bir enfeksiyondur.

Bu enfeksiyonun adı toksoplazmadır. Kediler toksoplazmaya neden olan Toxoplasma gondii adlı parazitin üremek için kullandığı tek canlıdır.

Kediler toksoplazma enfeksiyonu için ideal üreme yeri olmasına karşın hastalığın insanlara bulaşmasındaki tek yol değildir. Aslında toksoplazma insanlara kedilerden değil kedi dışkısı ile temas etmiş çiğ sebze ve meyveler ile bunları yiyip enfeksiyona yakalanmış hayvanların etlerinin iyice pişirilmeden yenmesi ile bulaşır.

 

Gebeyken evdeki kedinizi göndermeniz ya da ondan uzak durmanız gerekmez.

  • Kediler toksoplazmayı çiğ etten alırlar.Bu nedenle toksoplazma sadece kemirgenleri avlayarak yiyen kedilere bulaşır. Eğer kedinizi sokağa çıkarmıyorsanız ya da çiğ et ile beslemiyorsanız toksoplazmaya yakalanmaları nerdeyse olanaksızdır.
  • Bir kere enfekte olan kedi 14 gün süreyle bulaştırıcı olur ve daha sonra bağışıklık kazanır ve yeniden hastalanmaz ve bulaştırıcı olmaz. Sokak kedileri toksoplazmayı genelde yavrulukları döneminde geçirirler ve büyüdüklerinde bulaştırıcı olmazlar.
  • Kediler enfeskiyonu aldıktan sonra 14 günlük bir kuluçka dönemini takiben paraziti dışkıları ile atarlar. Bu parazitlerin bulaşıcı özellik kazanması için dış dünyada 24 saat geçirmeleri gerekir. Bu nedenle kedinizin kumunu düzenli olarak 24 saatte bir değiştiriyorsanız kedinizde bulaştırıcı aktif enfeksiyon olsa bile size bulaşması çok uzak bir olasılıktır.
  • Gebeliğiniz sırasında kedinize dokunabilir, onu sevebilir ve aynı ortamda bulunabilrisiniz. Yalnız ona dokunduktan sonra mutlaka ellerinizi iyice yıkamalı ve elinizi ağzınıza götürmemelisiniz.
  • Her ihtimale karşı kedinizin kumunu kendiniz değiştirmemelisiniz. Eğer bunu yapacak başka kimse yoksa kumunu mutlaka eldiven giyerek değiştirmelisiniz.

Bu basit önlemlere uyduğunuzda Gebeliğiniz sırasında kedinizin de sizinle birlikte olmasında sakınca yoktur.

 

Gebelikte sinek ilaçları güvenli midir?

Sıcak yaz günlerinin gelmesi ile birlikte alışkın olduğumuz bir problem ile yine karşı karşıya kaldık: Sivrsinekler. Böyle günlerde Gebe kadınların sıkça sordukları soruların başında sinek ilaçlarının bebeklerine zarar verip vermeyeceği geliyor. Gerçekten de sinek de olsa bir canlı türünün hayatını sona erdiren bir maddenin gelişmekte olan bebek üzerinde olumsuz etkileri olmasını beklemek son derece normal. Ancak pratikte yaşananlar böyle değil.

Sinek-Böcek ilaçlarına bir bakış
Çeşitli sinek böcek gibi haşeratın bertaraf edilmesi için kullanılan kimyasal maddelerinsektisid olarak adlandırılır. İnsektisidler evlerde hamam böceği, sinek gibi zararlı canlıların yok edilmesi amacıyla kullanılabileceği gibi tarım alanında bitkilere dadanan zararlılarla mücadelede de kullanılmaktadır.

İnsektisidler içerdikleri kimyasal maddeye göre sınıflandırılırlar. Organoklorinler, organofosfatlar, karbamatlar gibi pekçok değişik insektisid vardır. Gebelik sırasında bu kimyasal ajanlara maruz kalmanın etkilerini tam anlamıyla değerlendirmek birkaç nedenden dolayı mümkün değildir. Örneğin ev ya da ofis ortamında kullanılan sinek ilaçlarında maruz kalınan miktar sabit değildir ve bu miktarı saptamak neredeyse olanaksızdır. İkinicisi piyasada satılan ilaçların hemen hespi birden fazla türde insektisid içerdiğinden belirli bir türün etkisi tek başına değerlendirilemez. Son olarak insektisidler organikçözücüler ile birarada bulunurlar ve yapılan birkaç sınırlı çalışmada organik çözücülerin erken Gebelikte kol ve bacak anomalilerine neden olabileceği ileri sürülmüştür. Bu iddia başka çalışmalar tarafından desteklenememiştir.

Son zamanlarda piyasada sinek kovucu bazı kimyasallar satılmaya başlanmıştır. Vücuda sürülerek uygulanan bu ürünler sinek kovucu olarak adlandırılırlar. Sinek kovucuların çoğu Diethyltoluamide ya da kısaca DEET adı verilen bir madde içerir. DEET bilinen en güçlü sinek kovuculardandır. Özellikle sivrisinekler ile başa çıkmada son derece iyi sonuç verir. Ancak insanlarda DEET’in yaklaşık %16.7’si deriden emilerek kan dolaşımına geçer. Ağzıdan yüksek dozlarda alınıdığında DEET’in Gebe farelerde plasentayı geçerek fetusa ulaştığı gösterilmiştir. Sıçanlarda yapılan çalışmalarda teratojenite yani bebekte anomali yapma potansiyeli gözlenmemiştir.

 

ÖNERİLER
Genel insektisidler

  • Sinek/böcek ilacı siz ortamda yokken sıkılmalıdır
  • 8 saat süreyle ilaçlanan odaya girmemeniz önerilir.
  • Odaya girmeden önce odayı iyice havalandırınız.

Sinek savarlar

  • Yüksek oranda DEET içeren ilaçları tercih etmeyin
  • Bu ilaçları aşırı miktarlarda sürmeyin ya da kullanmayın
  • Uzun süre kullanmayın

Özetleyecek olursak sinek böcek ilaçlarının gelişmekte olan bebek üzerindeki potansiyel taratojenik etkileri sadece hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalarla sınırlıdır ve bu çalışmalarda çok yüksek dozda ilaç kullanılmaktadır. İlaçların insanlar üzerindeki etkileri ile ilgili çok sınırlı sayıda veri vardır. Bu nedenle insanlar üzerinde olumsuz etkilerinin olmadığı kesin olarak söylenemez ancak oluşabilecek etkiler çok büyük bir olasılıkla normal insanların karşılaştığı dozlarda ortaya çıkmamaktadır. Bu etkilerin görülebilmesi için anne adayı çok yüksek miktarlarda sinek ilacına maruz kalmalıdır. Bu kadar yüksek miktarda ilaca maruz kalındığında ise bebek etkilenmeden önce anne adayında zehirlenme belirtilerinin ortaya çıkması beklenir.

 

Gebelik ve güvenlik kontrolleri

Gebe kadınların özellikle erken dönemde sık sordukları sorulardan birisi de güvenlik kontrollerindeki kapılardan geçmelerinin bir sakıncası olup olmadığıdır.

Bu özel kapılar, içinden geçen kişinin üzerinde silah gibi yoğun bir metal bulunması durumunda sesli alarm vererek görevlileri uyarırlar. Eskiden sadece havaalanları ve özel koruma uygulanan binaların girişlerinde bulunan bu metal detektörleri günümüzde tüm dünyada terör eylemlerindeki artış nedeniyle hastaneler, alışveriş merkezleri gibi çok sayıda kişinin kullandığı binaların girişlerinde yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Bu kapıların çalışma mekanizması aslında son derece basittir. Hafif bir elektrik akımıyla zayıf bir manyetik alan oluşturulur ve bu alanda herhangi bir nedenle kesilme oluştuğunda devre alarm verir. Yani bu cihazlar x-ışınları (röntgen) ile çalışmazlar.

Anlaşılabileceği gibi binaların girişlerindeki kontrollerin bebeğiniz üzerinde hiçbir olumsuz etkisi yoktur.

Ancak özellikle ülkemizde uygulayıcılar da dahil olmak üzere pekçok kişinin yeterli bilgiye sahip olmaması nedeniyle ve Gebe kadınlara karşı olan hassas yaklaşımın bir sonucu olarak hastane girişlerinde dahi görevliler bu kapılardan geçmek istemeyen Gebe kadınlara kolaylık göstermektedirler. Bu gereksiz ve anlamsız bir yaklaşım olmakla birlikte farklı olduğunuzu hissetmek için biraz oyun oynamanın zararı yoktur. Bu tür bir kapıdan geçmek zorunda olduğunuzda Gebe olduğunuzu söyleyerek ayrıcalık talep edebilir ve bunun tadını çıkarabilirsiniz.

 

Gebelik ve karın çatlakları

Anne adaylarını bebeklerinin sağlığı ve rahat bir Gebelik geçirip geçirmeyecekleri doğal olarak oldukça fazla endişelendirmektedir.Gebelik ikinci üç aylık döneme ulaştığında bu endişeler bir nebze azalır ve kozmetik konular daha fazla önem kazanmaya başlar. Bu konuların en başında gelen de kuşkusuz hamilikte ortaya çıkması olası karın çatlaklarıdır. Gebelik bazı cilt değişikliklerine neden olabilir. Bu değişikliklerin büyük çoğunluğu hormonal değişimler ile ilgilidir. Yüzde görülebilen renk değişimleri, avuç içlerinde kızarıklık ya da kaşıntılı deri döküntüleri nispeten daha nadir görülürler. Hemen hemen bütün Gebe kadınlarda görülen bir diğer değişim de karnın ortasından geçen siyah bir çizgi ortaya çıkmasıdır. Ancak anne adaylarını en fazla rahatsız eden cilt değişikliği karında görülen cilt çatlaklarıdır.

Ciltte ortaya çıkan pembe beyaz renkli, yara izine benzeyen değişimlere stria gravidarum ya da Gebelik çatlakları adı verilir. Tipik görüntüsü deride ufak ve fazla derin olmayan çöküntüler şeklindedir. Açık tenli kadınlarda pembemsi bir rengi olabilir. Esmer tenlilerde ise etrafındaki cilt bölümlerinden oldukça açık renkte, hatta gümüş rengindedir. Ciltte bulunan kollajen adı verilen maddenin ayrılmasından dolayı görülürler. Ağrılı değillerdir ancak hafif bir kaşıntıya yol açabilirler. Hem mekanik gerilmeye bağlı olarak hem de hormonal nedenler ile ortaya çıkabilirler. En sık karnın alt bölümlerinde görülmekle birlikte kalçalarda, uyluklarda, memelerde ve hatta kollarda bile görülebilirler.

Çatlakların oluşmasında en önemli belirleyici faktör genetiktir. Siyah kadınlarda hemen hemen hiç görülmezken, Asyalılarda daha nadir görülür. Beyaz kadınların ise yaklaşık %75-90’ında değişik oranlarda krın ya da cilt çatlaklarına rastlanmaktadır. Bir başka deyişle annesinde ya da kızkardeşlerinde olan kadınlar çok büyük olasılıkla bu sorunla karşılaşacaklardır.

Karın çatakları genellikle son 3-4 ayda yavaş yavaş ortaya çıkarlar. Ancak bazı zamanlar son 3-4 haftaya kadar görülmeyip daha sonra belirebilirler.

Genetik dışında karın çatlakları için bir diğer risk faktörü de ani ve fazla kilo artışıdır. Hızla büyüyen karın ciltte gerilmeye ve elestikiyet kaybına neden olarak çatlak oluşumunu sağlayabilir. Bu nedenle dengeli ve ideal sınırlarda kilo alımı çatlak oluşumunu bir ölçüde engelleyebilir.

Ortaya çıkan çatlaklar doğumdan sonra ne yazık ki kaybolmazlar. Renk değiştirerek gümüş ya da sedef benzeri bir hal alırlar. Bazı kadınlar bu durumdan rahatsızlık duymaz ve bunu anne olmanın bir işareti olarak gururla taşır. Bazıları ise çatlaklardan kurtulmak ister. Bu amaçla geliştirimiş pek çok cerrahi teknik vardır ve bu teknikler plastik cerrahlar tarafından uygulanır.

Karın çatlakları ve bunların önlenmesi doğal olarak kozmetik üreticilerinin de dikkatini çekmektedir. Bu amaçla üretimiş pekçok ürün piyasada satılmaktadır. Ancak bunların çatlakları önlemedeki ve oluşmuş çatlakları gidermedeki etkinlikleri hala daha çok tartışmalıdır ve bilimsel olarak etkinliği kanıtlanmış bir ürün yoktur. Bununla birlikte kullanımlarının gelişmekte olan bebeğe ve anne adaylarına olumsuz bir etkileri de bulunmamaktadır.

Çatlakların önlenmesinde alınabilecek en iyi önlem cildin nemini korumaktır. Bu da dengeli ve sağlıklı bir beslenme ve yeterli sıvı alımı ile mümkündür. Gebelikte su tüketiminin önemi, çatlakların engelenmesinde de kendini göstermektedir. Dengeli beslenme ani ve gereğinden fazla kilo artışına engel olacağı için karın cildinin olması gerekenden daha fazla gerilmesini engeller. Bu ani gerilme çatlak oluşumunda önemli bir faktördür.

Duş sırasında karnın yumuşak bir sünger ya da fırça yardımı ile dairesel hareketler ile masaj yapar şekilde ovalanması da ciltteki kan dolaşımını hızlandırarak elastikliğinin korunmasına yardımcı olabilir.

Gebeliğin ikinci üçaylık döneminden başlayarak düzenli şekilde cildin nemlendirilmesi de alınabilecek bir diğer önlemdir.Bu amaçla piyasada satılan kozmetik ürünler kullanılabileceği gibi basit nemlendiriciler, bebe yağları ve badem yağı da kullanılabilir. Bunlar arasında badem yağı kötü kokusuna rağmen en etkili ürün gibi görünmektedir. Bu ürünlerin temel ortak özelliği cildin ani gerilmeye karşı dayanıklılığını arttrmalarıdır.

Özetleyecek olursak:

  • Aile öyküsü ve genetik yatkınlık çatlakların ortaya çıkmasında önemlidir. Anneniz ya da kızkardeşlerinizde varsa büyük olasılıkla sizde de görülecektir.
  • Eğer önceki Gebeliklerinizde çatlak olduysa bu Gebeliğinizde de oluşması kuvvetli bir olasılıktır. Önceden kalan çatlakların rengi geçici olarak koyulaşabilir.
  • Ani kilo artışı. Çok hızlı ve fazla miktarda kilo aldıysanız çatak ile karşılaşma olasılığınız yüksek demektir.
  • Beslenme durumu. Yeterli miktarda sıvı alan ve dengeli beslenen kadınlarda daha az ve daha hafif şiddette çatlak olduğunu unutmayın
  • Irkın önemini akılda tutun.
  •  

Gebelikte saç boyatılabilir mi ?

Gebeyken saçlarımı boyatabilir miyim?

Bu soru klinik uygulamalarda en sık karşılaştığımız soruların başında gelmektedir. Sorunun cevabını vermek yalnizca ülkemizde değil tüm dünyada çok zordur. Çünkü hemen hemen tüm toplumlarda toplumun bir kısmı bunun gelişmekte olan bebek için zararlı olacağını düşünürken,diğer kısmında tam tersi düşünce hakimdir. Ne yazık ki bu fikir ayrılığı kadın doğum hekimleri arasında da mevcuttur. Bazı hekimler daha seçici davranmakta ve ilk trimesterdan sonra saç boyatmaya izin vermektedir.

Yapılan çalışmaların hiçbirinde Gebelikte saç boyatmanın zararlı olabileceğine yönelik herhangi bir bulgu elde edilememiştir.

Saç boyaları hakkında en çok araştırma yapılan kozmetik ürünleridir. Kadınların ayda 1 ya da 2 kez saçlarını boyattıklarında kullanılandan çok daha fazlası ile yapılan hayvan deneylerinde gelişmekte olan fetusta herhangi bir teratojen (anomaliye sebebiyet verici) etki saptanamamıştır.

Bilinen bir başka gerçek ise saç boyalarındaki kimyasal maddelerin hemen hepsinin yüksek düzeyde toksik olmadığıdır.

Konu hakkında dünyadaki en saygın kurumlardan biri olan ve üreme sistemi üzerindeki potansiyel riskleri inceleyen Amerikan Teratoloji Enformasyon Servisi, “eldeki veriler sınırlı olmasına rağmen çok büyük bir olasılıkla Gebelikte saç boyatmak güvenlidir” şeklinde görüş bildirmektedir.

Benzer şekilde Amerikan Obstetrisyenler ve Jinekologlar Cemiyeti (ACOG) da Gebelikte saç boyatma ve permanın sakıncalı olmadığını yayınladığı bültenlerde duyurmuştur.

Bazı doktorlar hastalarına bitkisel özlü saç boylarını kullanmalarını önermektedirler. Piysada bu türden çok sayıda ürün bulunmaktadır. Ancak bu ürünlerin içerikleri incelendiğinde tıpkı kimyasal boyalarda olduğu gibi pek çok katkı maddesinin bulunduğu kolaylıkla görülebilir.

Sonuç olarak Gebelikte saçlarımı boyatabilir miyim sorusunun cevabı EVET‘tir.

Eğer doktorunuz saçlarınızı boyatmanıza izin vermiyorsa ya da boya için ilk trimesterin bitmesini beklemenizi öneriyorsa O’na hangi gerekçeyle ve hangi bilimsel veriye dayanarak izin vermediğini sorun.

 

Gebelikte solaryum ya da güneşlenmek zararlı mıdır?

Cilt hastalıkları uzmanları Gebe olun ya da olmayın güneşte ya da yapay olarak bornzlaşmanın sağlık açısından zararlı sonuçları olabileceği konusunda hem fikirdirler. Bronzlaşmak cildinizin ultraviyole ışınlarının zararlı etkilerine karşı kendisini korumak için gerçekleştirdiği bir cevaptır. Eldeki bilimsel veriler ultraviyole ışınlarına uzun süre maruz kalmanın yaşlanmanın etkilerini arttırmanın yanı sıra malign melanoma adı verilen bir tür cilt kanserinin gelişimini de hızlandırdığını göstermektedir.

Pekçok Gebe kadının cildi Gebelik sırasında daha hassastır ve güeş yanığına karşı daha korumasızdır. Gebelik sırasında derinin rengini veren melanini salgılayan hücreleri etkileyen melonosit stimüle edici hormon düzeyleri yükselir. Bu durum Gebe kadını aşırı pigmentasyona karşı duyrlı hale getirir. Eğer yüzünüzde cholasma adı verilen Gebelik maskesi oluşmuşsa yani düzensiz ve koyu renk değişiklikleri varsa bu durumda siz de güneş ışınlarına ve ultraviyoleye karşı aşırı duyarlısınız demektir. Bu durumda cildiniz güneş ışınlarına her zamankinden daha fazla ve daha şiddetli cevap verecektir. Bununla birlikte güneş altında uzun süre geçirmeniz hem vücut sıcaklığınızın aşırı artmasına hem de vücudunuzdaki suyun azalmasına (dehidratasyon) neden olabilir. Her iki durum da Gebeliğiniz açısından olumsuz etkiler yaratabilir. Tüm bu nedenlerden dolayı Gebeyken uzun süre güneş altında kalmanız önerilmez.

Son zamanlarda solaryum adı verilen ve yapay bronzluk sağlayan ışık kaynaklarının kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır. Solaryum cihazları artık hemen her mahalledeki güzellik salonlarında hatta kuaförlerde bile bulunmaktadır. Günümüzde Gebeliklerini takip ettiğimiz hastalarımızın “solaryuma girebilir miyim?” şeklindeki soruları ile sık sık karşılaşmaktayız. Bu sorunun net bir cevabı yoktur. Direkt güneş ışığı ya da yapay ultraviyole ışınlarının gelişmekte olan bebek üzerindeki etkilerini inceleyen yeterli sayıda araştırma mevcut değildir. Kısıtlı sayıda bazı araştırmalar bu tür uygulamaların folik asit eksikliğine neden olabileceğini düşündürmektedir. Bunun nedeni güçlü ve uzun süre maruz kalınan ultraviyole ışınlarının vücuttaki folik asidi parçalayarak etkin bir şekilde kullanımını engellemesidir.

Gebeliğin ilk haftalarında vücutta yüksek oranda bulunan folik asit bebekte nöral tüp defekti adı verilen bazı doğumsal anomalilerin görülme oranını %50 civarında azaltmaktadır. Bu nedenle Gebe kalmadan hemen önce ve Gebeliğin ilk 12 haftası içinde yüksek oranlarda doğal ya da yapay ultraviyole ışınlarına maruz kalmanın etkilerinin ne olbileceği konusunda elde yeterli bilimsel veri ve kanıt yoktur. 12. hafta ile birlikte bebeğin organ oluşumu tamamlandığından olası bir risk daha azalmaktadır.

Bu nedenle sıcak bir yaz gün,ü güneş altında birkaç saat geçirdiğinizde vücudunuzun aşırı ısınmasına ve susuz kalmamaya özen gösterdiğinizde korkmanızı ya da endişelenmenizi gerektirecek bir durum yoktur. Ancak solaryumlardan uzak durmanız yararınıza olacaktır. Elimizdeki kanıtlar solaryumun zararsız olduğunu söylemek için yeterli değildir.

 

Gebelikte topuklu ayakkabı giymek güvenli midir?

Bebek beklerken topuklu ayakkabı giymenin herhangi bir sakıncasının olup olmadığı modern çağ kadınlarının kafasını meşgul eden sorulardan bir tanesidir.

Tüm Gebelikleri süresince topuklu ayakkabı giymekten vazgeçmeyen pek çok kadın vardır hatta bunların arasında son derece ünlü kadınlarında olduğunu görmek şaşırtıcı değildir. Oysa Gebelik sırasında topuklu ayakkabı giymenin sakıncaları ile ilgili elimizde oldukça fazla veri vardır.

Peki Gebelik sırasında topuklu ayakkabı giymenin temel sakıncaları nelerdir

1) Kramp
Uzun süre topuklu ayakkabı giydiğinizde bacak kaslarınız sürekli kasılma halinde bulunur. Bu durum ilgili kaslarda kramplara yol açabilir. Gebelik krampların sıklık ve şiddetinde artışa neden olabilir.

2) Sırt ağrısı
Yüksek topuklu ayakkabılar vücudunuzun duruş şekilde değişikliğe neden olur. Pelvik kaslar öne doğru itilirken belde daha kavisli bir görünüm ortaya çıkar.

Gebelik sırasında karında büyümeye bağlı olarak ön tarafta yoğunlaşan bir ağırlık artışı söz konusudur. Bu ağırlık artışı zaten tek başına vücut duruşunda değişikliğe ve buna bağlı olarak ağrıya yol açmaktadır. Yüksek topuklar bu durumu daha da şiddetlendirir.

Gebelik sırasında salgılanan relaksin adı verilen bir hormon bütün eklemlerde ve eklemleri yerinde tutan bağlarda gevşemeye neden olur. Bu gevşemenin asıl amacı leğen kemiklerinde hareket artışı sağlayarak doğuma yardımcı olmaktır. Ancak gevşeme sadece leğen kemikleri ile sınırlı kalmaz. Kalçada, dizde ve ayak bileklerindeki gevşeklik ve bunlara binen yükdeki artış nedeniyle bel ve sırt ağrıları daha şiddetli yaşanır.

3) Denge sorunu
Hızlı kilo artışı ve hormonal değişimler nedeniyle ayak bileklerine binen yük artar buna bağlı olarak vücudun denge sağlama yeteneği azalır.
Yüksek topuklu ayakkabı giyilmesi durumunda denge sağlama güçlüklerinin daha fazla yaşanması kaçınılmazdır. Buna bağlı olarak ayak burkulması ve düşmeler anne adayı ile bebeği tehlikeye sokar.

4) Kaslarda gerilme
Tıpkı bel ve sırt eklemlerin deki gevşeklik gibi ayak bileklerindeki bağlar da Gebelik hormonlarına bağlı olarak gevşer

Bu durum ayaklardaki kaslarda gerilmeye neden olur Gebelik öncesinde rahat ve ayağa tam oturan ayakkabılar Gebelikte dar gelebilir.

Dar gelen topuklu ayakkabılar yukarıda anlatılan risklerde daha da artışa neden olur.

5) Ayaklarında şişme
Gebelik sırasında bacak ayak ve bileklerde şişlikler olması çok sık karşılaşılan bir durumdur. yüksek topuklu ayakkabılar giymek bu problemin daha da şiddetlenmesine neden olur

Gebelik sırasında yüksek topuklu ayakkabılar çok önerilmese bile dönem dönem kaçınılmaz olarak giymek mecburiyetinde kalınabilir.

Böyle bir durumda dikkat edilmesi gereken noktalar şunlardır

  • Gebeliğin ilk üç aylık döneminde çok yüksek olmayan topuklar giymek sıkıntı yaratmaz.
  • Giyilen topuklu ayakkabının nispeten rahat bir model olması ve ayağı bütünüyle sarmaması tercih edilmelidir.
  • Topuk inceldikçe vücuda sağlayacağı desteğin de azalacağı unutulmamalıdır.
  • Bütün gün boyunca topuklu ayakkabı giyme mecburiyeti olduğunda ara ara fırsat buldukça ayakkabılar çıkartılıp ayaklar dinlendirirmelidir.
  • Eğer mümkünse topuklu ayakkabıyla çok fazla yürüyüp dolaşılmamalı mümkün olduğunca oturarak zaman geçirilmelidir.
  • Ağrı ve kramp varlığında ayakkabılar çıkartılarak ayaklar ve baldır kasları üzerine hafif masaj yapılmalıdır.

 

Gebelik sırasında yüksek topuklu ayakkabı giymenin varislere neden olduğunu gösteren hiçbir veri mevcut değildir.

Gebelik ve egzersiz

Gebelik sırasında egzersiz yapmak zararlı değil

Gebe olduğunu çevresine açıklayan bir kadın bir anda kendisini öneri bombardımanı altında bulur. Anneler babalar aile büyükleri arkadaşlar hatta tanımadık insanlar bile pek çok öneri ile zaten Gebeliği ve bebeği hakkında endişeler taşıyan kadında daha büyük stres yaratır.

Buna etrafındaki Gebe arkadaşlarının devam ettiği farklı doktorların birbirinden farklı önerileri de eklenince kafalar iyice karışır.

Sürekli bir gelişim ve değişme içerisinde olan tıp biliminin eski dönemlerde önerdiği bazı konular artık değişmekle birlikte bunun farkında olmayan özellikle aile büyükleri Gebe kadına mümkün olduğunca hareket etmemesi eğilmemesi, yukarıdan bir şeyi almaması ya da yerden bir şeyi kaldırmaması gibi önerilerde bulunurlar.

Gerçekten de geçmişte doktorlar olarak Gebelerin mümkün olduğunca dinlenmesi, çok fazla hareket etmemesi konusunda önerilerde bulunduğumuz dönemler olmuştur.

Oysa bugün biliyoruz ki hareketsiz kalmak ya da kesin yatak istirahati denilen yataktan hiç çıkmamacasına geçirilen zaman yarardan çok zarar riski taşıyor.

Üstüne üstlük Gebelikte geçmişte önerilen çok hareket etme ve iki kişilik yemek ye şeklindeki fikirlerin de etkisiyle bugün obezite ciddi bir sorun.

Amerika Birleşik Devletleri’nde 1983 yılında Gebe kalan kadınların yaklaşık %24’ü obez iken günümüzde bu oran %45’lere kadar çıktı.

Bununla birlikte Gebe kadınların çok büyük bir kısmı tüm Gebelik boyunca almaları önerilenden çok daha fazla kilo alarak Gebeliklerini tamamlıyorlar.

Egzersizin hem anne hem de bebek açısından son derece yararlı olduğu konusunda konunun uzmanları arasında tartışmaya yer bırakmayacak şekilde fikir birliği söz konusu.

Dünyanın en prestijli tıp dergilerinden biri olan JAMA’da yayınlanan yeni bir makale Gebelik sırasında yapılan egzersizin yararlarını bir kez daha ortaya koydu.

Amerikan Obstetrisyen ve Jinekologlar derneği 2015 yılında güncellediği önerilerinde bir tıbbi ya da obstetrik komplikasyonu olmayan kadınların haftanın en azından birkaç gününde 20 ila 30 dakika, orta yoğunlukta egzersiz yapmaları yönünde tavsiyede bulunuyor.

JAMA’da yayınlanan makalede Gebelik sırasında yapılan egzersiz dört kilit nokta açısından incelenmiş. Bunlar
1) Güvenlik
2) Yararlılık
3) Ne zaman ve nasıl yapılacağı
4)Alınacak önlemler ile dikkat edilecek noktalar.

2500 Gebe kadının incelendiği bir çalışmada egzersiz yapan ve kilosu normal olan kadınlarda erken doğum ya da düşük doğum ağırlıklı bebek riskinde bir artış olmadığı ortaya konmuş.

Gebeliğin sağlıklı yaşam tarzı alışkanlıklarının edinilmesi için ideal bir dönem olarak kabul edilmesi nedeni ile günümüzde Gebelik öncesinde egzersiz yapmayan kadınların bile Gebelikleri sırasında orta yoğunlukta egzersiz yapmaya başlamaları öneriliyor.

Gebelikte yapılan egzersizin pek çok yararı arasında
1) Makrozomik yani iri bebek görülme riskinde azalma
2) Gebeliğe bağlı şeker hastalığında azalma
3) Gebelik zehirlenmesi olarak da bilinen preeklampsi riskinde azalma
4) Sezeryanla doğum oranlarında azalma,
5) Daha az bel ağrısı
6) Daha az kısık ağrısı
7) Doğum sonrası idrar kaçırma riskinde azalma sayılabilir.

Yapılan pek çok bilimsel değeri yüksek çalışma Gebeliğin 9-12. haftasından itibaren doğuma kadar yapılan orta dereceli aerobik egzersizin güvenli olduğunu ve herhangi bir risk taşımadığını ortaya koyuyor. Egzersiz önerileri Gebe olmayan kadınlar ile benzer ve haftanın mümkün olan en çok gününde (7 gün bile olabilir) günde 20 ila 30 dakika ile sınırlı.

Egzersizin yoğunluğunu değerlendirmek için en güzeli konuşma testi adı verilen yöntem. Bu yöntemde egzersiz yaparken konuşmaya devam edebilecek yoğunluğa kadar çıkmak ve nefes nefese kalmadan sohbete devam edebilmek temel kriter.

Gebelik sırasında yapılmaması gereken egzersizler tabii ki mevcut: Örneğin
1) Uzun mesafe koşuları,
2) Kalp atım hızını maksimumun %90 ına kadar yükselten egzersizler,
3) Ağırlık kaldırma
4) Gebeliğin üçüncü ayından sonra tam sırtüstü yatarak yapılan bütün egzersizler yasak.

Stres ve ağrı giderme açısından yararları bariz olmakla birlikte son dönemlerde popüler olmalarına rağmen yoga ve pilatesin Gebe kadınlarda fizyolojik yarar sağladığına dair herhangi bir bilimsel kanıt mevcut değil.

ACOG (The American College of Obstetricians and Gynecologists) önerilerine göre Gebelik sırasında aerobik egzersiz yapmanın kesinlikle yasak olduğu durumlar şunlar:

  1. Hemodinamik açından sorunlu kalp hastalığı
  2. Akciğer hastalığı
  3. Rahim ağzı yetmezliği
  4. Rahim ağzında dikiş (serklaj)
  5. Erken doğum riski olan çoğul Gebelik
  6. İkinci ya da üçüncü trimester kanamaları (sürekli devam eden)
  7. Plasenta previa
  8. Prematür eylem
  9. Suların gelmiş olması
  10. Şiddetli kansızlık (anemi)

Aerobik egzersiz yapmanın çok önerilmediği rölatif kontraendikasyonlar ise şunlardır

  1. Anemi
  2. Kalp atım düzensizlikleri
  3. Kronik bronşit
  4. Kontrolsüz diyabet
  5. Aşırı şişmanlık
  6. Aşırı zayıflık (Vücut kitle endeksi 12 den az olanlar)
  7. Bebekte gelişme geriliği olması
  8. Kontrolsüz hipertansiyon
  9. Ortopedik sorunlar
  10. Kontrolsüz epilepsi
  11. Kontrolsüz hipertiroidi
  12. Aşırı sigara kullanımı

Gebelik sırasında ACOG önerileri temel olarak şu şekildedir.

  • Gebelik sırasında yapılan fiziksel aktivite çok az risk taşır ve pekçok kadın için yararlı olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte Gebelik sırasında ortaya çıkan anatomik ve fizyolojik değişiklikler ve bebeğin ihtiyaçları göz önüne alınarak daha önceden yapılan egzersiz rutininde değişiklikler yapılması gerekli olabilir.
  • Gebe kadının egzersiz yapmasına engel olabilecek tıbbi bir durum olmadığından emin olunması açısından bir egzersiz programına başlamadan önce klinik değerlendirme yapılması son derece önemlidir.
  • Herhangi bir problemi olmayan Gebe kadınlar Gebelik sırasında ve sonrasında aerobik egzersiz yapmak açısından teşvik edilmelidirler.
  • Gebelik sırasında kesin yatak istirahati asla önerilmez.
  • Gebelik sırasında yapılan düzenli fiziksel aktivite, anne adayının iyilik halinin geliştirilmesi ve korunması için yararlı olmakla birlikte kilo kontrolü açısından önemlidir ayrıca obez kadınlarda Gebeliğe bağlı şeker hastalığı görülme riskini azaltır. Buna ilave olarak psikolojik iyilik hali açısından da yararlıdır.

 

Gebelik ve egzersiz konusunda yeni Kanada rehberi

Kanada’da yayınlanan yeni rehber egzersizin Gebelik açısından çok önemli olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.

Yeniden gözden geçirilen ve güncellenen Gebelik sırasında fiziksel aktivite ile ilgili Kanada rehberinde 27.000 kongre ve sunumu 3000’den fazla makale incelenmiş.

Buradan elde edilen verilerden varılan sonuç Gebelik sırasında egzersiz yapılmasının kabul edilebilir bir risk ya da  iyi bir fikir olduğu değil, Gebeliğin olmazsa olmaz önemli parçalarından biri olduğu şeklinde.

Bu rehberin önemli özelliği bir  herhangi bir kontraendikasyonu olmayan Gebe kadınların haftada en az 150 dakika orta derecede egzersiz yapmalarını ve bunu en az haftada üç güne yaymalarını önermesi.

Çalışmalardan elde edilen bulgular bu şekilde yapılan egzersizin Gebeliğe bağlı şeker hastalığı, Gebeliğe bağlı yüksek tansiyon ve preaklampsi riskinde %40, depresyon riskinde ise %67’lik azalmaya neden olduğu şeklinde.

Sağlıklı ve normal bir Gebelikte egzersizin herhangi bir şekilde Gebeliğin sağlığı açısından risk oluşturduğunu düşündürecek hiçbir bulgu yok. Tam tersine en az üç gün ama tercihen daha fazla sıklıkla yapılan egzersizin yararlarını gösteren pek çok bulgu mevcut.

Bununla birlikte Gebelikte egzersiz sırasında çok önemli olan konu vücudunuzun size vereceği sinyalleri dinlemek, yeteri kadar sıvı almak ve düzgün beslenmek.

 

Gebelikte egzersiz yapılmasının kesinlikle yasak olduğu durumlar şunlar:

  • Suların gelmesi
  • Erken doğum eylemi
  • Açıklanamayan Vajinal kanama
  • 28. haftadan sonra devam eden placanta previa
  • Preeklampsi
  • Rahim ağzı yetmezliği
  • Bebekte gelişme geriliği
  • 3 ya da daha fazla sayıda bebek olan Gebelikler
  • Kontrolsüz tip bir diyabet
  • Kontrolsüz Yüksek tansiyon
  • Kontrolsüz tiroit hastalığı
  • Diğer ciddi kalp damar  sistemi yanda solunum  sistemi hastalıkları ya da başka sistemik hastalıkların varlığı

Mutlak olmamakla birlikte egzersiz yaparken dikkatli olunması gereken durumlar ise şunlar:

  • Tekrarlayan Gebelik kayıpları
  • Gebeliğe bağlı şeker hastalığı
  • Daha önceden erken doğum öyküsü
  • Hafif kalp hastalığı
  • Kansızlık
  • Beslenme bozukluğu
  • Yeme bozukluklari
  • 28. hafta iyi geçmiş ikiz Gebelikler
  • Diğer bazı sistemik tıbbi durumlar

Kadının yaşamında en çok stres yaratan durumların başında Gebelik gelir. Gebelik hem psikolojik hem de fiziksel olarak kadında çok büyük değişikliklere neden olur. Bu 280 günlük dönemde yapılacak egzersizler hem genel sağlık açısından hem de doğuma hazırlık açısından oldukça önemlidir.Gebelikte egzersize başlamak için genelde yapılanın aksine son 3 ayı beklemek gereksizdir. Aslında ideali Gebelik planlandığında egzersizlere de başlamaktır. Bu sayede kişi kendini daha rahat hisseder ve Gebelik fikrine daha kolay hazırlanabilir. Gebelik esnasında yapılan düzenli egzersiz kişinin duruş bozukluklarının giderilmesine yardımcı olur, eylem ve doğum esnasında görev yapan kas gruplarını güçlendirir, Gebeliğe bağlı bazı rahatsızlıkları giderir ve halsizlik, yorgunluk şikayetlerini azaltır.

Gebelik esnasında 3 kas grubunun çalıştırılması önemlidir. Bunlar sırt, karın ve kasık kaslarıdır.

  • Karın kaslarının kuvvetlendirilmesi artan ağırlığın daha kolay taşınmasına yardımcı olur
  • Pelvis kaslarının güçlenmesi doğum esnasında vajinanın daha kolay esnemesi ve dolayısı ile ileriki dönemde rahim sarkması, idrar tutamama gibi problemlerin daha az görülmesine yardımcı olur.
  • Sırt kaslarının güçlendirilmesi bel ağrılarını azaltır ve duruş bozukluğu olmasını engeller.

Gebelikte ne tür egzersizler yapılabilir?

Gebelikte yapılabilecek en iyi 5 egzersiz

Son 20-30 yıldır Gebelik fizyolojisi daha iyi anlaşıldı ve buna bağlı olarak Gebelikte fiziksel aktivite ve egzersiz ile ilgili bilgi ve inanışlar çok değişti. Gebelik artık televizyon karşısında kanapeden kalkmadan geçirilecek bir süre değil. Üstelik komplikasyon varlığında yatak istirahatinin rolü bile tartışmalıyken Gebelikte egzersiz yapmamak konusu hiç gündeme bile gelmemeli.

Artık günümüzde Gebeler “fit” olma konusuna daha çok önem veriyorlar.Bunda sosyal medyanın rolü de elbette tartışılmaz. İnternet sayesinde Gebeler bilgilenip doktorları ile daha bilinçli bir şekilde iletişim kurabiliyor ve Gebelik süresini daha keyifli geçirebiliyorlar.

Gebelik sırasında yapılan egzersiz keyif verdiği gibi kişinin daha enerjik hissetmesine de yardımcı olur. Bu sayede Gebe kadın daha iyi ve verimli uyuyabilir, kilo alımı kontrollü olur ve kas gerginliği ideal şekilde gelişir.

Gebelik sırasında yapılan düzenli egzersizin önemi sadece kalp sağlığı üzerinde değildir ve genel vücut ve ruh sağlığı açısından yararlıdır. Sağlıklı bir vucuda sahip olmak ve uygun şekilde kilo almak Gebelik sırasında görülebilecek bel ağrısı, halsizlik, yorgunluk, kabızlık gibi yaygın yakınmaların daha az sıklıkta yaşanmasına yardımcı olur. Hatta direnci arttırarak doğum eyleminin süresini kısalttığını iddia eden çalışmalar bile mevcuttur.

Eğer herhangi bir komplikasyon ve risk yoksa Gebeliğinizi takip eden doktorunuzun da onayını alarak egzersiz programınıza devam edebilir ya da ilk kez başlayabilirsiniz. Yapmanız gereken Gebeliin haftasına göre dozu ve yoğunluğu ayarlamak ve buna uygun egzersiz yapmaktır.

Gebelikte yapılabilecek pekçok egzersiz vardır. Örneğin evinizin civarında mahallede yapılacak günlük gezintiler kalp atım hızınızın uygun şekilde artmasına ve kan dolaşımının iyileşmesine yardımcı olurken kontrolsüz kilo artışına da bir nebze engel olur. Kaslarınızı güçlendirerek eylem ve doğuma hazır olmanıza yardım eder.

Yapılan çalışmalar Gebelikleri süresince düzenli egzersiz yapan kadınların

  • Erken eylem ve doğum risklerinde azalma
  • Doğum eyleminin süresinde kısalma
  • Doğum sırasında gerek duyulan ağrı kesicilerin miktarında azlama
  • Ve doğum sonrası iyileşme ve toparlanma süresinde hızlanma

olduğunu ortaya koymuştur.

Orta düzeyde ve zorlamadan yapılan egzersizin yararı sadece anne adayı ile sınırlı değildir. Egzersiz bebeğinize de sağlıklı bir başlangıç sağlar. Araştırmalar egzersiz yapan anne adaylarının bebeklerinin anne karnındaki kalp hızlarının ve doğum kilolarının daha ideal olduğunu göstermektedir.

Günde 30 dakika egzersiz yeterlidir. 5 dakikalik ısınma ve esneme seansları asla atlanmamalıdır.

Gebelikte yapılabilecek en ideal egzersizler şunlardır

1) Yürüyüş
Açık havada yapılan tempolu yürüyüş 9 ay boyunca yapılabilecek kolay ve maliyet gerektirmeyen bir aktivitedir.
Bebeğiniz büyüdükçe vücudunuzun ağırlık merkezinin değişeceğini ve denge sorunları yaşayabileceğinizi akılda tutmakta yarar vardır. Uygun ayakkabı giymek çok önemlidir. Yürürken yoldaki çukurlara, taşlara ve dengeyi bozabilecek diğer etkenlere karşı uyanık olmak şarttır.

2) Yüzme
Eğer Gebelikte yapılabilecek tek bir ideal spor varsa o da yüzmedir. Karın üzeri düşme ve bebeğe zarar verme olasılığı sıfırdır.

Su içinde hareket eklemlerde hiçbir zorlanma yaşamadan hareket kabiliyeti yaratır. Gebeliğin son ayında bile yüzebilir, su içinde aerobik yapabilir hatta dans edebilirsiniz.

Tercih edeceğiniz mayo çok dar olmayan ve rahat bir mayo olmalıdır. Suya girer çıkarken dengeye çok dikkat etmek gerektiği unutulmamalıdır. Suya atlayarak girmekten kaçınılmalı, havuz kenarında ıslak zeminlerin kaygan olabileceği hep akılda tutulmalı ve tedbirli olunmalıdır.

Sıcak su havuzları Gebeler için uygun değildir.

3) Kondisyon bisikleti
Gebelikte son derece güvenli ve risksiz bir egzersiz türüdür. Eklemler üzerinde ekstra yüke neden olmaz

4)Yoga
Gebelik yogası hem genel sağlık hem de ruh sağlığı açısından Gebelikte oldukça yararlıdır

5) Düşük doz aerobik egzersizler
Genel olarak aerobik egzersizler kalp ve akciğerlerin gücünü arttırırken kas tonüsünün de sağlanmasına yardımcı olur.Düşük doz egzersizlerde bir ayak her zaman yerdedir dolayısı ile eklemlere binen yük daha azdır. Günümüzde pek çok spor salonunda Gebeler için aerobik dersleri vardır

Aşağıdaki durumlar ortaya çıkarsa hemen egzersize son verilmeli ve takip eden doktor ile temasa geçilmeldir

  • Herhangi bir vücut bölgesinde ağrı
  • Karın, kasık ya da göğüs ağrısı
  • Bebek hareketlerinin olmaması
  • Baygınlık
  • Başdönmesi
  • Bulantı
  • Aşırı soğuk hissetme
  • Vajinal kanama
  • Vajinadan sıvı gelmesi
  • Düzensiz kalp atışları
  • Aşırı hızlı kalp atışları ve çarpıntı
  • Elde ayaklarda ya da bacaklarda ani şişlik
  • Aşırı nefes nefese kalma
  • Dinlenme ile geçmeyen karın kasılmaları
  • Yürüyememe

Sağlıklı, keyifli ve sorunsuz bir Gebelik süreci geçirmenizi dilerim

Öneriler
Terleme ve soğuma son derece önemlidir. Egzersize yavaş yavaş başlamalı ve aynı şekilde birden bırakmak yerine yavaş yavaş sonlandırılmalıdır. Asıl önemli olan düzenli olarak egzersiz yapmaktır. Uzun bir süre spora ara vermek sadece yorgunluk yaratır ne Gebelik ne de genel sağlık durumu açısından önem arz etmez. Spor esnasında vücüdu çok fazla zorlamamak gerekir.

Gerek egzersizden önce gerekse sonra bol miktarda sıvı almak gereklidir. Bu vücudun su açığı yaşamasına engel olur.

  • Ağrı
  • Kanama
  • Baygınlık hissi
  • Düzensiz kalp atımları
  • Kasık ağrısı
  • Yürümede güçlük
  • Düşme
  • Göz kararması
  • gibi durumların varlığında hemen spora son verilmeli ve hekim ile temasa geçilmelidir.

Yaz ayları ve Gebelik

Yaz demek pek çok insan için güneş, kum ve deniz demektir. Bütün senenin yorgunluğunun atıldığı, plajarda serin içeceklerin tüketildiği yaz günleri tüm çalışma ayları boyunca hayelleri süsler. Bebek bekleyen anne adayları için ise yaz ayları Gebelik öncesindeki yaz dönemlerine göre biraz daha farklılık gösterir .

İşte yaz ayları için Gebe kadınlara bazı hatırlatmalar

Seyahat edin
Gebelik seyahat etmeye engel bir durum değildir. Herhangi bir komplikasyon yoksa, doktorunuz aksini belirtmedikçe her türlü ulaşım aracıyla seyahat edebilirsiniz. Ancak uzun araba ya da uçak yolculukları öncesinde doktorunuz ile görüşüp önerilerini dinlemelisiniz

Serinleyin
Gebe kadınlar için sıcak hava konfordan çok daha fazla şey ifade eder. Özellikle Gebeliğin ilk üç ayında vücut sıcaklığının artması bebekte doğum defekleri ve düşükler ile alakalı bulunmuştur.

Aşırı sıcaklara bağlı vücut sıcaklığın artması ve halk arasında sıcak çarpması olarak adlandırılan durum çok nadir görülmekle birlikte özellikle Gebe kadınlarda sıcağa bağlı baş dönmesi ve hatta bayılma görülebilir.

Sıcaklık arttığında vücudunuz sizi serinlemek için kan dolaşımınızı daha çok cildinize yönlendirir. Bu durum kan basıncınızın yanı tansiyonunuzun düşmesine neden olabilir.

Vücut sıcaklığını düşük tutmak amacıyla i̇nce kıyafetler giymek genelde işe yarar. Bir kaç kat giyinmek ise dış ortamın sıcaklığına göre kıyafetinizi ayarlamak açısından yardımcı olabilir.

Eğer bulunduğunuz ortam çok sıcak ise ve bundan rahatsız oluyorsanız mutlaka daha serin bir ortama geçmelisiniz.

Baş dönmesi ve baygınlık hissi var ise hemen gölge ve serin bir yere oturup soğuk su ve meyve suyu gibi sıvılar içmelisiniz.

Bol miktarda sıvı almak serinlemenize yardım ederken sizi dehidratasyona yani kuru kalmaya karşı da korur. Gebelikte dehidratasyon rahim kasılmalarını ve erken doğumu başlatabileceği için tehlikeli bir durumdur.

Günde en az 6-8 bardak su içmeye çalışmalısınız. İdeal olan yanınızda sürekli bir su şişesi taşımanız ve ne kadar şu içtiğinizi takip etmenizdir.

Güneş ve bronzlaşmak
Plajda güneş altında yatmanın ve bronzlaşmanın Gebelik üzerinde gösterilmiş herhangi bir olumsuz etkisi yoktur ancak bu yinede iyi bir fikir değildir çünkü güneş ışınları ciltte melasma adı verilen lekelerin daha da koyulaşmasına ve kalıcı olmasına neden olabilir. Bu nedenle en az 50 koruma faktörlü güneş kremi kullanılması, güneş altındayken şapka giyilmesi ve eger mümkünse plaj şemsiyesi altında durulması daha uygun olur.

Yiyecekler
Yaz ayları sıcak ve nem nedeni ile yiyecelerin normalden daha erken bozulmasına ve zararlı bakterilerin üremesine neden olabilir. Bu nedenle çabuk bozulabilen yumurta, mayonez ve tavuk eti gibi gıdalar tüketilirken dikkatli olunmalıdır.

Yaz ayarı yine mangal ve ızgaranın daha çok yapıldığı dönemlerdir. Bu tür bir yemek hazırlanırken çiğ etten bulaşabilecek hastalıklar göz önüne alınmalı ve buna uygun davranılmalıdır.

Yiyeceklerden bulaşabilecek hastalıklardan korunmak için et tavuk ve balık çok iyi pişirilmeli, içlerinin çiğ kalmadığından emin olunmalıdır.

Dışarıda beklemiş şarküteri ürünlerinde listeria adı verilen ve düşüğe neden olabilen bakteriler üreyebilir.

Buzdolabı dışında iki saatten fazla beklemiş tüm yiyecekler tüketilmeden çöpe atılmalıdır. Hava sıcaklığının 32-33 dereceden fazla olduğu durumlarda bu süre 1 saati geçmemelidir.

Güvenli aktiviteler
Genel olarak herkes tarafından bilinen basit bazı önlemlere uyarak Gebeliğiniz süresince de yaz aktivitelerinin tadını çıkartabilirsiniz. Bunlar arasında yüzme başta gelmektedir.

Denizde yüzerken kıyıdan ya da tekne ile açıldıysanız tekneden çok fazla uzaklaşmamalısınız. Gebelikte sık karşılaşılan bir durum olan kramp girmesi halinde karadan ya da tekneden uzak olmak ek risk yaratabilir.

Yüzerken suyun meme başı hizasında olması en uygun derinliktir. Özellikle sık sık kramp giren kadınlar boy hizasını geçmeyecek derinliklerde yüzmelidirler.

Olası bir kramp durumunda yardım alabilmek için suya tek başına girmemeye de özen gösterilmelidir,

Nefes tutup uzun süre suyun içine dalınması Gebelikte önerilmez.

Gebe ya da Gebe kalmayı planlayan bir kadının ise scuba diving (tüplü dalış) yapması kesinlikle sakıncalıdır. Dalış sırasında kanda meydana gelen minik gaz kabarcıkları erişkin bir insanda sorun yaratmazken akciğerlerini kullanamayan anne karnındaki bir bebek için hayati tehlike yaratabilir. Öte yandan Gebelikte hareket yeteneğinin azalması, solunum fonksiyonlarının olumsuz etkilenmesi gibi nedenler de Gebelik sırasında tüplü dalış yapılmasının karşısında engel oluşturur. Benzer şekilde yaşanan basınç değişiklikleri de Gebelik üzerinde olumsuz etki yaratabilmektedir.

Gebelik öncesinde düzenli olarak yüzen kadınlar, daha önceki programlarına devam edebilirler. Ancak Gebe kaldıktan sonra ilk kez denize girecekler biraz daha dikkatli olmak zorundadır. Öncelikle suya girmeden önce vücudu ısıtmak, yavaş yüzmek ve dozu yavaş yavaş arttırmak gerekir.

Gebeliğinin ilk 3 ayında bulunanlar için günde 20 dakika yüzmek yeterlidir. Yine bu dönemde sabah erken saatlerde yüzmek Gebeliğe bağlı bulantı ve kusmaları azaltabilir ve günün geri kalan kısmının daha rahat geçirilmesine yardımcı olabilir.

İkinci 3 aylık dönemde ise şu eklem ve bağları destekleyerek bel ve sırt ağrılarının azalmasına yardımcı olur. Bu dönemde daha önceki yüzme alışkanlıkları aynen devam edebilir.

Son dönemlerde ise yüzmeye devam etmekte herhangi bir sakınca yoktur. Ancak vücudu fazla sıkmayan, Gebeler için tasarlanmış mayoları kullanmak gereklidir.

Paten kaymak, ata binmek, bisiklete binmek gibi denge gerektiren, düştüğünüzde karnınızın üstüne düşme ve bebeğe zarar verme olasılığı bulunan ve dolayısı ile Gebelik sırasında ek risk yaratan sporlar ve aktivitelerden kaçınmalısınız.

Oyun parklarındaki roller coaster gibi aniden duran ve kalkan aktiviteler de Gebeler için uygun değildir.

Benzer şekilde şu kayağı, jet ski gibi sporlar Gebeliğin ilk üç ayında bile önerilmez

Haşereler
Sivrisinekler başta olmak üzere böcek ve sinekler yaz aylarının rahatsız edici ögeleri arasında yer alır ve bunlardan bazıları ciddi hastalıklar taşıyabilir.

Ülkemizde şu an için ciddi bir sorun olmasa da sivrisinekler ile bulaşan Zika virüslü Gebe kadınlar için tehdit oluşturmaktadır.

Gebelik sırasında kimyasallardan uzak durmak genel prensip olsa da The American Journal of Tropical Medicine and Hygiene dergisinde yayınlanan bir çalışmada DEET i̇ceren bir sivrisinek kovucuların Gebeliğin ilk üç ayından sonra güvenli olduğu gösterilmiştir.

Öte yandan Zika ve West Nile gibi sivrisinekler ile bulaşan hastalıklara yakalanma riski ile karşılaştırıldığında sivrisinek kovucuların yararı, getireceği riskin çok üzerindedir.

 

Gebelikte koşu bandı kullanılabilir mi?

Günümüzde artık pekçok kadın doğum hekimi Gebelik sırasında yapılan hafif egzersizin yararlarını kabul etmiş durumdadır. Bu hafif egzersizler hem bebeğin hem de Gebe kadının sağlığı açısından olumlu etkilere sahiptir. Ancak Gebelik sırasında her türlü sporda hem kendi sağlığınız hem de bbeinizin sağlığı açısından bazı noktalara dikkat etmeniz gerekir.

Gebelik sırasında vücudunuzda bazı önemli değişimler olur. Örneğin eklemler ve bağlar gevşer, vücut postürünüz yani duruşunuz değişir, vücut denge merkeziniz yer değiştirir.Bütün bu etkenler sizi spor sırasında yaralanmaya ve kendinizi sakatlamaya daha açık hale getirir.

Aynı zamanda vücudunuzun sıcaklığını ayarlayan merkezlerde de değişimler olur ve bunun sonucunda vücut sıcaklığınız Gebe olmadığınız dönemlere göre daha kısa sürede ve daha kolay artabilir. Uzun süre sıcklık artışı bebekte ve sizde sorunlara neden olabilir.

Gebelikte yürüyüş için en ideal olan açık ve temiz havada yürümektir. Ancak modern şehir yaşamının koşulları bunu çoğu kez olanaksız kılar. Bu nedenle egzersiz için koşu bandı kullanımı uygun bir alternatiftir.Daha önceden koşu bandı kullanan birisi iseniz Gebeliğiniz sırasında buna ara vermenize gerek yoktur.

Yürüyüşün hızı ve süresi kontrol edilebildiğinden Gebelik sırasında koşu bandı kullanımı aslında oldukça yararlıdır. Düşük tehdidi, erken doğum riski gibi komplikasyonların olmadığı durumlarda Gebeliğiniz sırasında koşu bandı kullanmanızın hiçbir sakıncası yoktur. Ancak süre ve sürat açısından mutlaka Gebeliğinizi takip eden hekiminizin önerilrini almanız gerekir.

Koşu bandını kullanırken susuz kalmamaya, kalp atım hızınızı çok yükseltmemeye, aşırı terlememeye ve çok hızlı yürümemeye dikkat etmelisiniz. Kalp atımlarınızın çok hızlanması bebeğinize giden oksijenin azalmasına neden olabilir.Vücudunuzun uyarılarına kulak vermeli ve zorlandığınızı hissettiğiniz anda yürümeyi bırakmalısınız.

2008 yılında yapılan bir araştırma sonucunda Gebe kadınların günde 30-40 dakika koşu bandında kendi seçtikleri ve fazla zorlanmadıkları bir hızda yürümeleri konusunda özendirilmelerinin önemli bir halk sağlığı önerisi olduğu vurgulanmaktadır.

Gebelikte bisiklete binilebilir mi

Gebelik sırasında bisiklete binilip binilemeyeceği konusunda net bir bilimsel veri yoktur dolayısı ile herhangi bir komplikasyon olmaması durumunda belirli bir süre için bisiklete binmeye devam edebilirsiniz ancak hemen hemen tüm egzersiz çeşitlerinde olduğu gibi Gebelik sırasında bisiklete binme konusunda da önemli olan bunu abartmadan yapmaktır.

Gebelerin bu özel dönemleri süresince fiziksel açıdan yeterli ve fit olmaları idealdir.Bunun da tek yolu düzenli ve Gebelik için uygun olan egzersizleri yapmalarıdır.

Gebeliğin erken dönemlerinde eğer düşük riski, kanama gibi sorunlar yoksa bisiklete binilebilir ancak önemli olan bu aktivite sırasında Gebe olduğunu unutmadan ve vücudun limitlerini zorlamadan bunu yapmaktır.

Gebelik ilerledikçe vücut ağırlığı artacak, denge merkezi yer değiştirecek ve dolayısı ile ğedal çevirmek zorlaşacaktır. Bu nedenle büyük Gebeliklerde bisiklet önerilmez.

Vücut dinamikleriniz çok hızlı değiştiğinden daha çabuk yorulabilir ve daha kolay susuz kalabilirsiniz.

Gebelik sırasında bisiklete binmeye devam etmek istiyorsanız şu önerilere uymnızda yarar vardır.

  • Vücudunuzun sınırlarını zorlamayın. Yorulduğunuz anda daha fazla devam etmeden önce durun ve yeteri kadar dinlenin
  • Denge sağlamakta sıkıntı yaşayabileceğinizi unutmayın
  • Yanınızda mutlaka su bulundurun ve sık sık için
  • Mutlaka kask takın
  • Tercihan bir kalp hızı monitörü edinin ve kalp atım hızınızın dakikada 140 atımın üzerine çıkmasına izin vermeyin
  • Trafiğin yoğun olduğu yerlerde bisiklete binmemeye çalışın
  • Olası bir kaza durumunda ve sonrasında bebek hareketlerinde azalma hissederseniz mutlaka doktorunuza bilgi verin
  • Gebelik büyüdükçe bisiklete binilmesi uygun değildir

Sonuç olarak Gebelikte belirli bir süre daha bisiklete binmeye devam edebilirsiniz ancak buna karar vermeden önce mutaka doktorunuzun önerisini ve onayını alın

 

Gebelik ve lityum kullanımı

Lityum Gebelikte ilaç kullanımı sınıflamasında D kategorisine giren bir ilaçtır.

Lityum ve türevleri manik-depresif atakların engellenmesinde kullanılan bir ilaçtır. Gebelik sırasında kullanımı söz konusu olduğunda potansiyel riskleri ve anne dayındaki yararları dikkatli bir şekilde gözden geçirilmelidir. Özellikle Gebeliğin belirli dönemlerinde kullanımı sakıncalı olabilir.

Özellikle Gebeliğin ilk 12 haftası içinde kullanıdığında bebekte Ebstein anomalisi adı verilen bir tür kalp anomalisinin görülme olasılığını arttırmaktadır. Bu nedenle eğer mümkünse ilk 3 ay kullanılmamalıdır. Öte yandan lityum kullanımının ölü doğum ve doğum sonrası bebek ölüm oranlarını arttırdığı düşünülmektedir. Son zamanlarda yapılan bazı çalışmalar bebekte kalp anomalisi görülme riskinin eskiden sanıldığı kadar yüksek olmadığını ileri sürmektedir ancak bu konuda elde yeterli kanıt yoktur.

Özellikle Gebeliğin son dönemlerinde anne adayının lityum gereksinimi artar. Bunun nedeni ilacın anne kanından temizlenme süre ve hızındaki artıştır. Fazla miktarda ilaç alındığında ise bunun anne ve bebeğin kan dolaşımında tehlikeli düzeylere yükselme şansı çok daha fazladır.

Eğer Gebeliğin herhangi bir döneminde lityum alınması gerekiyorsa anne adayındaki kan lityum düzeyleri mutlaka çok yakın olarak izlenmeli ve toksik düzeye çıkması engellenmelidir.

Eğer lityum kullanırken Gebe kalmaya karar verirseniz psikiyatristinizle görüşüp en az 6-8 hafta önce ilaç kullanımına son vermeniz yararlı olacaktır. Hatta ilacı bırakmanızın üzerinden 6-8 hafta geçtikten sonra Gebe kalmak amacıyla korunmayı bırakmadan önce bir süre daha bekleyip manik-depresif atakların ortaya çıkıp çıkmadığını izlemeniz ve bundan emin olmanız idealdir.

Eğer lityum kullanırken Gebe olduğunuzu fark ederseniz durumu zaman kaybetmeden doktorunuzla görüşmelisiniz. Bu durumda eğer doktorunuz da uygun görürse lityum kullanımına hemen son vermelisiniz. Eğer Gebe olduğunuzu geç fark ederseniz bu durumda jinekoloğunuz uygun zamanda bebekteki olası anomalileri araştırmak açısından dikatli bir detaylı ultrason incelemesi yapmak durumundadır.

Eğer psikiyatristiniz Gebe olmanıza rağmen lityum kullanmaya devam etmeniz yönünde karar verirse bu durumda doz ayarlaması yapmak zorundadır. Gebeliğin ilk yarısında her ay kan lityum düzeyi saptanması gerekirken ikinci yarıda bu inceleme her hafta yapılmalıdır. Kan düzeyni ayarlamak için günlük lityum dozunu tek sefer yerine 2-3 seferde almanız gerekebilir.

Doğum yaklaştıkça psikiyatristinizin doğumu gerçekleştirecek olan jinekoloğunuzla yakın temasta bulunması gerekir. Doğumdan hemen sonra annenin böbreklerinin lityumu süzme potansyeli büyük değişiklik gösterir. Bu durumda kan lityum düzeyi toksik boyutlara ulaşabilir. Bazı doktorlar doğum yaklaştıkça günlük lityum dozunu azaltmayı tercih ederken bazıları tamamen keserler.

Her ne olursa olsun doğum eylemi başladığında lityum kullanımı kesilmelidir.

 

Gebelikte dolgu yaptırmak güvenli midir?

Gebeliğiniz sırasında diş hekiminize de muayene olmanız oldukça yararlıdır. Gebelikte kan dolaşımınızda artmış olan hormonlarınızdan bazıları diğer bazı dokuları etkilediği gibi dişetlerinizi de etkileyebilir. Bu etki sonucu diş etlerinizde çekilmeler ve kendiliğinden kanamalar olabilir. Bu durum epulis gravidarum olarak adlandırılır. Bazı ileri durumlarda diş etlerinin cerrahi olarak düzeltilmesi dahi gerekebilir. Öte yandan Gebelik diş çürükleri açısından uygun bir ortam hazırlar. Özellikle ilk trimesterda kusmalar bakteri plaklarının diş yüzeyindeki birikimini arttırır. Bu da sonuçta çürük riskinde belirgin bir artışa neden olur.

Gebelik ağız ve diş hijyeninize fazladan özen göstermenizi gerektiren bir durumdur. Bu nedenle diş hekiminizle konuşup uygun fırçalama, diş ipi kullanımı gibi teknikler hakkında detaylı bilgi almaniz yararlı olacaktır.

Dişte meydana glen çürükler ve bunların tedavileri Gebe kadınlar açısından her zaman korkutucu ve endişe verici olmuştur. Özellikle dolgu ya da kanal tedavisi gibi antibiyotik ve lokal anestezik madde kullanımı pekçok Gebe kadının huzursuz eder. Öte yandan eskiden jinekologların bu tedavilere izin vermemeleri ve bazı diş hekimlerinin de Gebelik hakkında yeterli bilgiye sahip olmamaları bu korkuyu tetikler.

Yapılan pekçok çalışmada Gebelikte kanal tedavisi ve dolgu da dahil olmak üzere diş tedavilerinin gelişmekte olan bebek üzerinde olumsuz bir etki yarattığına dair kanıt bulunamamıştır.

Tedavinizden önce diş hekiminize Gebe olduğunuzu mutlaka söyleyin. Bu şekilde diş hekiminiz gerekirse jinekoloğunuzla görüşerek sizin için en uygun olan lokal aneztezik ve antibiyotiği saptayacak ve tedavinizi buna göre planlayacaktır. Yine herhangi bir bilimsel kanıt olmamakla birlikte bazı diş hekimleri Gebelikte civalı amalgam dolgu maddelerini kullanmamayı tercih ederler. Bunlar taamen kişisel tercihlerdir ve sizin tedavinizi etkilemezler.

Sonuç olarak Gebelik sırasında dolgu ve kanal tedavisi yaptırmanın bir sakıncası yoktur.

 

Gebelik ve ….

Gebelik kadının gündelik yaşantısından soyutlandığı bir dönem değildir ve aslında böyle bir soyutlanmaya gerek de yoktur. Bebekler zaten anne karnında pekçok dış etkene karşı korumalı bir şekilde büyürler.
Ancak bu özel dönem süresince kadın ister istemez neredeyse yaşantısındaki bütün rutin olayların bebeğini olumsuz etkileyip etkilemeyeceğini bilmek ister. Bu bölümde işte bu endişeleri gidermek amacını taşımaktadır.

Gebelikte aspirin ve progesteron kullanımı

Gebe olduğunu öğrenen ve bunu isteyen bir kadının ilk ve en büyük endişelerinden birisi düşük yapma olasılığıdır. Çevresinden duyduğu pekçok düşük öyküsü bu endişelerini daha da arttırır. Gerçekten de düşük her 5 Gebe kadından birinin başına gelen ve çok sık karşılaşılan bir durumdur. Bu düşüklerin çok büyük bir kısmı da maalesef önlenemez nedenlerden kaynaklanmaktadır. Özellikle Gebeliğin ilk haftlarında görülen erken düşüklerin neredeyse tamamına yakını o Gebeliğe ait kromozomal anomaliler nedeni ile yaşanmaktadır. Bir başka deyişle düşükle sonuçlanan Gebeliklerin önemli bir kısmında zaten anomalili ve yaşama şansı olmayan bebekler söz konusudur.

Ancak bu bilimsel gerçek bir yana düşük olayı yaşayan hemen tüm anne adayları daha sonraki Gebeliklerinde de benzer bir olayı yaşama endişesine kapılırlar ve tekrar düşük yapmamak için bazı önlemler almayı isterler. Bu amaçla ilk yaptıkları şey jinekologlarına başvurarak araştırma yapılmasını istemektir. Hatta düşük gerçekleştikten sonra düşük materyali ya da küretaj ile elde edilen dokuların patolojik incelemeye gönderilmesi çok yaygın bir uygulamadır. Ancak düşük materyalinde patolojik incelemenin çoğu zaman hiçbir yararı yoktur. Patolojik inceleme sonucu eğer bir mol Gebelik ya da dış Gebelikten şüphe edilmiyorsa jinekoloğa herhengi bir bilgi vermez sadece incelemeye gönderilen materyalin bozulmuş bir Gebeliğe ait dokular içerdiğini gösterir.

Gerek e-posta ile gelen sorularda gerekse yüzyüze görüşmelerde düşük olayı yaşayan pekçok kadının bu tür bir patoloji raporunu gösterip “inceleme de yapıldı hiçbirşey bulunamadı acaba ben neden düşük yaptım ve bir dahaki Gebeliğimde de aynı sorun olur mu?” şeklindeki sorusu ile karşılaşıyoruz. Oysa o patoloji raporunun zaten düşüğün nedenini açıklaması beklenilen birşey değil. Eğer düşük materyali patolojik inceleme yerine genetik incelemeye gönderilse belki bir neden bulunabilir ancak bu da tek bir sefer yaşanan düşüklerde tedavi yaklaşımını değiştirmez. Öte yandan kadınların yaklaşık %1’ini etkileyen ve 2 ya da daha fazla sayıda Gebeliğin arka arkaya düşük ile sonuçlandığı tekrarlayan düşük olgularında ise durum farklıdır ve altta yatan nedeni bulmak için incelemeler yapılmalıdır.

Ya ilk Gebeliğinde düşük yaşayan veya düşük endişesi yaşayan kadınlarda ne yapılmalıdır? Doktorlarımız bu durum için iki mucize ilaca sarılmaktadır: ASPİRİN ve PROGESTERON.

Aspirin ve düşükler
Aspirin tıpta çok uzun yıllardır kullanılan ve hergün yeni bir yararı ya da yan etkisi keşfedilen değişik bir ilaçtır. Herhalde tıp alanında aspirin kadar çok araştırılan bir başka ilaç yoktur. Son günlerde aspirini popüler yapan bir başka özelliği de Gebelik kayıpları üzerinde olan etkisidir.

Aspirin sadece bir ağrı kesici, iltihap giderici ve ateş düşürücü değildir. Aynı zamanda kanın pıhtılaşma sistemi üzerinde de etkileri vardır. Halk arasında “kanı sulandırıcı” şeklinde tellaffuz edilen bu etki ağrı giderici dozundan çok daha düşük dozlarda da ortaya çıkmaktadır. Kanın pıhtılaşmasını engelleyen bu etkiyi sağlamak amacıyla piyasada bulunan ürünler genelde bebe aspirini olarak tanımlanmaktadır.

1970’li yılların sonuna kadar düşük doz aspirin sadece anjina, inme, kalp krizi, serebrovasküler olaylar (beyin damarları ile ilgili olaylar) ve bazı Gebelik dışı hastalıkların tedavisinde kullanılmakta ve genelde Gebelik sırasında kullanımından kaçınılması gereken bir ilaç olarak kabul edilmekteydi.

Gebelik ile ilgilenen tıp branşı olan obstetrik alanındaki gelişmeler özellikle tekrarlayan düşük olgularının bazılarında altta yatan nedenin antifosfolipid sendrom (aPL) olarak tanımlanan bir bozukluk olabileceğini ortaya koymuştur. Bu sendromda kanın pıhtılaşma mekanizması bozularak kılcal damarlar içinde mikroskopik pıhtılar oluşmakta ve gelişmekte olan bebeğe giden kan akımını azaltarak düşüğe neden olabilmektedir. Ayrıca Gebelik toksemisi ya da zehirlenmesi olarak da bilinen prekelempsinin de oluş mekanizmalarından birisi antifosfolipid sendromdur.

Bu bulgunun ortaya konması acaba erken Gebelikte kanın pıhtılaşmasını engelleyen ilaçların verilmesi düşükleri engelleyebilir mi sorusunu gündeme getirmiştir. Gerçekten de yapılan araştırmalar antifosfolipid sendrom varlığında düşük doz aspirin ve heparin gibi kanın pıhtılaşmasını önleyen ilaçların Gebelikler üzerinde çok olumlu sonuç verdiğini ve %70’ler civarında canlı doğum oranlarının elde edildiğini oryaya koymuştur. Bu bilimsel kanıtların sonucunda günümüzde antifosfolipid sendromu ve Gebelik varlığında klasik tedavi aspirin ve heparindir

Peki ya antifosfolipid sendrom yoksa? İşte bu noktada ilaç suistimali sorunu ortaya çıkmaktadır.

Daha önceden düşük yapmış kadınlara sonraki Gebeliklerinde doktorlarının aspirin vermesi ve bu sayede kadının düşük yapmadan sağlıklı bir bebek doğurması kulaktan kulağa çok hızlı bir şekilde yayılmakta ve Gebelikte aspirin tedavisi neredeyse rutin hale gelmektedir. Bu durum tüm dünyada söz konusu olmakla birlikte ülkemizde daha fazla suistimal edilmektedir. Bu suistmalde sadece doktorların değil onları bu uygulamaya iten kadınların da payı vardır.

Hatta durum o boyuta gelmiştir ki Gebelik testi pozitif çıkan ya da adet gecikmesi ile doktora başvuran ve Gebelik saptanan her hastaya vitamin gibi aspirin rutin olarak başlanmaktadır ve bu moda maalesef giderek yayılmaktadır.

Bu konu üzerinde dünyada yapılmış en geniş kapsamlı çalışma olan CLASP (Collaborative Low-dose Aspirin Study in Pregnancy) ve onu takip eden araştırmalardan çıkan sonuç bu tür bir uygulamanın Gebeliğin seyri üzerinde herhangi bir olumlu etkisinin olmadığıdır. CLASP çalışması bilimsel alanda bu konudaki en güvenilir çalışma olarak kabul edilmektedir.

Günümüzde Amerika Birleşk Devleteri başta olmak üzere pekçok gelişmiş ülkedeki bilimsel ve resmi derneklerin bu konudaki ortak yorumu ve önerisi şu şekildedir:

“Düşüğü, preeklempsiyi ve rahim içi gelişme geriliğini engellemek amacıyla Gebe kadınlara rutin aspirin kullanılmalarını önermeyi destekleyecek yeterli bilimsel kanıt yoktur.”

Üstelik bu uygulamanın uzun dönem etkileri konusunda da elimizde yeterli veri yoktur. 2003 yılı Ağustos ayında British Medical Journal’de yayınlanan bir araştırmada Gebeliğin erken dönemlerinde aralarında aspirinin de bulunduğu bazı ağrıkesicilerin kullanılması durumunda düşük riskinin arttığı ileri sürülmektedir.

Dahası Amerikan Hastalık Kontrol Merkezi (Centers for Disease Control and Prevention ) daha önceden düşük öyküsü olmayan ve aPL saptanmayan ve düşüğü önlemek amacı ile aspirin ve heparin kullanan 38 yaşında bir kadının 9. Gebelik haftasında öldüğünü bildirmiştir. Merkez bu olayın Gebelikte aspirin kullanımı ile ilgili ilk ölüm olgusu olduğunu belirtmektedir.

Bugüne kadar yapılmış 42 çalışmanın sonuçlarını birarada değerlendiren bir başka analizde ise preklempsinin önlenmesi amacı ile aspirin kullanımının hafif bir yarar sağlayabileceği ancak hangi kadınlarda bu yararın görüldüğü, tedaviye hangi dozda ve ne zaman başlanması gerektiği konusunda bir karar verebilmek için daha fazla araştırmaya gerek duyulduğu belirtilmektedir.

Benzer bir başka araştırmada da preeklemspi açısından orta derecede risk grubunda olan 583 kadına Gebelikleri boyunca günde 50 miligram aspirin verilmiş, 523 hastaya ise herhangi bir tedavi uygulanmamıştır. Sonuçlar incelendiğinde aspirin kullanan ve kullanmayan kadınlarda düşük, ölü doğum, bebek ölümü, ortalama doğum ağırlığı, düşük doğum ağırlıklı bebek ve erken doğum oranları arasında hiçbir fark saptanmadığı ortaya konmuştur.

Progesteron ve düşükler
En son söylenmesi gerekeni ilk başta söyleyelim. Progesteron düşüğü engellemez !

Progesteron yumurtlamadan hemen sonra yumurtalıklardan salgılanan ve rahimin içini döşeyen endometrium tabakasının desteklenmesini sağlayan bir hormondur. Erken Gebelikte eğer yumurtalıktan bu hormonu salgılayan kısım (korpus luteum) çıkartılırsa Gebelik düşük ile sonuçlanır. Adet siklusunun ikinci yarısında progesteronun yetersiz salgılanması Luetal Faz yetmezliği olarak adlandırılır. Ancak bu durumun tanısı ve tedavi gerektirip gerektirmediği konusunda şüpheler vardır ve bilimsel alanda fikir birliği sağlanamamıştır.

Özellikle tekrarlayan düşüklerde kan progesteron düzeylerinin düşük bulunması dışarıdan verilecek progesteron desteği ile Gebeliğin devam ettirilebileceği fikrini doğurmuştur. Geçmişte kabul gören bu tedavi yaklaşımı yapılan araştırmalar sonucu geçerliliğini yitirmiştir.

Oysa hala daha özelllikle ükemizde Gebelik sırasında erken dönemde kanama ortaya çıktığında progesteron vermek doktorlar arasında yaygın bir uygulamadır. Bu uygulamanın hiçbir bilimsel geçerliliği yoktur.

Gebeliğin seyri sırasında kanama ortaya çıktığında eğer ultrasonda canlı yani kalp atışları olan bir embryo görülebiliyorsa bu Gebeliğin düşük olmaksızın devam etme olasılığı %90-96 arasında değişmektedir.

Bebek kalp atımı saptandığında haftalara göre Gebeliğin devam etme olasılığı şu şekildedir.

Gebelik haftası

Kanama varsa

Kanama yoksa

< 6 hafta

%67

%84

7-9 hafta

%90

%95

9-11 hafta

%96

%98

Bir başka deyişle 7 haftada kanama görülür ve düşük tehdidi ortaya çıkarsa bu Gebelik %90 sorunsuz devam edecektir. Kanamayı görür görmez progesteron başlamak bu oranı daha da arttırmaz.

Erken Gebelikte kan progesteronun düşük olması bir sebepten çok sonuçtur. Yani bu Gebelik progesteron azlığından dolayı kötü değildir. Gebelik başarısız olduğu için progesteron düşüktür.

Düşüklerin önlenmesi amacıyla progesteron kullanımı ile ilgili son 30 yıl içinde yapılmış olan araştırmaların sonuçlarını bir arada değerlendiren bir çalışmada bu tedavi yaklaşımın Gebeliğin seyri üzerinde herhangi bir olumlu etkisinin olmadığı gösterilmiştir. Üstelik sentetik progesteron kullanımının yenidoğanlarda solunum sıkıntısına ve erkek bebeklerde hipospadias adı verilen ve penis deliğinin tam uçta değil penis üzerinde başka bir bölgede olması şeklinde açıklanabilecek bir anomaliye neden olabileceğini düşündüren bulgular vardır. Doğal progesteronlarda ise bu tür bir etki gözlenmemiştir

İngiliz Kraliyet Jinekoloji ve Obstetrik Birliği, tekrarlayan düşükler ile ilgili Mayıs 2003’de yayınladığı kılavuzda düşüğü önlemek amacı ile progesteron kullanımının hiçbir olumlu etkisinin olmadığını belirtmekte, ve bu uygulamanın sürdürülmesi için elde hiçbir bilimsel kanıtın olmadığını bildirmektedir. Tüp bebek uygulamaları ise farklı bir durum arz etmektedir ve bu önerilerin dışındadır.

Bununla birlikte son yapılan araştırmalar progesteronun düşükleri önlememekle birlikte erken doğumun engellenmesinde önemli rol oynayabileceğini göstermektedir.

Sonuç
Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) aspirini Gebelik sırasında düşük dozlarda (günlük 150 miligramın altında) C, standart dozlarda ise D kategorisine sokmaktadır. Progesteron ise B kategorisindedir.

Gebelikte hiçbir ilaç yarar potasiyeli zarar potansiyelinden fazla olmadıkça, bir başka deyişle mecbur olmadıkça kullanılmamalıdır.

Günümüzde klinik çalışmalarımız sırasında hiçbir öyküsü ya da risk faktörü olmadığı halde Gebelere “düşük yapma ya da prekelempsi gelişmesin” diye aspirin ya da progesteron başlandığına şahit oluyoruz. Bundan daha sık karşılaştığımız bir uygulama ise hafif bir kanama varlığında bile progesteron verilmesi. Oysa ultrasonda bebeğin kalp atımlarının görülmesi %90-96 bu Gebeliğin kanamaya rağmen düşük ile sonuçlanmayacağını bize gösteriyor.

Peki doktorlar neden hala daha gerek olmadığı durumlarda bile bu ilaçları reçete etmeye devam ediyorlar?

  • Bugüne kadar yapılmış olan çalışmaların söz edilen ilaçların bazı olası yararlarını saptayamadığını düşünüyor ve progesteron ve aspirin kullanımından doğacak olan riskin az olmasına güveniyor olabilirler.
  • Elde hastaya öneribilecek tedavi alternatifi olmadığı için bu şekilde davranarak kendilerini rahatlatıyor olabilirler.
  • Bilimsel yayınları izlemedikleri ve kanıta dayalı tıp yaklaşımlarından habersiz oldukları için geleneksel uygulamalarını devam ettiriyor olabilirler.
  • Hastaların yapılacak birşeyler olmalı baskısına veya düşük sonrası yaşadıkları depresyonun sonucunda birşeylerin işe yarayabileceği ümidine yenik düşüyor olabilirler.

Nedeni ne olursa olsun bilimsellikten uzak bu tedavi yaklaşımları Hipokrat’tan beri tıbbın temel felsefesi olan “önce zarar verme” ilkesine tamamen ters uygulamalardır.

 

Gebelikte ilaç kullanımı

Annenin aldığı bir ilacın fetusu etkilemesi için plasentadan geçmesi gerekir. Büyük moleküllü ilaçlar dışında hemen hemen her ilaç plasentadan belirli ölçüde geçer.

Amerikan Gıda ve ilaç Komisyonu (FDA) Gebelikte ilaç kullanımına ilişkin 5 kategori saptamıştır.

A

İnsanlarda yapılan çalışmalarda kullanılan ilacın fetusa bir zarar vermediği saptanmıştır.

B

Hayvanlarda yapılan çalışmalarda fetusa risk yoktur ancak insanlarda çalışma yapılmamıştır, veya hayvanlarda olumsuz etki saptanırken insanlarda yapılan çalışmalarda risk bulunmamıştır.

C

Hayvan deneylerinde olumsuz etki saptanmıştır ancak insanlarda deney yapılmamıştır.

D

İnsanlarda fetusa olumsuz etki riski vardır ancak annenin yaşamını tehdit eden bazı durumlarda kontrollü olarak kullanılabilir.

X

Fetal risk son derece yüksektir. İlacın kulllanımındaki risk yararından çok daha fazladır.

Bütün bu kategoriler kendi aralarında alt gruplara da ayrılırlar.

Son adet tarihinden itibaren 31. Gün ile 71. Gün arası organ teşekkülünün meydana geldiği dönemdir ve teratrojen dönem olarak adlandırılır. Bu günler arasında bebekle meydana gelen olumsuz etkiler anomali ile sonuçlanabilir. Çok acil bir durum dışında bu devrede ilaç kullanılmamalıdır.

31. günden önce alınan ilaçlarda ya hep ya hiç kuralı geçerlidir. Yani ilaç ya embryoyu hiç etkilemez ya da bir düşüğe neden olur.

Gebelikte fark edilmeden ilaç kullanıldığında ya da ilaç kullanımı gerektiğinde mutlaka hekim ile temasa geçilmeli, ilacın içeriği saptandıktan sonra bu kategorilere göre sınıflanmış kitaplardan uygunluğu tespit edilmelidir.

 

Gebelikte aşı kullanımı

Aşı Adı

Aşılanma Endikasyonları

Tetanoz

Son 10 yıl içinde aşılanmayanlarda yapılır

Difteri

Son 10 yıl içinde aşılanmayanlarda yapılır

Kabakulak

YAPILMAZ

Kızamık

YAPILMAZ

Kızamıkcık

YAPILMAZ

Grip

Gebeliğinin son dönemleri grip salgınına denk gelen kadınlarda önerilir

Kuduz

Gebelik düşünülmeden yapılır

Hepatit A

Ev halkında ya da yakın temas halinde olduğu kişilerde varsa yapılabilir

Su Çiçeği

Önerilmez

 

 

Gebelik ve yüksek ateş

Halk arasında ateş olarak da tanımlanan vücut sıcaklığının anormal derecede yükselmesi “hipertermi” olarak adlandırılır. İnsanlardaki normal vücut sıcaklığı 37 santigrad derecedir.Bu değerin 38.9 santigrad derecenin üstüne çıkması ve belirli bir süre bu değerde kalması Gebe bir kadında sorunlara neden olabilir. Hipertermi enfeksiyonlar, sıcak banyolar, egzersiz, sauna gibi nedenlere bağlı olarak gelişebilir.

Vücut sıcaklığı yüksekliğinin (hiperterminin) gelişmekte olan bebek üzerindeki zarar verici etkisi hiperterminin fetal gelişimin denk geldiği evresi ile yüksekliğin miktarı ve süresine bağlıdır.

Hiperterminin gelişmekte olan fetus üzerindeki etkileri hayvanlar üzerinde yapılan çalışmlarla incelenmiştir. Tüm hayvan modellerinde merkezi sinir sistemi en fazla etkilenme riski taşıyan bölümdür. Bunun yanısıra artmış vücut sıcaklığı mikrosefali (kafanın normalden küçük olması), göz anomalileri, damak anomalileri, üst çenede küçüklük, kol ve bacaklarda hasar, böbrek gelişiminde bozukluklara neden olabilir. Bu fiziksel hasarların yanısıra etkilenmiş bebekler ileriki yaşamlarında öğrenme ve konsantrason güçlükleri yaşayabilirler.

Bu etkilerin hangi sıcaklığa ulaşıldığında ortaya çıktığı, bir başka deyişle bebekte anomaliye neden olabilecek sıcaklığın eşik değeri de araştırılmıştır. Hayvan deneylerinde sıcklığın 2-2.5 derece artmasının olumsuz etkileri yaratabileceği saptanmıştır. İnsanlar açısından bakıldığında ise bu eşik değer 38.9 santigrad derece olarak kabul edilmektedir.

Öte yandan sıcaklık yükselmesinin süresi uzadıkça teratojenik etki riski de paralel olarak artmaktadır.

İnsanlarda durum
Yapılan pekçok epidemeyiolojik çalışmadan elde edilen sonuç insanlarda hipertermi ile nöral tüp defekti arasında bir ilişki olduğunu göstermektedir.

Nöral tüp defektli bebek doğuran annelerin geriye dönük incelemeleri bunların önemli bir kısmının gerebeliklerinin erken dönemlerinde ateşli bir hastalık geçirdiklerini ortaya koymaktadır. Yapılan bir çalışmada bu oran %13 olarak bulunurken bir başka araştırmada nöral tüp defektli bebek doğuran annelerin %12’sinin Gebeliklerinin ilk 3 ayı içinde ateşli bir hastalık geçirdikleri saptanmıştır.

23.491 kadının tüm Gebelikleri boyunca izlendiği bir başka çalışmada ise anne yaşı, folik asit kullanımı, aile öyküsü ve diğer faktörler de gözönüne alındığında ilk 3 ay içinde ateşli hastalık geçirilmesi durumunda nöral tüp defektli bebek doğurma riski 1.8 kat artmış olarak bulunmuştur.

Merkezi sinir sistemi döllenme sonrası 3. hafta civarında oluşmaya başlar ve nöral tüpünkapanması 18-28. günlar arasında gerçekleşir. Merkezi sinir sistemi tüm Gebelik boyunca gelişimini sürdürür ve bu nedenle diğer sistemlerden daha duyarlıdır. Döllenme sonrası 8. haftada organ teşekkülü tamamlanır ve bu dönemden sonra bebeğin etkilenme riski çok azalır.

Gebelik sırasındaki ateş aynı zamanda düşüğe de neden olabilir. Yapılan bir çalışmada kadınlar 3 gruba ayrılmıştır. İlk grupta düşük yapan ve düşük materyalinde genetik bir bozukluk saptanmayan kadınlar yer alırken ikinci gruba düşük materyalinde genetik bozukluk saptanan kadınlar dahil edilmiştir. Son grupta ise 28. hafta ya da daha sonrasında doğum yapan kadınlar bulunmaktadır. Çalışmadan elde edilen sonuçlar erken dönemde vücut sıcaklığı 37.8 santigrad derecenin üzerine çıkan kadınlarda meydana gelen düşüklerde genetik bir bozukluk olmadığını göstermiştir. Bebeklerde genetik bozukluk saptanan düşüklerde ise ateş’in bir etkisi saptanamamıştır.

Diğer anomaliler
Merkezi sinir sistemi anomalileri ve düşükler dışında yüksek ateşin başka etkileri de vardır. Yüksek ateş ile ilişkilendirilen en önemli kalp anomalisi kulakçıklar arasında delik, kalbin sol tarafında gelişme geriliğidir

Öte yandan diğer bazı çalışmalarda ise hipertermi ile bebekte anomali arasında bir ilişki saptanamamıştır. Ellibeşbin Gebe kadının incelendiği geniş kapsamlı bir araştırma 165 kadında Gebeliklerinin ilk 3 ayı içinde 1-3 gün süren ve 38.9 santigrad derecenin üstünde ateş olduğu saptanmış ancak bu annelerden doğan bebeklerde doğumsal anomali, düşük, ölü doğum ya da sinir sistemi anomalisi görülme oranlarında bir artış saptanmamıştır.

Sauna ve sıcak banyolar
Bazı araştırmalar Gebelik sırasında saunaya girmenin doğumsal anomali riskini arttırabileceğini ileri sürmektedir. Ancak düzenli olarak saunaya gitme alışkanlığı bulunan ve bu alışkanlıklarına Gebelikleri süresince de devam eden kadınların çok yüksek oranda bulunduğu Finlandiya’da yapılan araştırmalarda artmış bir risk saptanamamıştır. Üstelik nöral tüp defektlerine en az Finlandiya’da rastlanmaktadır. Bu durum ırksal genetik faktörler ile açıklanmaktadır. 302 olgunun incelendiği bir başka araştırmada da sauna alışkanlığı ile fetal anomali arasında ilişki saptanamamıştır.Bununla birlikte sauna alışkanlığının fetal anomali riskini 1.8 kat arttırdığını bildiren çalışmalar da mevcuttur.

Sıcak suya girmek ise vücut sıcaklığını saunaya göre çok daha hızlı ve kalıcı bir şekilde arttırmaktadır. Saunada terleme yolu ile vücuttan bir kayıp olduğu için vücut sıcaklığı tehlikeli derecelere yükselmez. 1992 yılında yapılan bir araştırmada Gebelik sırasında sıcak suya girmenin anomali riskini 2.8 kat arttırdığı ileri sürülmektedir. Sıcak su açısından bakıldığında Gebe bir kadın 39 derecedeki suda 15, 40-41 derecedeki suda ise 10 dakikadan daha uzun kalmamalıdır.

Özet ve öneriler
Özet olarak erken Gebelikteki ateş yükselmelerinin merkezi sinir sistemi anomalilerine neden olabileceğini ileri süren pekçok çalışma mevcuttur. Nöral tüpün kapanması 28. gün civarında gerçekleştiğinden bu dönemden önce olan ateş yükselmeleri riskli olabilir. Öte yandan yüksek ateş, düşük ve doğumsal anomali açısından da risk yaratır.

  • Gebeliğinizin erken dönemlerinde herhangi bir enfeksiyon geçirirseniz ya da ateşiniz yükselirse 38.9 derecenin üzerine çıkmadan önce mutlaka doktorunuzahaber verin.
  • Gebeliğiniz boyunca saunaya gitmemeye çalışın. Sıcak suya girerek banyo yapmayın. Su sıcaklığı 39 derecede ise 15, 40-41 derece ise 10 dakikadan uzun suda kalmayın.
  • Doğum öncesi tanı ile nöral tüp defektlerinin büyük bir kısmı teşhis edilebilir. Bu nedenle rutin kontrollerinizi asla ihmal etmeyin.
  • Üçlü tarama testi ile nöral tüp defektlerinin %80’i tanınabilir.
  • Ultrason incelemesi ile diğer anomalilerin de büyük bir kısmı teşhis edilebilir.

Gebelik ve uyku

Gebeliğin ilk haftalarında anne olma düşüncesi ve heyecanı kadınların çoğunda uykusuzluğa yol açar. Aradan bir miktar zaman geçtikten sonra ise uyku Gebe kadın için vazgeçilmez bir istek haline dönüşür. Sabah akşam sürekli uyuma isteği vardır. Hele Gebelik bulantı ve kusmaları varsa, uyku esnasında bu şikayetler çok belirgin olmadığından kişi sürekli uyumak ister. Çoğu kadının eşi ve ailesi onun nasıl bu kadar çok uyuyabildiğini anlayamaz. İlk 6 ay bu şekilde gelip geçer.

Vücudunuz sürekli gelişmekte olan bebeğinizi desteklediğinden yorgun düşmektedir. Bebeğinizi tüm Gebeliğiniz boyunca destekleyecek olan plasentası gelişmektedir ve bu sırada vücudunuz her zamankinden daha fazla çalıştığı için dinlenmeye daha çok gereksinim duymaktadır. hemilelik ilerledikçe bu kez uyku problemleri başgöstermeye başlayabilir. Çoğu zaman derin ve dinlendirici bir uykuya hasret olduğunuz hissedebilirsiniz.

Gebeyken uykuya dalmak neden güçtür?
Bunun pekçok nedeni vardır. Ancak ilk ve en önemli neden bebeğinizin büyümesidir. Bebeğiniz ve rahminiz büyüdükçe rahat bir uyku pozisyonu bulmakta zorlandığınızı fark edersiniz. Eğer Gebelik öncesi sırtüstü ya da yüzükoyun yatmaya alışkınsanız yanlara dönüp uyumak sizin için güç olabilir. Öte yandan vücut kitleniz arttıkça uyurken pozisyon değiştirmeniz güçleşir. Bu durumda doğal olarak verimli uyumanızı engeller. Bunun yanısıra Gebelikte normalde görülen bazı değişiklikler de uykunuzu bölerek ya da düzeninizi değiştirerek uyku problemlerine neden olabilir.

Sık idrara çıkma isteği: Gebeliğinizin ilk dönemlerinde büyüyen rahminiz mesanenize baskı yapar. Bu durumda doğal olarak mesane kapasiteniz azalacaktır. Bu azalmanın doğal sonucu ise sık idrara çıkma isteğidir. Öte yandan Gebeliğiniz ilerledikçe damarlarınızda dolaşan kanınızın hacmi %30-50 arasında artacaktır. Bu artışa bağlı olarak böbreklerinizden geçen kan miktarı da artış gösterir. Neticede böbrekleriniz daha fazla kan süzecek ve daha fazla idrar üretecektir. Hem mesaneye olan baskı hem de idrar üretiminizdeki artış gece ya da gündüz daha çok tuvalet ziyareti yapmanıza neden olur. Gündüz bu durum sizi fazla rahatsız etmeyebilir ancak gece uykudan uyanmak zorunda kaldığınızda yeniden uykuya dalmanız güç olabilir. Özellikle bebeğiniz geceleri daha aktif ise bu daha fazla tuvalet ziyareti demektir.

Nefes darlığı: Gebeliğiniz ilerleyip rahminiz iyice büyüdüğünde karın boşluğunuz içinde çok fazla yer işgal etmeye başlar. Bu durumda karın içi basıncı artar ve karın boşluğu ile göğüs boşluğunuzu ayıran diyafram kasınıza baskı yapar. Artmış olan oksijen gereksiniminiz nedeni ile daha sık ve daha derin soluk alıp vermeye başlarsınız. Zaman zaman nefes darlığı hissedebilir nefes nefese kadığınızı fark edebilirsiniz. Nefes darlığı yatar pozisyondayken daha belirgin hale gelir ve uykuya dalmanızı güçleştirebilir.

Mide yanması: Gebelikte salgılanan hormonlar vücudunuzda istemsiz olarak çalışan tüm düz kaslarınızda bir gevşemeye ve yavaşlamaya neden olabilir. Bu yavaşlama sindirim sisteminizde de ortaya çıkar. Sonuçta midenizin boşalması gecikir. Mide içeriği özellikle yatar pozisyondayken yemek borunuza geri kaçabilir ve yanmaya neden olabilir. Bu rahatsız durum sizi uykudan uyandırabileceği gibi uykuya dalmanızı da güçleştirebilir.

Kramplar: Tüm gün boyunca bacaklarınız normalden daha fazla yük taşımak zorunda kalır. Eğer bunun yanısıra kalsiyum eksikliği de varsa bacak krampları görülebilir. Kramplar da Gebelikte uyku güçlüğüne neden olabilmektedir.

Bunların yanısıra bilinçaltında yaşanan bazı korkular, stres ve sıkıntılar da uyuma güçlüğü ve kabuslara neden olabilir. Bebeğinizin sağlığı ile ilgili korkularınız, çocuklu yaşamın hayatınıza getireceği değişiklikler, doğum hakkındaki endişeleriniz de geceleri uykusuz geçirmeniz neden olabilir.

Rahat bir uyku pozisyonu bulmak
Gebeliğinizin erken dönemlerinde yana dönerek uyuma alışkanlığını geliştirmeniz ilerisi için size yardımcı olabilir. Özelikle son dönemlerde dizlerinizi kendinize çekerek yan dönüp yatmak oldukça rahat bir pozisyondur. Bu pozisyon ayrıca kirli kanı vücudunuzun alt kısmından kalbe taşıyan ve inferior vena cava adı verilen büyük toplardamar üzerindeki baskıyı azaltarak kalbinze binen yükün de azalmasına neden olur.

Özellikle sola dönük yattığınızda bu etki daha belirgin hale gelir. Öte yandan sola döndüğünüzde rahim de sola kayacağından karaciğeriniz üzerindeki baskı da azalır ve daha rahat hissedersiniz

Ancak gece uyandığınızda kendinizi sırt üstü yatar bulursanız fazla endişelenmeniz gerekmez. Pozisyon değiştirmek normal uykunun doğal bir bileşenidir ve kolay kolay kontrol edilemez. Özellikle son trimester’da sırtüstü yatar pozisyon çok rahatsızlık verici olduğundan zaten bu pozisyona kolay kolay geçmezssiniz. Eğer farkında olmadan sırt üstü yatarsanız duyacağınız rahatsızlık sizi uyandıracaktır.

Gebelik dönemi için özel olarak tasarlanmış yastıkları kullanmanız rahat bir uyku uyumanıza yardımcı olabilir. Bazı kadınlar yastığı karınlarının altına ya da bacaklarının arasına koyduklarında çok rahat uyuduklarını belirtmektedirler. Silindirik bir yastığı ya da kıvıracağınız bir pikeyi belinize yerleştirip yan yatarak da rahat bir pozisyon elde edebilirsiniz.

Gebelik döneminde verimli bir uyku için öneriler

  • Kola, kahve ve çay gibi kafeinli içecekleri dietinizden uzak tutmaya çalışın. Özellikle öğleden sonra ve akşam bu tür içecekleri tüketmemeye gayret gösterin
  • Yatmadan 2-3 saat önce sıvı alımınız azaltın. Ancak gün içinde yeterli sıvı almaya özen gösterin. Benzer şekilde yatmadan önce ağır yemekler yemeyin. Bulantınız varsa ve bu bulantı sizi uykudan uyandırıyorsa yatmadan hemen önce kraker türü besinler yiyebilirsiniz.
  • Uyku saatlerinizi belirleyin. Yatağa alışkın olduğunuz saatten daha geç gitmeyin
  • Düzenli olarak egzersiz yapın ancak yatmaya yakın zamanlarda egzersiz yapmayın
  • Yastıkları her yerde kullanın. Nasıl ve nerde rahatlık veriyor ise yastıkları orda kullanın, ister dizlerinizin arasına, ister belinize, isterseniz de başınızın altına koyun
  • Yatağa gitmeden önce rahatlatacak birşeyler yapın. Ilık bir duş ya da bir bardak süt içmek gibi
  • Geceleri bacak krampları ile uyanıyorsanız yatmadan önce iyice gerinin. Yeterli miktarda kalsiyum almaya dikkat edin. Doktorunuzla kalsiyum ilaçları alıp alamayacağınızı görüşün.

Eğer gece uyanırsanız ya da uykuya dalamaz iseniz kendinizi zorlamayın. Kalkıp ev içinde biraz dolaşın ya da kitap okumak gibi uykunuzu dağıtmayacak birşeyler yapın, müzik dinleyin, televizyon seyredin, internette dolaşın. Hoşunuza giden ve sizi rahatlatan birşeyler yapın. Eğer mümkünse gün içinde uyku açığınızı kapatmak için 30-60 dakikalık şekerlemeler yapın.

 

Gebelik ve şişlikler

Gebe bir kadının günlük su gereksinimi Gebe olmayanlara göre daha fazladır. Suyun Gebelikteki görevlerinden birisi de bebek büyürken ona gerekli desteği sağlamak ve aynı zamanda pelvik eklemleri doğuma hazırlamaktır. Bebek bekleyen bir anne adayı herzaman olduğundan daha fazla su içer ve alınan bu sıvının bir kısmı vücutta tutulur. Gebelik süresince anne adayının aldığı kiloların neredeyse dörtte birinin kaynağı bu sıvı fazlasıdır.

Gebe bir kadının damarlarında dolaşan kan hacmi yaklaşık %50 daha fazladır. Artan kan hacmiyle birlikte damarlarda da bir miktar genişleme olduğundan fazla olan sıvının bir kısmı doku içinde hücrelerin arasında birikir. Bu duruma ödem adı verilir.

Şişlik olarak tanımlayabileceğimiz ödem Gebe kadınların hemen hemen hepsinde belirli bir dereceye kadar görülür ve yaklaşık %75 kadında şikayet yaratacak boyutta olur. Gebeliğin ikinci trimesterından itibaren görülen ödem en sık ayaklarda ve ayak bileklerinde ortaya çıkar. Şişlikler özellikle günün geç saatlerinde ve uzun süre ayakta durulmuşsa daha belirgin olur. Havanın sıcak olması da ödem oluşumunu hızlandıran bir faktördür. Böyle bir günün sonunda ayakkabılarınızın ayağınıza dar geldiğini fark etmeniz şaşırtıcı değildir. Hatta çoğu kadında Gebeliğin sonları yaklaştıkça ayakkabı ölçüsü 2-3 numara büyür. Bazı kadınlarda ise elerde ve el bileklerinde de şişlikler olabilir, yüzükler dar gelebilir.

Şişlikler Gebelik öncesinde kilo sorunu olan ya da Gebelik süresince fazla kilo alan kadınlarda daha belirgindir. Çoğul Gebelik taşıyanlarda da şişlikler daha şiddetli olur.

Gebelikte görülen şişlik sadece ayaklarda ve bileklerde olduğu sürece ciddi olabilecek tıbbi bir durumun göstergesi değildir. Ancak basit ağrı kesicilerle geçmeyen başağrısı, görme bozukluğu, karın ağrısı gibi yakınmalar ya da tansiyon yüksekliği, idrarda protein gibi bulgular ile bir arada olduğunda preeklempsinin erken bir belirtisi olabilir. Benzer şekilde istirahat ile şişlikler inmiyor ise, preeklempsi açısından doktorunuz yüksek risk altında olduğunuzu söylemiş ise, tansiyonunuz yüksek ise mutlaka doktorunuzu aramalısınız

Şişliklerin bir diğer nedeni de diet alışkanlıklarıdır. Şişliklerden çok fazla yakınan kadınlaırn önemli bir kısmının yeteri kadar protein almadıkları saptanmıştır. Gerekli olan protein et ve benzeri besin maddeleri ile alınabileceği gibi gündenen az 3 porsiyon süt ya da mandıra ürünlerinin tüketilmesi de yeterli olabilir. Bazen sadece protein alımını yeterli düzeye getirmekle sorunun çözüldüğü görülebilir.

Beslenme ile ilgili bir başka yaklaşım da uygun tuz alımıdır. Çoğu insan fazla miktarda tuzun su tutulmasına ve dolayısı ile şişliğe neden olduğunu düşünür. Aslında bunun terside doğrudur. Yani yetersiz tuz alımı da ödem yapabilir.Önemli olan yeteri kadar tuz tüketmek ve dengeleri oluşturmaktır.

Bir diğer tedavi yaklaşımı hidroterapidir. Yeni yapılan bir çalışmada suda yapılan aerobik ve hatta sadece ılık bir küvette ayakları bir süre dinlendirmenin Gebe uterusu desteklediği gibi vücuttaki fazla suyun böbrekler vasıtası ile atılmasına da yardımcı olduğu ortaya konmuştur. Ancak sıcak küvette oturmanın vücut sıcaklığınızı istenmeyen düzeylerde arttırabileceğini unutmamalısınız.

 

ŞİŞLİKLERİ GİDERMEK İÇİN ÖNERİLER

Ayaklarınızı havaya kaldırın: Gün içinde fırsat bulduğunuzda ayağınızı bir sandalye ya da benzeri nesnenin üzerine koyarak bir süre havaya kaldırın. Bunu her fırsatta yapmaya çalışın. Otururken bacak bacak üstüne atmayın. Eğer çalışıyorsanız akşamları evde mümkün olduğunca uzun oturun. Ayaklarınızı sarkıtarak oturmayın

Uzanın: Mümkün olduğunca dinlenmeye çalışın ve sol yana dönüp uzanın.

Sıvı alın: Sanılanın aksine şişlik durumunda su içmek şişliği arttırmaz tam tersine azaltır. Önemli olan suyu kıstlamak değil onu hareket ettirmektir. Günde en az 8-10 bardak su için

Yürüyüş yapın: Düzenli egzersiz ve yürüyüş yapan kadınlarda şişliklerde dahil olmak üzere Gebelikte sık görülen sorunlar daha hafif seyreder. Yürüyüş bacak toplardamarlarınızın daha etkili görev yapmasını sağlarken doku aralığında biriken sıvının dağılmasını kolaylaştırır.

Rahat giyinin: Aşırı sıkan her türlü kıyafetten uzak durun. Lastikleri sıkı çorap ve beli sıkı pantolon giymeyin. Rahat ve topuksuz ayakkabı giyin. Eğer şişlikler çok rahatsız ediyor ve beraberinde ağrıya da neden oluyorsa veözellikle varisleriniz de varsa varis çorabı giymeniz yarar sağlayabilir. Bu amaçla Gebeler için özel üretilmiş çorapları tercih edin.

Yediklerinize dikkat edin: Tuz kısıtlaması ilk planda şişlikleri azaltabilir ancak uzun dönemde bir işe yaramayabilir. Uygun miktarda tuz alın. Yemeklere ekstradan tuz eklemeyin bununla birlikte tuzsus gıdalara da yönelmeyin.

Kontrollerinizi ihmal etmeyin: Şişlikler çoğu zaman zararsız olmasına rağmen preeklempsinin ilk belirtisi de olabilirler. Eğer şişlik aniden gelişir ise veya çok aşırı ise, sadece ayaklarda değil yüzde ve elde de oluyor ise altta yatan ciddi bir durum olabilir.

 

Gebelik ve anemi (kansızlık)

Halk arasında kansızlık olarak da bilinen anemi özellikle ülkemizde önemli bir sağlık sorunudur. Oksijen kanda hemoglobin adı verilen bir proteine bağlanarak taşınır Alyuvarlarda bulunan hemoglobin aynı zamanda kana kırmızı rengi veren maddedir. Hemoglobinin normalden düşük olması ise anemi olarak isimlendirilir.

Kadınlarda en sık karşılaşılan anemi türü demir eksikliği anemisidir. Demir, hemoglobinin ana yapısında bulunan bir elementtir. Amerika Birleşik Devletlerinde kadınların %10-30’unun anemik olduğu düşünülmektedir. Kadınlar erkeklere göre anemiye biraz daha eğilimlidirler. Bunun temel nedeni adet kanamaları ile düzenli ve sürekli olarak kan kaybetmeleridir. Ayrıca kadınların yeme alışkanlıklarının erkeklerden farklı olması da anemiye olan eğilimi arttırmaktadır.

Gebelik anemi riskini arttıran bir süreçtir. Kan temel olarak 2 bölümden oluşur. Birinci bölüm şekilli elemanlar denilen akyuvar, alyuvar gibi hücreler, ikinci kısım ise bu şekilli elemanları taşıyan sıvı yani plazmadır. Kırmızı kürelerin (alyuvar, eritrosit) plazmaya göre olan yüzdesine hematokrit adı verilir. Normalde hematokrit %38-45 arasındadır. Yani kanın %38-45’i şekilli elemanlar geri kalanı ise plazma tarafından oluşturulmaktadır. Gebelik sırasında kan hacmi yaklaşık %50 artar. Bu artışın büyük bir bölümü plazma kısmındadır. Alyuvarlar plazma kadar hızlı çoğalamazlar.Bu durumda kan içinde alyuvar konsantrasyonu azalır ve Gebelik öncesi dönemde olduğundan daha aşağılara iner. Bu durum özellikle Gebeliğin ilk yarısında belirgindir. Gebelik ilerledikçe alyuvar yapımı artar. Yapım artışı ise demire olan ihtiyacı arttırır. İlk başlarda gerek duyulan demir vücuttaki depolardan karşılanır ancak çoğu zaman bu depolar ihtiyacı karşılamada yetersiz kalır. Eğer kişi diet ya da ilaçlar ile yeteri kadar demir almıyor ise anemi ortaya çıkar. Bu tür anemiye hemodilüsyonel anemi adı verilir. Gebe kadınların yaklaşık %20’sinin anemik olduğu bilinmektedir.

Genel olarak hemoglobinin 10 gr/dL altında olması anemi olarak tanımlanır. Hemodilisyon varlığında hematokrit düzeyi %38-45’den %34 civarına düşer. Çoğul Gebeliklerde bu değer %30’a kadar inebilir. Gebeliğe bağlı bu fizyolojik hemodilusyon oksijen taşıma kapasitesinde bir azalmaya neden olmaz ve aneminin Gebelikte doğurduğu riskleri arttırmaz. Asıl problem olan Gebeliğe anemik olarak başlamak ya da Gebeliğin ilk 3 ayında anemik olmaktır.

Gebelikte görülen aneminin olası nedenleri

  • Demir eksikliği anemisinin en sık karşılaşılan nedeni yetersiz demir alımıdır.Demir hayvansal gıdarlarda ve yeşil yapraklı sebzelerde bol miktarda bulunur.
  • Folik asit yetersizliği de anemiye neden olur.
  • Basur ya da benzeri patolojiler nedeni ile kronik kan kaybı
  • Gelişmekte olan bebeğin annesinin depolarını tüketmesi
  • Travma, kaza gibi durumlarda ani ve fazla miktarda kan kaybı
  • Diğer anemi nedenleri

Risk fakörleri

  • Çoğul Gebelik
  • Beslenme bozukluğu
  • Sigara kullanımı (besin maddelerinin emilimini azaltır)
  • Alkol kullanımı
  • Sindirim sistemi hastalıkları
  • Bazı ilaçların kullanımı

Belirtileri
Pekçok olguda kişi anemik olduğunun farkında değildir. Anemi birden değil de yavaş yavaş geliştiğinde vücut bu duruma tolerans geliştirir. Anemi sıklıkla rutin yapılan incelemeler sırasında anlaşılır. En sık karşılaşılan belirtiler şunladır:

  • Halsizlik
  • Çabuk yorulma
  • Soluk görünüm
  • Çarpıntı
  • Merdiven çıkma, yürüyüş gibi aktivitelerde hemen yorulma ve nefes nefese kalma
  • Başdönmesi, baygınlık
  • Başağrısı
  • Tırnak diplerinin soluklaşması
  • Sarılık (nadir)
  • Karın ağrısı (nadir)

Bu belirtilerin büyük bir kısmının Gebeliğin erken döneminde de normalde görülebilen yakınmalar olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

Tanı
Aneminin tanısı çok kolaydır. Yapılacak olan bir kan sayımı ile anemi varlığı saptanabilir. İlk kontrolde yapılacak olan kan sayımı Gebelik öncesi anemi varlığının anlaşılması açısından önemlidir. Gebelik takipleri sırasında kan sayımı 24-28. haftalarda tekrarlanmalıdır.

Normal Hemoglobin Değerleri

Lökosit sayısı

4.000-11.000

Eritrosit sayısı

3.8-5.2 Milyon /ml

Hemoglobin

11.5-16.0 gr/dL

Hematokrit

%34-45

MCV

76-103 fl

MCH

27-32 pg

MCHC

30-35 g/dL

Trombosit (platelet) sayısı

150.000 – 450.000

   
 
 

MCV: Mean Corpuscular Volume: Ortalama eritrosit hacmi
MCH: Mean Corpuscular Hemoglobin: Eritrosit başına ortalama eritrosit hemoglobini
MCHC: Mean Corpuscular Hemoglobin Concentration: Ortalama eritsosit hemoglobin konsantrasyonu

 
 

 

Tedavi
Demir eksikliği anemsinin tedavisi basittir. Genelde ağızdan alınan haplar ya da şurup şeklinde demir ilaçları ile tedavi yapılır. Nadiren enjeksiyon şeklinde demir alımı gerekebilir. Kansızlığın çok fazla olduğu durumlarda kan verilmesi gerekli olabilir.

Gebeliğin başlangıcında anemi olmasa bile pek çok kadında demir kullanılması önerilir. Bunun amacı demir depolarının desteklenmesidir. Kan değerleri normal olan kadınlarda demir kullanımı 24 haftaya kadar geciktirilebilir. Demir ilaçlarının kabızlık ve mide bulantısına neden olabileceği, aynı zamanda dışkıyı siyaha boyadığı unutulmamalıdır.

Komplikasyonlar
Demir eksikliği anemisi Gebelikte bazı sorunlara neden olabilir. Bunların en önemlisi erken doğum riskindeki artıştır.

  • Erken doğum riskinde artış
  • Rahim içi gelişme geriliği
  • Düşük doğum ağırlıklı bebek
  • Doğum sonrası annenin iyileşmesinde gecikme
  • Doğum sonrası annede enfeksiyon riskinde artış
  • Doğumda normal miktardaki kan kaybının anemik kadında tehlike yaratacak düzeylere ulaşması

Önlemler

  • Yeterli miktarda demir içeren besinler tüketin
  • Yeterli miktarda folik asit içeren besinler tüketin
  • Yeterli miktarda C vitamini alın. C vitamini demirin barsaklardan emilimini kolaylaştırır.
  • Kontrollerinizi ihmal etmeyin
  • Doktorunuz tarafından verilen vitamin ve demir ilaçlarını düzenli olarak kullanın

 

Gebelik ve cinsel yaşam

Gebelik kadın hayatını kökten etkileyen son derece değişik bir süreçtir. Bu süreç içerisinde fiziksel değişikliklerin yanısıra pekçok psikolojik değişiklik de ortaya çıkar. Hayatın her evresinde büyük önem taşıyan cinsellik ve cinsel yaşam çoğu zaman Gebelikten olumsuz etkilenir. Özellikle ilk Gebeliğini yaşayan anne adaylarında bu sürece uyum sağlama aşamalarında cinselliğe karşı soğukluk olabilir. Aslında cinsellik ve cinsel istek insanın içinde doğuştan var olan 5 içgüdüden biridir. Bu güdünün amacı varlıkların kendi soyunu devam ettirme isteğidir. Gebeliğin fark edilmesi ile birlikte annelik içgüdüsü biraz daha baskın hale gelir. İlk Gebeliğini yaşayanlar da dışarıdan gelecek her türlü müdahalenin bebeğe zarar vereceği düşüncesi anne addayının cinsel isteklerini köreltebilir. Oysa ki normal seyreden bir Gebelikte cinsel ilişkinin olumlu yada olumsuz hiçbir etkisi yoktur. Halk arasında erken dönemde yaşanacak cinsel ilişkinin bebekte sakatlık ya da ölüme neden olacağı veya bir düşük ile sonuçlanacağı fikri hakim olmasına rağmen bunun hiçbir bilimsel dayanağı yoktur. Gebelik ilerledikçe ve anne adayı kendisinde gerçekleşen bu değişime uyum sağladıkça cinsel istekde de bir artış görülebilir.Rahimin iyice büyümesi ile birlikte cinsel ilişki teknik olarak zor bir hal alır. Bu durum zaman zaman anne adayında ağrı ve acıya neden olabilir. Gebeliğin son dönemlerinde bu nedenle cinsel istekte yeniden azalma görülebilir.

Daha önceden tekrarlayan düşük öyküsü olan veya erken doğum yapan kadınlarda ilk 2 ayda ilişki kısıtlanabilir. Yaşamakta olduğu Gebeliğinde herhangi bir dönemde vajinal kanama olması durumunda ve düşük tehdidi, erken doğum tehtidi olan kadınlarda ilişki kesinlikle yasaklanır. Bu yasak tehlikenin ortadan kalktığı kesin olarak saptanana kadar devam eder.Erkekde veya kadında teşhis edilmiş genital enfeksiyon varlığında da enfeksiyon tedavisi tamamlanıncaya kadar yasak konmalıdır. Riskli Gebelikler sınıfına giren plasenta previa durumunda da kanamayı başlatma riski nedeni ile ilişkiden kaçınmak gerekir.

Gebe kadın psikolojik korkular nedeni ile ilişkiden kaçınıyorsa bu durumu anlayışla karşılamak ve zorlamamak gerekir.

 

Gebelik ve Röntgen

Radyasyon kelimesini duymak bile çoğu insanın içinde endişe uyandırır. Bu endişede kuşkusuz radyasyonun insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri ile ilgili yayınlar, filmler ve medya haberleri önemli rol oynar. Özellikle ikinci dünya savaşını sona erdiren dram ve Çernobil faciası gibi radyasyonla direkt ilgili olayların sonrasında görülen ölümlerin yanısıra kanser hastalarında görülen artış radyasyonun insanların gözünde korkunç bir yer edinmesine neden olmuştur.

Radyasyon nedir?
Tüm maddeler atomlardan oluşmuştur. Atomlar ise bir çekirdek ve etrafında dolanan elektronlardan oluşur. Çekirdek pozitif elektrik yüklüyken elektronlar negatif yük taşırlar. Bu artı ve eksi yükler atomu dengede tutar. Bu dengeyi sağlamak ve sağlamlaştırmak için bazı atomlar fazla enerjilerinden kurtulmak yani bunu yaymak zorundadırlar. Dengeye gelmemiş bir çekirdek elktron gibi bir parça ya da sedece enerji yayarak dengeye gelmeye çalışır. İşte atomdan ortama salınan bu parçacık ya da enerji radyasyon olarak tanımlanır.

Radyasyon doğal yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır. İnsanlar ve dünya üzerinde yaşayan tüm canlılar uzaydan ve güneşten gelen ışınlar, yer kabuğunda bulunan maddelerden doğal olarak radyasyon alırlar. Bu doğal radyasyonun yanısıra tıp, bilim,teknoloji ve modern yaşamın elementleri de dünya üzerinde sürekli bir radyasyon bulunmasına neden olur.

Ancak her radyasyon canlı dokular üzerinde zararlı etkiler yaratmaz ya da yaratamaz.Örneğin bir çeşit radyasyon olan elektromanyetik dalgaların kanser ya da anomali yapıcı etkisi yoktur.

İnsanlara zararlı olan iyonize radyasyona neden olan maddeler alfa, beta ve gamma olmak üzere 3 çeşit enerji salınımında bulunurlar. Bunlardan alfa ışınları çok düşük enerjilidir ve bir kağıt parçası bile bunu durdurmaya yeter. Beta ışıları ise biraz daha yüksek enerjiye sahiptir ve ince bir aliminyum levha tarafından etkiz hale getirilebilir. İyonize radyasyon denildiğinde etkilediği maddelerdeki atomların elektronlarını ayıracak enerjiye sahip olan atomlar anlaşılır. Bu şekilde bir etki sonucu dokulardaki DNA yapıları bozulabilir ve hücre ölümü söz konusu olabilir.

Ancak bu etki radyasyona maruz kalma süresine, şiddetine, ve maruz kalan vücüt bölgesine bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Bu faktörlere bağlı olarak vücuda giren ışınlar hücrenin genetik yapısında değişikliğe neden olabilir, hücre ölümüne neden olabilir ya da hiç bir zarar vermeyebilir. Yine doz, süre ve şiddete bağlı olarak erken etkileri ciltte kızarıklıktan kansere kadar değişebilir. Bazı etkiler hemen ortaya çıkarken bazı etkileri uzun yıllar sonra kendini gösterebilir.

Röntgen nedir?
X ışınları ya da röntgen ışınları temas ettikleri maddelerin elektron kaybetmelerine yani iyonize olmalarına neden olan yüksek enerjili radyasyondur. Bu ışınlar tanı amaçlı kullanılan filmlerin çekilmesine kullanılırlar.Doza bağlı olarak hücre bölünmesi ve genetik yapısında bozulmalara neden olabilirler. Röntgen ışınlarının da dahil olduğu iyonize radyasyona en hassas olan hücreler hızlı bölünen hücrelerdir bu nedenle gelişmekte olan fetus ve ona ait dokular bu ışınlardan en fazla zarar görmesi beklenilen yapılardır.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta sadece ışın ile temas eden dokunun etkilenmesi ve bu ışınların vücut içinde seyahat etmemesidir. Örneğin çekilen bir el filminde alınan ışınlar vücüt içinde ilerleyerek rahime kadar ulaşmaz.

Radyasyon nasıl ölçülür?
Herhangi bir radyoaktif kaynaktan insan vücuduna ulaşan radyasyonun miktari birkaç değişik birimle ölçülmektedir.Bunlardan en sık kullanılanlar sievert, rad, rem ve röntgen birimleridir.

Her dokunun aldığı radyasyon miktarı birbirinden farklı olduğu için bu farklılığı dikkate alarak hesaplama yapmak önemlidir.

Gebelikte röntgen zararlı mıdır?
Radyoaktif ışınlar olan X-ışınları ya da yaygın adı ile röntgen ışınları ve bunlar kullanılarak çekilen filmler ile tomografi gibi yöntemler vücut içinde yaşanan patolojilerin saptanmasında son derece yararlı bilgiler veren tanı teknikleridir. Tıbbın hemen her alanında zaman zaman röntgen filmlerine gerek duyulur.

İyonize edici radyoaktif ışınların kullanıldığı bu tekniklerin Gebe bir kadın üzerinde kullanılması doğal olarak olayın içinde yer alan her kişide endişe oluşturur.

Tüm tanı ve tedavi yöntemlerinde olduğu gibi röntgen filmlerinin de potansiyel yarar ve zararları mevcuttur. Bu hem Gebe olan hem de olmayan kişiler için geçerlidir.

İyonize radyasyon hızlı bölünen ve çoğalan hücreler üzerinde daha fazla tahrip edici etkiye sahip olduğu için gelişmekte olan fetus üzerinde de zararlı etkileri olabilir. Ancak bu etkilerin doz ve süreye bağlı olduğu unutulmamalıdır.

Yapılan araştırmalarda fetusa zararlı olabilecek radyasyon dozunun 5 rad olduğu, fetusun bu miktarın altında radyasyona maruz kalması durumuda ise zarar görme olasılığının son derece uzak olduğu ortaya konmuştur. 5 rad hiçbir radyoloji tekniği ile ulaşılamayacak oldukça yüksek bir dozdur.

Amerikan Aile Hekimliği Akademisi Gebelik sırasında çekilen rontgen filmlerini güvenli olarak sınıflamaktadır. Bunun en önemli nedeni herhangi bir tanısal rontgen fiminde fetusa ulaşan dozun zarar verebilecek dozdan yüzlerce kez daha az olmasıdır.

Örneğin en sık karşılaştığımız sorulardan biri olan Gebelikte diş röntgeni konusuna baktığımızda ağızda çekilen tam 21 adet film netcesinde bebeğe ulaşan radyasyon dozu anne adayının doğadan güneş ışınları vb. ile 3 günde aldığı dozdan daha azdır. Bu kadar düşük bir dozun bebekte kalıcı hasara neden olması ve ilerki dönemde kansere yol açması yok denecek kadar düşük bir olasılıktır.

Bir başka örnek ise akciğer filmidir. Gebe bir kadın akciğer filmi çektirdiğinde bebeğe ulaşan radyasyon dozu ortalama 0.05 miliraddır ve bebek için riskli olabilecek dozdan yüzlerce kez daha azdır.

Bazı sık kullanılan röntgen filmlerinin bebeğe ulaştırdığı radyasyon dozları şu şekildedir.

İnceleme

Doz

Kafa

< 50 mrad

Boyun ve ense

< 50 mrad

Göğüs

< 50 mrad

Mammografi

< 50 mrad

Myelography

< 500 mrad

Üst gastrointestinal

< 500 mrad

Diş

0.02 mrad

IVP

1 rad

Bel

400

Pelvis

400

   

Görüldüğü gibi uterusa çok yakın bölgeler için çekilen röntgen filmlerinde bile uterusa ulaşan doz zarar verebilecek olan dozun çok daha altındadır.Gebelikte röntgen ışınları güvenli olarak kabul edilse bile yine de gereksiz yere ışın almamak için film çekilirken karın üzerine kurşun gömlek konulması önerilir.

Gebelikte röntgen çekilmesi ve radyasyon?
Eğer bir kadın adet gecikmesi olmadan önce ya da birkaç günlük gecikme sırasında röntgen filmi çektirirse bu durum tek başına Gebeliği sonlandırmak için yeterli bir neden değildir. Çünkü böyle bir durumda bebeğin etkileme olasılığı yok denecek kadar azdır.

Radyasyona maruz kalınan radyasyon haftasına göre olası etkiler şu şekildedir:

1. Malformasyon ve prental ölüm: En duyarlı olunan dönem döllenmeden sonraki ilk 8 gündür. Bu dönemde alınan radyasyon Gebeliklerin %50-75’inde düşüğe neden olurken bu düşüklerin çoğu beklenen adet kanamasından önce meydana geldiği için genelde fark edilmez. Öte yandan klinik olarak fark edilen Gebeliklerdekidüşük oranı ise %15-20 civarındadır. İnsanlarda 100 raddan daha fazla yani çok yüksek oranda radyasyona maruz kalmanın etkileri konusunda elde ver yoktur ancak hayvan deneyleri bebeğin rahimde yerleşmesinden önce maruz kalınan 5-10 rad düzeyindeki radyasyonun düşük ve anomalilere neden olduğunu düşündürmektedir. Tanısal radyolojik incelemeler sırasında alınan düşük doz radyasyonun bu tür bir etkisi gösterilememiştir.

2. Gelişme geriliği: En duyarlı olunan dönem döllenmeden sonraki 8-56. günlerdir. Japonya’daki atom bombası faciasından sağ çıkanlarda yapılan incelemelerde Gebeliklerinin bu döneminde yaklaşık 25 rad radyasyona maruz kalanlardan doğan bebeklerin daha kısa, daha hafif ve kafa çaplarının daha küçük olduğu saptanmıştır.

3. Nörolojik etkiler: En hassas olunan dönem döllenme sonrası 2-15 haftalardır. Yine Atom bombasından sağ kurtulanlarda yapılan gözlemlerde en sık karşılaşılan anomalinin mikrosefali olarak adlandırılan kafanın küçük olması olduğu görülmüştür. Mikrosefali genellikle zeka geriliği ile birlikte görülür ancak radyasyona bağlı ortaya çıkan mikrosefali olgularının sadece %25’inde zeka geriliği saptanmıştır. Bu hastalarda alınan her rad başına mikrosefali görülme olasılığı %0.5-1 oranında artmaktadır. Bununla beraber 8. haftadan önce radyasyona maruz kalan ve mikrosefali olan bebeklerde ise yapılan IQ testleri sonrası zeka geriliğine rastlanmamaktadır.

4. Şiddetli zeka geriliği: En hassas olunan dönem 8-15 haftalardır. Atom bombası sonrası yapılan gözlemlerde Gebeliğin 8-15. haftalarında radyasyona maruz kalanlardan doğan bebeklerde alınan her rad başına %0.4 oranında şiddetli zeka geriliği ortaya çıktığı gözlenmiştir. Alınan dozun 1 raddan daha düşük olduğu durumlarda ise buduruma hiç rastlanmamıştır. Gebeliğin 7. haftasından önce ya da 25. haftasından sonra radyasyona maruz kalanlarda ise şiddetli zeka geriliği gözlenmemiştir. Gebeliğin 8-25 haftalarında radyasyona maruz kalan bebeklerde her 100 rad için IQ düzeyinde 25 puanlık bir azalma gözlenmektedir. Bu bebeklerde yaşamlarının sonraki dönemlerinde sara (epilepsi) hastalığına da daha fazla rastlanmaktadır.

5. Kanser: Radyasonun en korkulan etkisi uzun dönemde ortaya çıkan kanserlerdir. Gerçekten de yüksek doz radyasyon kansere neden olduğu bilinen bir etkendir. Çocukluk çağı kanserlerindeki artış açısından bakıldığında anne karnındayken maruz kalınan her 1 rad radyasyon için bu artış 3000’de 1 ya da 2 olmaktadır.

Gebelik sırasında tanısal röntgen çekilmesi sonrasında bebekte kanser görülme riski radyasyon dozu ve Gebelik yaşına göre şu şekildedir.

Gebelik yaşı

0 rad

1 rad

5 rad

10 rad

1. trimester

0,07

0,25

0,88

1,75

2 ve 3 trimester

0,07

0,12

0,3

0,52

 

 

Gebelikte röntgen ve radyasyon sonrası öneriler

1. Eğer Gebelik oluşmadan önce tanısal dozlarda radyasyona maruz kalınırsa Gebeliğin sonlandırılması gerekmez.
2. Gebeliğin 2-8 haftaları arasında maruz kalınan doz 15 rad’dan daha az ise bu durum tek başına Gebeliğin sonlandırılmasını gerektirmez. Bunun yanısıra teratojen ilaç kullanımı gibi ek bir faktör varsa Gebeliğin sonlandırılması düşünülebilir. 15 raddan daha fazla radyasyon olması durumunda ise Gebeliğin sonlandırılması daha uygun olur.
3.Gebeliğin 8-15. haftaları arasında maruz kalınan 5 raddan daha düşük dozlarda radyasyon tek başına Gebeliğin sonlandırılması için yeterli bir neden değildir. beş ile 15 rad arası dozlarda ek bir sorun varsa Gebelik sonlandırılabilir.15 raddan daha fazla radyasyon olması durumunda ise Gebeliğin sonlandırılması daha uygun olur.

Gebelik ve obesite

Gelişmiş toplumların en önemli sağlık sorunlarından biri olan obesite ya da Türkçe söylenişi ile şişmanlık sadece genel bir sorun olmakla kalmamakta, Gebelik sürecini de yüksek riskli sınıfına sokmaktadır.

Obsite görülme sıklığı gün geçtikçe artmakta, günümüzde sadece Amerika Birleşik Devletlerinde 95 milyondan fazla kişinin obesite tanımına uyan vücut ağırlığına sahip olduğu tahmin edilmektedir. Bu kişilerin önemli bir kısmını üreme çağındaki kadınların oluşturduğu dikkate alınırsa sorunun önemi daha kolay anlaşılabilir. Bu bilgiler ışığında her 100 Gebe kadından 18-38’inin obes tanımına uyduğu değişik araştırmacılar tarafından ortaya konmuştur.

Obesite nedir?
Obesite gövdede iskelet ve fiziksel standartlarından daha fazla yağ miktarda dokusu birikmesidir. Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsünün tanımına göre vücut ağırlığı ideal ağılıktan %20 ya da daha fazla artmış ise bu durum obesite olarak adlandırılır. Bu oran fazla kiloların sağlık sorunu açısından risk oluşturmaya başladığı noktadır.

Obesite kilo fazlalığına bağlı ciddi derecede risk oluşturmaya başladığı noktada morbid yani hastalık derecesinde kabul edilir. Kişinin ideal kilosundan %50-100 fazla olması durumunda morbid obesiteden söz edilebilir. Böyle bir durumda kişinin normal fiziksel aktiviteleri kısıtlanacağı gibi ölüm ile sonuçlanabilen ciddi sağlık sorunlarının ortaya çıkma olasılığı son derece artmaktadır.

Obesiteye neden olan faktörler nelerdir?

  • Yaş: Artan yaşla birlikte vücudun besinleri metabolize etma hızı yavaşlar. Bu nedenle kişi yaşlandıkça aynı miktarda yemesi ve aynı aktivitelerde bulunmasına karşın kilo alır
  • Cinsiyet: Erkeklerin bazal metabolizma hızı kadınlara göre daha yüksektir. Bu nedenle kadınlar daha kolay kilo alırlar.
  • Genetik
  • Çevresel faktörler: Genler önemli olmakla birlikte kişinin işi, yaşam tarzı gibi faktörler de kilosunu direkt olarak etkiler
  • Fiziksel aktivite:
  • Psikolojik faktörler yeme alışkanlıklarını değiştirerek kilo değişimlerine neden olabilirler.
  • Bazı hastalıklar: Bazı hormon bozuklukları ve psikiyatrik bozukluklar kilo artışına neden olabilir.
  • İlaçlar: Steroid gibi bazı ilaçlar kilo artışına yol açabilirler.

Obesite tanısı nasıl konur ?
Obesite tanısında en sık kabul gören yöntem vücut kitle indeksidir (Body mass index, BMI). BMI bir kişinin fazla kilolu olup olmadığını belirlemeye yarayan bir matematik denklemidir. Kişinin kilogram olarak ağırlığı, metre cinsinden boyunun karesine bölünerek BMI hesaplanır. BMI 25-29.9 arasındaysa kişi fazla kilolu, 30’un üzerinde ise obes olarak kabul edilir. BMI 20’nin altında ise kişi zayıf, 20-24.9 arasındaysa normal kilodadır.

Gebelik öncesinde obesite problemi olan kadınların Gebelikleri sırasında komplikasyon yaşama olaslıkları daha yüksektir. Buna bağlı olarak bebekte de anomalilerde dahil olmak üzere sorun ortaya çıkma olasılığı artmaktadır.

ANNE ADAYI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Karbonhidrat metabolizması
Kilo fazlalığı hem Gebelik öncesinde hem de Gebelik sırasında karbonhidrat toleransında bozulma açısından önemli bir risk faktörüdür. Kilo fazlalığı olan bir kadının Gebeliği sırasında Gebeliğe bağlı şeker hastalığı görülme olasılığı normal kiloda oranlara göre çok yüksektir.

Gebelik öncesi BMI 25-30 arasında olanlarda Gebeliğe bağlı şeker hastalığı görülme riski 1.8-6.5 kat fazlayken, BMI 30 ve üzerinde olanlarda bu artış 1-4-20 kat olmaktadır.

Ayrıca kilo fazlalığı insülin duyarlılığını bozarak yumurtlama probemlerine neden olabileceğinden bu kadınlar Gebe kalmakta güçlükler yaşayabilmektedirler.

Hipertansif bozukluklar
Kilo fazlalığı anne adayında yüksek tansiyon ve buna bağlı komplikasyonların görülme olasılığını da arttırmaktadır. Obes kadınlarda Gebelik sırasında tansiyon yüksekliğine 2.2-21.4 kat fazla rastlanırken oldukça tehlikeli olan preeklempsi görülme riskinde de 1.2 ile 9.7 kat artış izlenmektedir. İstatsitiksel bir anlam olmamakla birlikte hipertansiyonun en ciddi formlarından biri olan eklempsiye de daha sık rastlanmaktadır. Gebeik sırasında yüksek tansiyon hem anne adayı hem de bebek açısından ölüm de dahil olmak üzere pekçok riski beraberinde taşımaktadır. 

Doğum komplikasyonları
Obes kadınlarda doğumda problem yaşanma olasılığı zayıf olanlara göre daha yüksektir. Bozulmuş karbonhidrat metabolizması nedeni ile bebeğin iri olma olasılığı fazla olduğundan omuz takılması da dahil olmak üzere pekçok ciddi komplikasyonun görülme riski artar.

Obes kadınlarda sezaryen gerekliliği 1-3 kat artmakla birlikte normal doğum ya da sezaryen sonrası damarlarda pıhtılaşma ve enfeskiyon da dahil olmak üzere diğer komplikasyonlara da daha fazla rastlanır.

BEBEK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Yenidoğan parametreleri
Obes anne adaylarından dünyaya gelen bebeklerin Apgar skorları zayıf annelerden dünyaya gelenlere göre biraz daha düşük olmaktadır.

Obes anne adaylarının bebeklerinin Gebelik yaşına göre büyük yani iri olma olasılığı da 1.4-18 kat daha fazladır. Bu tür bebeklerin ciltaltı kalınlığının fazla olması ise iriliğin altında yatan nedenin yağ dokusu fazlalığı olduğunu düşündürmektedir. Makrozomi olarak adlandırılan bebeğin normalden iri olması doğum travması ve bebeğin kaybedilmesi riskini arttırmaktadır.

Doğumsal anomaliler
Anne adayında obesite olması bebekte doğumsal kusurların görülme olaslığını da arttırmaktadır. Bazı araştırmalara göre obes kadınların %35’inin bebeklerinde bu tür anomalilere rastlanmaktadır. Yapılan son çalışmalarda obesitenin nöral tüp defekti görülme riskini de 1.8-3 kat arttırdığını göstermektedir.

Ayrıca 2003 yılında yayınlanan çok yeni bir araştırmanın sonuçlarına göre de fazla kilolu annelerden doğan bebeklerde kalp anomalilerine 2 kat fazla rastlanırken, bebeğin karın ön duvarının açık olması şeklindeki anomalinin görülme riski de en az 3 kat artmaktadır.

Kilo fazlalığı ile bebekteki doğumsal anomalier arasındaki ilişki bilinmemekle birlikte metabolik sistemedeki bazı değişimlerin embryodaki hücre gelişimini etkileyebildiği ve bu şekilde anomalilere neden olduğu düşünülmektedir.

Erkek bebeklerde inmemiş testis görülme oranı da yaklaşık 2.5 kat fazladır.

Mortalite
Kilo fazlalığı olan anne adaylarında doğumdan hemen önce ya da hemen sonra görülen bebek ölümlerinde de bir artış dikkati çekmektedir. Bazı yazarlara göre bu risk artışı 1.1-2.5 arasında değişmektedir. Bu risk artışı ilk bebeğine Gebe olanlarda daha belirginidir. Doğumdan sonra görülen bebek kayıplarındaki en önemli faktör ise doğum travmalarıdır.

Sonuç olarak obesite genel bir sağlık sorunu olmasının yanısıra Gebelik açısından da ciddi bir risk yaratmaktadır. Vücut kitle indeksi 25 ve üzerinde olan kadınlar bebek sahibi olmaya karar vermeden önce hem kendi hem de bebeklerinin sağlığı açısından fazla kilolarından kurtulmalıdırlar.

 

Gebelik ve kaşıntılar

Gebelik sırasında kadınlar daha önceden yaşamadıkları pekçok değişik durumla karşılaşabilirler. Özellikle ilk Gebeliğini yaşayanlarda bu durumlar bebeğin sağlığı, ve ona zarar verip vermeyeceği konusunda endişeye neden olabilirler.

Gebelik sırasında anne adayını hem fiziksel olarak hem de bebeğine zarar gelip gelmeyeceği konusunda endişelendiren durumlardan birisi de kaşıntılardır.

Pekçok kadın Gebeliğin seyri sırasında vücudun belirlli bölgelerinde ya da genelinde değişik derecelerde kaşıntı sorunu yaşar. Kaşıntılar çoğu zaman hem anne adayı hem de bebek açısından tehlike oluşturabilecek bir durumun habercisi değildir. Ancak bazı özel durumlar da söz konusu olabilmektedir

Özellikle hızla büyüyen karın ve memeler etrafında kaşıntının olması son derece normaldir. Bu bölgeler etrafında oluşan çatlakların şilk belirtisi kaşıntıdır. Hormonal değişimler de ciltte hassasiyeti arttırarak kaşıntıya yol açabilir.

Cilt Gebelik sırasında nortmalden daha aktif bir organdır. Hem kan akımları artar hem de ter bezlerinin çalışması hızlanır. Buna bağlı olarak meme altlarında, kasıklarda ve diğer cilt kıvrımlarında terlemeye bağlı döküntü ve kaşıntılar olabilir. Bu bölgelerde cilt mantarı gelişebilir ve bu enfeksiyonlar da kaşıntıya yol açabilir.

Vajina çevresindeki kaşıntılar genital mantar enfeksiyonuna, anüs çevresindeki kaşıntılar ise hemoroid ya da basrak parazitlerine bağlı olarak ortaya çıkabilir.

Artan östrojen düzeylerine bağlı olarak avuç içi ve ayak tabanlarında kızarıklık görülebilir ve bu tabloya kaşıntı eşlik edebilir. Durum doğumdan hemen sonra gerileyerek kaybolur.

Bunun dışında Gebe olmayan bir insanda kaşıntıya neden olabilecek egzema, cilt kuruluğu, besin alerjileri gibi durumlar da Gebelikte kaşıntının altında yatan neden olarak karşımıza çıkabilir.

Son olarak ise Gebelik kaşıntıları Gebeliğe bağlı cilt hastalıkları ya da daha da önemlisi safra yolları ile ilgili problemlerin belirtisi olabilir.

Hemen herkeste görülebilen basit kaşıntılar ile başa çıkmak için alınabilecek basit önlemler vardır. Bunlardan en basiti çok sıcak su ile banyo yapmaktan kaçınmaktır.Sıcak su cildi kurutarak elastikiyetini azaltır. İdeal olan ılık su ile banyo yapmaktır. Banyo sonrası sabun ve şampuanı iyice durulamak ve yumuşak bir havlu ile iyice kurulamak önemlidir. Bazı parfümler ciltte rahatsızlığa neden olabileceğinden kokusuz kremler ile vücudu nemlendirmek yararlı olacaktır.

Yulaf özlü şampuan ve sabunların ciltteki basit kaşıntıları gidermekte etkili olduğu bilinmektedir. Ülkemizde de satılan bu tür ürünlerin tercih edilmesi yararlı olabilir. Bol ve pamuk bazlı kıyafetlerin tercih edilmesi, günün çok sıcak saatlerinde sokağa çıkılmaması da alınabilecek basit ama etkili önlemlerdir.

 

PUPPP
Gebe kadınların yaklaşık %1’inde göbek çevresinde kaşıntılı kırmızı kabarıklıklar ortaya çıkar. Bu durum Gebeliğin kaşıntılı ürtiker plakları ve papülleri olarak (pruritic urticarial papules and plaques of pregnancy (PUPPP) olarak adlandırılır. PUPPP Gebeliğin son 3 ayında ve ilk bebeğini bekleyen ya da çoğul Gebelik yaşayan anne adaylarında daha sık görülen bir durumdur. Kızarıklıklar ilk başta karın çevresinde ve çoğu zaman eğer varsa karın çatlaklarının etrafında başlar ve giderek kalçalara, bacaklara ve hatta kollara doğru yayılır. Bu durum hm anne adayı hem de bebek için zararsız olmakla birlikte bazen çok rahatsız edici boyutta kaşıntıya neden olabilir.

Tanısı cilt doktoru tarafından konur. Tedavisinde ise rahatlatıcı kremler ve gerekli durumlarda alerji ilaçları kullanılır. Bu tedaviye dirençli olan nadir durumlarda ağızdan alınan steroidlerin kullanılması gerekli olabilir

PUPPP genelde doğumdan sonra birkaç gün içinde kendiliğinden kaybolur. Nadiren doğumdan sonra birkaç hafta daha devam edebilir. Dah anadir olarak ise Gebelik sırasında değil doğumu takip eden birkaç gün içinde ilk kez ortaya çıkabilir.

Bir Gebeliğinde PUPPP yaşayan annelerin takip eden Gebeliklerinde aynı duruma maruz kalmaları nadirdir.

 

Prurigo
PUPPP’dan daha nadir görülen Gebeliğe bağlı bir cilt problemidir. Cildin değişik yerlerinde böcek ısırığına benzer kabarık döküntüler ile karakterize bir durumdur. Her yerde görülebilmekle birlikte en sık eller, kollar, bacaklar ve ayaklarda ortaya çıkar.

Genellikle Gebeliğin son trimesterinin başlangıcında ortaya çıkar ve doğumdan sonra birkaç hafta ya da bazen birkaç ay daha devam eder. Çok kaşıntılı bir durum olmakla beraber anne adayı ve bebeğin sağlığı açısından bir risk oluşturmaz.

 

Pemphigoid gestationis
Çok nadiren Gebe adınlarda deriden kabarık üstü pütürlü şekilde başlayıp içi su toplamış kabarcıklar şekline dönüşen çok kaşıntılı döküntüler görülebilir. Bu durum pemphigoid gestationis ya da herpes gestationis olarak adlandırılır. Adında herpes geçmesine rağmen herpes yani uçuk virusü ile herhangi bir ilgisi yoktur. Döküntü genelde karın çevresinde başlayıpo buradan kollara ve bacaklara kadar yayılır.

Bu durum diğer cilt hastalıklarından daha önemlidir. Çünkü bebekte büyüme sorunlarına hatta erken doğumlara neden olabilir.

Genelde ikinci üç ayın son dönemlerinde ya da üçüncü üçayın ilk dönemlerinde başlamakla birlikte bazen doğumu takip eden birkaç hafta içinde başlayabilmektedir. Takip eden Gebeliklerde tekrarlama olasılığı yüksektir ve tekrarladığında çoğu zaman önceki Gebeliğe göre daha şiddetli seyreder.

 

Gebeliğin intrahepatik kolestazı
İkinci üçayın sonlarında ya da son üçayın başlangıcında ortaya çıkan ve bereberinde döküntü görülmeyen kaşıntılar Gebeliğin intrahepatik kolestazı olarak tanımlanan bir karaciğer hastalığınının belirtisi olabilir. Bu durum tüm Gebelerin yaklaşlık %1’ini etkileyen bir sorundur.

Karaciğerde üretilen safra, safra kanallrı içinde normal şekilde ilerleyerek safra kesesine ulaşamaz. Bu durumda safra tuzları kana karışarak ciltte birikir. Kaşıntı genelde oldukça şiddetlidir. Hastalığın kendisi normalde döküntüye neden olmaz ancak şidetli kaşıma neticesinde ciltte kızarıklıklar ve tırnak izine bağlı ince kesikler olabilir.

İntrahepatik kolestaz tehlikeli bir durumdur. Bebekte gelişme geriliği ve hatta anne karnında ölüme neden olabilir.

Tanısı yapılan kan testleri ile konur.

Şiddetli kolestaz varlığında bebeği riske atmamak için doğum planlanarak bebek erken dünyaya getirilebilir.

Durum genelde doğumdan sonra kendiliğinden düzelir. Ancak takip eden Gebeliklerde tekrarlama olasılığı yüksektir.

 

Gebelik ve Oruç

Gebeler oruç tutabilir mi?
Bu sorunun kesin bir cevabı yoktur, Konu ile ilgili yapılmış olan çalışmaların sayısı az, nitelikleri idealden uzak olduğundan oruç tutmanın Gebe bir kadın ve karnındaki bebeği açısından güvenli olup olmadığını kesin olarak bilmek olanaksızdır.

Ancak tamamen sağlıklı, Gebeliği yolunda giden, herhangi bir yüksek risk olmayan sağlıklı Geberlerde oruç tutumanın hem anne hem de bebek açısından zararlı olmayabileceği yönündeki görüş daha ağır basmaktadır.

Din ile ilgili konularda ülkemizin en yetkili kurumu olan T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulunun bu soru ile ilgili verdiği cevap aslında son derece açıktır:

Ramazan orucunu tutmamak için geçerli mazeretlerden biri de Gebelik veya çocuk emzirmektir. Gebe veya emzikli olan kadınlar, kendilerine yahut çocuklarına bir zarar gelmesinden korkmaları halinde oruç tutmayabilirler Bunlar bir yönüyle hasta hükmünde oldukları gibi, onlara bu ruhsatı tanıyan hadisler de bulunmaktadır. Kendisi dayanabilecek ve çocuk da etkilenmeyecek ise Gebe ve çocuk emziren anne oruç tutabilir. Bu konuda alanında uzman bir hekime danışılması uygun olur. Gebelik ve çocuk emzirme gibi meşru sebeplerle oruç tutamayan bayanlar, tutamadıkları bu oruçlarını şartların elverişli olduğu başka zamanlarda kaza ederler.

Gebelik sırasında oruç ile ilgili bilimsel veriler nelerdir?
Bu konuda çalışmalar arasında fikir birliği yoktur. Bazı yayınlada orucun yenıdoğan üzerinde çok az etkisi olduğu ya da hiç etkisi olmadığı bildirilirken bazı yayınlarda çocuğun ileriki yaşantısında ve okul başarısında sorun olabileceği ileri sürülmektedir.

Oruç düşüğe neden olabilir mi?
Halk arasında böyle bir endişe vardır ve bu endişeyi destekleyen ya da gideren bir çalışma yoktur. Genel olarak oruç tutumanın düşüğe neden olması uzak bir olasılık olarak görünmekle birlikte bunu destekleyecek yeterli bilimsel veri mevcut değildir.

Genel olarak bakacak olursak

  • Doğum sırasında APGAR skorları oruç tutan ve tutmayanlarda faklı bulunmamıştır
  • Oruç özellikle Gebeliğin ilk üç ayına denk geliyorsa bu bebeklerde düşük doğum ağırlığı görülme oranı daha fazladır ancak bu fark çok büyük değildir. 2004 yılında İran’da yapılan bir çalışmada ise Gebeliğin ilk 3 aylık döneminde oruç tutan kadınlarda düşük doğum ağırlığı görülme oranının 1.5 kat arttığı saptanmıştır.
  • Gebelik sırasında oruç tutan annelerin bebeklerinin ileriki yaşamlarında daha minyon yapılı olduğu ileri sürülmektedir ancak yine bu fark çok büyük değildir.
  • Oruç sırasında kan kimyasında değişiklik olması kaçınılmazdır ancak bu değişikliğin Gebelik ve bebek üzerindeki etkileri gösterilememiştir.
  • Gebelik sırasında oruç tutmanın erken doğuma neden olabileceğini ileri süren yayınlar olsa da bu yönde bir bulguya rastlanmadığını bildiren yayınlar da mevcuttur.

Eğer vücut ağırlığınız, yaşam tarzınız ve genel sağlığınız ideal koşullarda ve mutlaka oruç tutumak kararındaysanız bu durumda bazı noktaları da mutlaka dikkate almanız gerekir. Bunlardan belki de en önemlileri Gebeliğin hangi döneminde olduğunuz ve sahurdan iftara kadar geçen sürenin ne kadar uzun olduğudur.

Oruç tutmaya karar vermeden önce mutlaka Gebeliğinizi takip eden doktorunuz ile görüşüp fikrini almanızda yarar vardır. Örneğin diabet (şeker hastalığı) ve anemi (kansızlık) varsa oruç tutumanız önerilmez

Uyarı işaretleri

Gebelik sırasında oruç tutmaya karar verdiyseniz şu durumlarda mutlaka doktorunuzla görüşmeniz gerekir

  • Yeterli kilo artışınız yoksa
  • Kilo kaybı varsa
  • Aşırı susuzluk hissediyorsanız
  • İdrara çıkışlarınız azaldıysa (2015 yılında yayınlanan ve Türkiye’de yapılan bir araştırmada Ramazan’ın ilk haftasında ve son haftasında oruç tutan ve tutmayan kadınlar incelendiğinde oruç tutanlarda uzun süre susuz kalmaya bağlı böbrek fonksiyonlarında anlamlı bozulma olduğu gösterilmiştir.)
  • İdrar renginiz koyulaştı ise
  • İdrarda kötü bir koku varsa
  • Başağrısı olursa
  • Ateş yükselirse
  • Bulantı ve kusma olursa
  • Bebek hareketlerinde azalma hissederseniz
  • Rahimda adet sancısına benzer kasılmalar olursa
  • Baş dönmesi, aşırı yorgunluk, baygınlık, yer ve zaman kavramında karmaşıklık ortaya çıkarsa

Ramazan için öneriler

  • Sahur yemeyi ihmal etmeyin
  • İftar ile sahur arasında 1.5-2 litre sıvı almayı ihmal etmeyin
  • Kafeinli içeceklerden uzak durun
  • Yavaş enerji salan tam tahıl ürünlerini ve kuru meyveleri tercih edin
  • Kan şekerinizi hızla yuseltip sonrada düşüren şekerli gıdalardan uzak durun
  • Yağlı yiyeceklerden uzak durun
  • Kuru baklagiller, kuruyemiş, et ve yumurta tüketerek bebeğinizin ihtiyacı olan proteini sağlamaya özen gösterin

Yiyecekler

Yaz ayları sıcak ve nem nedeni ile yiyecelerin normalden daha erken bozulmasına ve zararlı bakterilerin üremesine neden olabilir. Bu nedenle çabuk bozulabilen yumurta, mayonez ve tavuk eti gibi gıdalar tüketilirken dikkatli olunmalıdır.

Yaz ayarı yine mangal ve ızgaranın daha çok yapıldığı dönemlerdir. Bu tür bir yemek hazırlanırken çiğ etten bulaşabilecek hastalıklar göz önüne alınmalı ve buna uygun davranılmalıdır.

Yiyeceklerden bulaşabilecek hastalıklardan korunmak için et tavuk ve balık çok iyi pişirilmeli, içlerinin çiğ kalmadığından emin olunmalıdır.

Dışarıda beklemiş şarküteri ürünlerinde listeria adı verilen ve düşüğe neden olabilen bakteriler üreyebilir.

Buzdolabı dışında iki saatten fazla beklemiş tüm yiyecekler tüketilmeden çöpe atılmalıdır. Hava sıcaklığının 32-33 dereceden fazla olduğu durumlarda bu süre 1 saati geçmemelidir.

 

Gebelik ve enfeksiyonlar

Gebe bir kadının herhangi bir enfeksiyona yakalanması, hele bir de ateşi çıkarsa doğal olarak büyük endişe yaratır. Bu enfeksiyonun bebeği etkileyip etkilemeyeceği, Gebeliğin erken döneminde geçirilen enfeksiyonların bebeği aldırmayı gerektirip gerektirmeyeceği enfeksyiyona neden olan mikroba bağlıdır. Bu bölümde Gebelikte çok karşılaşılan enfeksiyonlar ile Gebelikte geçirilmesi halinde özel önlem alınması gereken durumlar anlatılıyor.

Gebelik ve Suçiçeği

Herpes grubu viruslerin neden olduğu bir enfeksiyon olan su çiçeği ya da bilimsel adı ile varicella çocukluk çağı hastalıklarından birisidir. Herpes vürusler insanda temel olarak suçiçeği ve uçuğa neden olurlar. Çocukluk çağı hastalığı olmakla birlikte su çiçeği nadiren erişkinlerde de görülebilir. Erişkinlerde görülen hastalığın çocuklardakinden farkı çok dha ciddi seyretmesi, hatta ölümcül olabilmesidir. Erişkinler içinde hastalığı en ağır geçirenler Gebelerdir.

Görülme sıklığı:
Elde kesin veriler olmamakla birlikte tüm dünyadaki kişilerin %80-85’inin çocukluk döneminde su çiçeği geçirdiği tahmin edilmektedir. Hastalık bir kere geçirildiğinde kalıcı bağışıklık sağlanır ve kişi daha sonraki yaşantısında yeniden su çiçeğine yakalanmaz. 15 yaşından büyük bireylerde ise görülme sıklığı %1-2 civarındadır. Gebe kadınların ise yaklşık 10.000’de 5’inde görülür.

Diğer çocukluk çağı hastalıklarında olduğu gibi en sık kış ve bahar aylarında ortaya çıkar.

Bulaşma şekli:
Su çiçeği havadaki virus parçacıklarının solunması ya da aktif enfeksiyon geçiren bir kişeye direkt temas yolu ile bulaşır. Aynı ev içinde bir bireyde suçiçeği olması durumunda eğer daha önceden geçirmemişseniz %90 olasılıkla hastalığa yakalanacaksınız demektir.

Hastalığın seyri:
İlk temas ya da virusun solunum yoluna girmesinden sonra ağız ve burun içini döşeyen mukoza enfekte olur. Takip eden 1-4 günlerde virüs bölgesel lenf düğümlernde çoğalmaya başlar. Daha sonra buradan kan yolu ile diğer organlara (temel olarak karaciğer ve dalak) ulaşır ve burada da çoğalmaya devam eder. İlk temastan 10-14 gün sonra ikinci viremi adı verilen tablo ortaya çıkar ve vürus kan yolu ile cilde kadar ulaşır. İlk temastan 14-15 gün sonra ciltte tipik döküntü ortaya çıkar. Bir başka değişle hastalığın kuluçka süresi 14 gün kadardır ancak bu süre 10-21 gün arasında değişebilir.

İkinci viremi başladığında hastalığın bulaşıcılığı da başlamış olur. Yani döküntüler ortaya çıkmadan 1-2 gün önce hastalık başkalarına bulaşabilir.

Belirtileri
Suçiçeğinin en önemli belirtisi vücutta yaygın şekilde görülen döküntülerdir. Döküntü ortaya çıkmadan önce erişkinlerde ateş, halsizlik, kas ve eklem ağrıları ile başağrısı görülebilir. İlk lezyonlar önce yüzde ortaya çıkar ve yavaş yavaş aşağılara doğru iner. İlk önce çıkan lezyonlar en önce olmak üzere 4-7 gün içinde tüm döküntüler iyileşir. Döküntüler tamamen iyleşene kadar bulaşıcılık devam eder.

Su çiçeği enfeksiyonları zaman zaman komplikasyonlara neden olabilir. Erişkinlerde hastalığa bağlı ölüm oranının 100.000’de 50 olduğu tahmin edilmektedir.

Erişkinlerde en sık karşılaşılan komplikasyon pnömoni yani zaatürredir. Zaatürre nedeni ile hastaneye yatırılarak tedavi gerektiren hastaların oranı %5-14 civarındadır. Ancak bu durum ortaya çıktığında ölüm riski %12’lere kadar artabilmektedir. Belirtiler genelde döküntüler görüldükten 1-6 gün sonra ortaya çıkar. Öksürük, solunum güçlüğü, ateş, göğüs ağrısı ve tükrükte kan olması tipik bulgulardır. Suçiçeğinin bir diğer ciddi komplikasyonu da beyin iltihabıdır ancak bu durum çok nadir görülür.

Tanı
Suçiçeği tanısı tipik döküntülerin görülmesi ile konur

 

Gebelik ve suçiçeği
Gebelikte su çiçeği geçirilmesi riskli bir durumdur. Bölye bir durumda pnömoni başta olmak üzere komplikasyonların görülme riski daha yüksek olduğu gibi hastalık çok daha ciddi seyreder. Günümüzün gelişmiş yoğun bakım şartlarının olmadığı günlerde su çiçeği pnömonisi nedeni ile Gebe kadınlardaki ölüm oranlarının %35’e yakın olduğu bilinmektedir.

Gebe kadınlarda su çiçeğine bağlı zaatürre görülmesi açısından bazı risk faktörleri vardır. Bunlar arasında sigara, kronik akciğer hastalıkları ve bağışıklık sistemi hastalıkları sayılabilir. Döküntülerin şiddeti ve sayısı ne kadar fazla ise komplikasyon görülme olasılığı da o derece yüksektir.

Gebeliğin son dönemlerinde rahimin büyümesine ve yukarıya doğru baskı yapmasına bağlı olarak akciğer kapasitesinin azalması da pnömoni açısından risk faktörü olarak kabul edilir.

Gebeliği sırasında su çiçeği geçiren bir kişi ile temas eden kadında zaman kaybetmeden bağışıklık olup olmadığı incelenmelidir. Bunun için basit bir kan testi yeterlidir. Üreme çğındaki kadınların neredeyse %90’ından fazlasının bağışık olduğu düşünüldüğünde bu incelemenin rutin Gebelik incelemeleri arasında yer almaması normaldir. Kişinin su çiçeği geçirdiğini ya da aşı olduğunu bilmesi bağışık olduğu anlamına gelir. Böyle bir durumda dakanda inceleme yapmaya gerek yoktur.

Bağışıklığı olmayan kişilerde ise temastan sonraki ilk 96 saatte koruyucu immunglobulin yapılabilir.

Gebe bir kadın su çiçeğine yakalandığında yakın takip edilmesi şarttır. Gerekli görülen durumlarda (döküntünün şiddetine göre) hastayane yatırılarak damar yolu ile antiviral tedavi verilmesi gerekli olabilir. Hastalığa bağlı zaatürre genelde 4. günden sonra ortaya çıktığından döküntülerin görülmesnden sonraki ilk 3 günde böyle bir tedaviye gerek olup olmadığına karar verilmelidir.

Gebelikte su çiçeği görülmesi durumunda hastaneye yatırarak tedavi etme kriterleri şunlardır:

Mutlaka hastaneye yatırılması gereken durumlar:

  • Göğüs ya da karın ağrısı
  • Başağrısı dışında nörolojik belirtiler
  • Döküntülerde kanama
  • Döküntünün çok şiddetli olması, ağız içinde vb. döküntü olması
  • Bağışıklık sistemi bozukluğu olması

Şart olmamakla birlikte hastanede izlenmesi daha uygun olan durumlar:

  • Gebeliğin son dönemleri
  • Daha önceden ölü doğum ya da tekrarlayan düşük öyküsü
  • Sigara kullanımı
  • Kronik akciğer hastalığı
  • Düşük sosyoekonomik düzey
  • Hastayı evde takip etme olanaklarının kısıtlı olması
  • Hastanın aşırı endişeli olması

Hastanede yattığı sürece hastaya destek tedavisi uygulanır. Yeterli okijenizasyonu sağlamak için gerekirse hasta suni solunum makinesine bağlanabilir. Hastalığın üstüne ikincil bir bakteriyel enfeksiyon binmesini engellemek amacıyla antibiyotik koruması uygulanması yaygın bir yaklaşımdır. Tedavi edici etkisi tartışmalı olsa da immmunglobulin uygulaması yapılabilir. Sık kullanılan ajanlar oln kortikosteroidlerin yararı ise kanıtlanmamıştır.

 

Asiklovir
Asiklovir, uçuk başta olmak üzere herpes grubu virüslerin neden olduğu enfeksiyonlarda yıllardır kullanılan bir ajandır. Gebelikte C kategorisi ilaclar arasında yer alır. Yapılan geriye dönük incelemelrde Gebelikte kullanımı ile ilgili herhangi bir olumsuz etkiye rastlanamıştır.

Gebe bir kadında su çiçeği ortaya çıkması durumunda damardan asiklovir tedavisi uygulanır.

Suçiçeğinin bebek üzerindeki etkileri
Annede aktif enfeksiyon olması durumunda bebekte bazı olumsuz etkiler ortaya çıkabilir. Olası sekeller enfeksiyon ortaya çıktığındaki Gebelik yaşına bağlıdır. Bu sekellerin görülme sıklığı son derece düşüktür. Bebeklerin %97’sinde herhangi bir etki ortaya çıkmaz. Intrauterin enfeksiyon olması 3 şekilde sonuçlanabilir: konjenital varisella sendromu, yenidoğanda su çiçeği, ya da belirtiler olmadan kan değerlerinin pozitif olması.

 

Gebeliğin son dönemleri
Gebeliğin son trimesterinde su çiçeğine yakalanan bir kadının bebeğinde de su çiçeği görülebilir. Eğer ilk viremi atağı sırasında virüsler plasentada bebeğe geçerse bebekteki hastalık annesinden 1-2 gün sonra ortaya çıkarken, ikinci viremi sırasında geçiş olursa anne ile bebkteki hastalık arasında 10 günlük bir fark olabilir. Böyle bir durumda bebekte organ oluşumu tamamlandığı için herhangi bir anomali görülmez ancak yenidoğanda suçiçeği daha şiddetli geçebilir ve hatta ölümcül olabilir.

 

İlk ya da ikinci trimester’da su çiçeği
Bu dönemlerde görülen su çiçeği fetal anomalillere neden olabileceğinden çok daha önemlidir. Konjenital varicella sendromu bebeğin kol ve bacaklarında, derisinde, gözlerinde ve sinir sisteminde anomalilere neden olabilir. Hatta nadiren bebek anne karnında hayatını yitirebilir. Belirtiler en çok 20. Gebelik haftasından önce hastalığı geçiren anne adaylarından doğan bebeklerde görülür.

Görülebilecek olan bulgular şunlardır:

  • Düşük doğum ağırlığı
  • Ciltte lekelenmeler
  • Ciltte zig-zag şeklinde nedbe dokusu
  • Gözlerin normalden küçük olması
  • Katarakt
  • Göz enfeksiyonları
  • Görme sinirinde küçülme
  • Kollar ya da bacaklarda kısalık
  • Parmaklarda anomali
  • Kaslarda güç kaybı
  • His kaybı
  • Derin tendon reflekslerinde kaybolma ya da azalma
  • İdrar ya da dışkı tutamama
  • Beyin iltihabı
  • Kafanın normalden küçük olması
  • Kafa içinde su toplanması
  • Beyin dokusunun gelişmemesi
  • Sara nöbetleri
  • Zeka geriliği
  • Böbreklerde anomali
  • Barsaklarda gelişme bozukluğu

Ancak bu bulguların ortaya çıkma olasılığı son derece düşüktür. Almanya ve İngiltere’de yapılan ve Gebeliklerinin 36 haftasından önce suçiçeği geçiren 1373 kadından doğan bebekler incelendiğinde sadece 7 bebekte konjenital varicella sendromuna rastlanmış. Haftalara göre bakıldığında ise ilk 12 haftada su çiçeği geçirenlerde risk %0.4 iken 13-20 haftalar arasında bu risk %2 olarak hesaplanmıştır.

 

Gebelik sırasında su çiçeği geçirilirse ne yapmak gerekir?
Bu son derece tartışmalı bir konudur. Bebekte anomali riski aslında son derece düşüktür ve bu risk Gebeliğin 8-20 haftaları arasında su çiçeği geçirildiğinde en yüksektir. Bu nedenle Gebelği sonlandırıp sonlandırmamaya kendiniz karar vermelisiniz.

Öte yandan doğumdan 5 gün öncesi ile sonraki ilk 2 gün arasında su çiçeği ortaya çıkarsa yenidoğanda su çiçeği görülme olasılığı %20-25 civarındadır ve bebek doğduktan sonra immunglobulin yapılmalıdır. Yenidoğanda görülen su çiçeği %30 civarında ölüm riski taşır. Böyle bir durumda doğumun 5 gün geciktirilmesi yararlı olacaktır.

Eğer doğumdan 6 gün ya da daha uzun bir süre önce hastalık geçirilirse böyle bir durumda bile bebekte suçiçeği görülem riski vardır ancak anneden geçen antikorlar nedeni ile bebekteki hastalık daha hafif seyreder.

 

 

 

Bebekteki klinik etkisi

Annede su çiçeği görülen dönem

Risk

Varisella sendromu

İlk 20 hafta
13- 20 haftalar

%1
%2

Yenidoğanda şiddetli suçiçeği

Doğumdan 5 gün önce ile doğumdan sonraki ilk 2 günde

% 20-25

Yenidoğanda hafif suçiçeği

Doğumdan önceki ilk 5 günden daha önce

????

 

 

Suçiçeği aşısı ve Gebelik
Su çiçeği aşısı olduktan sonra 3 ay Gebe kalınmaması önerilir anck bu önerinin rasyonel bir gerekçesi yoktur. Bu öneri sadece tüm diğer canlı virus aşıları ile aynı öneriler doğrultusunda verilmektedir. Öte yandan Amerikan Pediatri Akademisi suçiçeği aşısından sonra bir ay beklemenin yeterli olduğunu ileri sürmektedir. Aşıdan sonra ilk ayda ya da daha önce Gebe kalan kadınlardan doğan normal bebeklerle ilgili pekçok rapor mevcuttur.

Suçiçeği aşısı canlı ancak etkisi azaltılmış virusler kullanılarak hazırlanan bir aşıdır.Bu nedenle bazı bireylerde hafif bir enfeksiyon ve döküntüye neden olabilir. Döküntü varlığı durumunda bulaşıcılık olabileceği akılda tutulmalıdır.

Gebelik ve Kabakulak

Kabakulak hastalığı paramiksovirüs adı verilen virüs ailesine bağlı bir virüsün neden olduğu bir enfeksiyon hastalığıdır. Aynı grup virüsler içinde kızamığa neden olan virüs de bulunur.

Genelde 5-15 yaş grubu çocuklarda görülen kabakulak tüm dünyada çok yaygın bir çocukluk çağı hastalığıdır.Sıklıkla kış aylarında ortaya çıkar.

 

Görülme sıklığı
Kabakulak aşısının ilk kez kullanılmya başladığı 1967 yılından beri hastalığın görülme sıklığında büyük bir düşüş yaşanmıştır. Amerika Birleşik Devletlerinde 1967 yılında 152.000 civarında olan yıllık hastalık sayısı 1990’lı yılların sonunda 1.000’in altına düşmüştür.

 

Bulaşma yolları
Hastalık havadan damlacık yolu ile ya da hasta olan birinin eşyalarının kullanılması yolu ile bulaşır. Hasta olan kişi öksürük ya da hapşırma ile virüsleri havaya salar ve bu virüsü soluyan kişi hastalığı kapar. Bulaştırıcılık belirtilerortaya çıkmadan 1-2 gün önce başlar ve 10 gün kadar devam eder. Kuluçka süresi ortalama 18 gün olup 7-23 gün arasında sürebilir.

 

Belirtileri
Virüs üst solunum yollarında çoğalmaya başlar. Daha sonra ise kan yolu ile (viremi) tüm vücuda yayılır. Genelde salgı bezlerini ve nadiren merkezi sinir sitemini tutar. En sık kulağın hemen altında bulunan ve parotis olarak adlandırılan türük bezinde belirtilere neden olur.

Hastaların %15-20’sinde herhangi bir belirti ortaya çıkmadan sessizce kendiliğinden iyileşir. Belirtiler ortaya çıkan kişilerde ise en sık karşılaşılan bulgular ateş, başağrısı, iştahsızlık, salgı bezlerinde hassasiyet, çene civarında ve kulak altında ağrı ve şişliktir.

Hastalığa yakalanan erişkin erkeklerin %30’unda ise şiş ve ağrılı testisler görülür. Ergenlik döneminde geçirilen kabakulak hastalığı ileriki dönemlerde sperm bozukluklarına neden olabilir ancak bu çok sık karşılaşılan bir durum değildir.

Çok nadiren beyinde de enfeksiyona (ensefalit, menenjit) neden olabilir.

Belirtiler genelde 1 hafta içinde hafifleyerek kendiliğinden kaybolur.

Birkez kabakulak geçirildiğinde ömür boyu bağışıklık sağlanır ve daha sonra kişi virüsle karşılaşsa bile hastalık ortaya çıkmaz.

 

Gebelikte kabakulak
Gebelik döneminde kabakulak diğer dönemlerden daha şiddetli seyretmez.

Gebelik sırasında kabakulak görülme sıklığı 10.000’de 0.8-10 arasındadır.

Gebeliğin ilk 12 haftasında anne adayında kabakulak olması durumunda düşük oranlarında anlamlı bir artış söz konusudur. Düşük en sık virüsle karşılaşıldıktan sonraki ilk 2 haftada görülür.

Düşük olmaması durumunda bebekte herhangi bir anomaliye neden olmaz. bu nedenle Gebeliğinin erken dönemlerinde kabakulak ile temas eden bir kadında Gebeliği sonlandırmak gerekmez.

Kabakulak virüsü plasenta ve bebekte de enfeksiyon yaratma potansiyeline sahip olsa da yapılan pekçok çalışmada anne adayında görülen hastalığın bebekte anomaliye neden olduğu gösterilememiştir. Endokardial fibrosiz adı verlen ve kalp kaslarında kalınlaşma olarak tanımlayabileceğimiz bir durum ile ilgisinin olup olmadığı açık değildir.

Çok nadiren doğum sonrası bebekte solunum sıkıntısı, kanda trombosit sayılarında azalma ya da dalakta büyüme olabileceği ileri sürülmektedir.

 

Gebelik ve toksoplazma

Pek çok kişi etraflarında bir kadının kediden bulaşan bir hastalık yüzünden düşük ya da ölü doğum yaptığı öykülerini duymuştur. Bu öyküler nedeni ile Gebe kadınlar genelde kedi köpek gibi evcil hayvanlardan uzak durmaya çalışırlar. Hatta Gebelik öncesinde evlerinde bu tür evcil hayvan besleyenler ya bu dostlarını ebediyen terk ederler ya da bir tanıdıklarına vermeye çalışırlar. Gebelikleri sırasında da kedi ya da köpek beslenen evlere pek uğramazlar.

Kedilerden bulaştığı inancı yaygın olan bu hastalığın adı toksoplazmozis’dir. Gerçekçi olmak gerekirse insanlara bulaşan toksoplazma enfeksiyonlarında kediler en az suçlanması gereken faktördür.

 

Toksoplazmozis nedir?
Toksoplazmozis Toxoplasma gondii adı verilen parazitin neden olduğu bir enfeksiyondur. İlk kez 1908 yılında Afrikada gondi adı verilen bir tür kemirgende saptanmıştır. Tüm dünyada insanların da dahil olduğu pekçok tür omurgalı canlıda enfeksiyona neden olur. Buna karşılık sadece evcil kedilerin barsağında dişisi ve erkeği bir araya gelerek üreyebilir. Başka bir yerde üremesi mümkün değildir. Bu enfektif parazitler kedinin dışkısı ile dış dünyaya atılır ve buradan diğer canlılara sindirim sistemi yolu ile bulaşır. Bir başka değişle enfeskiyonun insan ya da diğer hayvanlara bulaşabilmesi için ağızlarından girmesi gerekir.

Toksoplazmozis nasıl bulaşır?

Kediler de bu paraziti enfekte bir hayvanı (fare gibi) çiğ olarak yediklerinde alırlar. Bundan sonta yaklaşık 2 hafta süreyle parazit kedinin barsağında çoğalır. Takip eden dönemde kedinin dışkısı ile dışarıya atılır. Atılan bu parazitlerin bulaşıcı olabilmesi için dış dünyada 24 saat geçirmeleri gerekir. Daha önce bulaşıcılıkları olmaz. Enfekte bir kedi yaklaşık 2-3 hafta süreyle dışkısı ile parazit atar. Bundan sonraki dönemde kedinin dışkısında parazit olmaz. Bir kere toksoplazma enfeksiyonu geçiren kedi bağışıklık kazanır ve daha sonra yeniden enfekte olmayacağı gibi bulaştırıcılık özelliği de taşımaz Benzer bir özellik insanlarda da vardır. Bir kere enfeksiyon geçiren bir kişi bağışıklık kazanır ve daha sonra yeniden hastalanmaz.

Sokak kedileri genelde bu enfeksiyonu yaşamlarının çok erken döneminde geçirirler ve beğışıklık kazanırlar. Bu nedenle büyük sokak kedilerinden enfeksiyon bulaşması çok uzak bir olasılıktır.Benzer şekilde çiğ etle beslenmeyen sadece kuru mama yiyen ve sokağa çıkmayan ev kedilerinde ise hastalığın görülmesi olanaksızdır.

Kedinin dışkısı ile toprağa atılan ve 24 saat içinde bulaşıcı özellik kazanan parazitler beslenme sırasında (örneğin otlaklarda) sığır, koyun, inek gibi hayvanların sindirim sitemine geçer. Daha sonra buradan kas dokusu içine geçerek hayvanı enfekte eder. Böyle bir hayvanın eti pişirilmeden ya da az pişirilerek bir insan tarafından yendiğinde direkt olarak o insanda da enfeksiyona neden olur. Bir başka bulaşma yolu da toksoplazma bulunan toprakla temas etmiş meyve ve sebzelerin uygun şekilde yıkanmadan yenmesidir.

Görüldüğü gibi toksoplazma insana 3 temel şekilde bulaşabilir.

  1. Enfekte bir kedinin dışıkısı ile temas edip daha sonra bu temasın gerçekleştiği eli yıkamadan ağıza götürmek
  2. Enfekte bir hayvanın etini iyice pişirmeden yemek
  3. Paraziti barındıran bir besin maddesini iyice yıkamadan yemek

İnsanlarda bir bulaşma yolu daha vardır:

  1. Enfekte bir anne adayından Gebelik sırasında bebeğine bulaşması

 

Ne sıklıkta görülür?
Tüm dünyada toksoplazmozisin görülme sıklığı konusunda net bir istatistik yoktur. Ancak insanların yaklaşık %25-50’sinin yaşamlarının herhangi bir döneminde parazitle temas ettikleri ve enfekte oldukları tahmin edilmektedir. Ilıman iklimlerde daha fazla görülür. Hastalığın en fazla görüldüğü Fransa’da insanların %65’inin bu enfeksiyonu geçirdiği tahmin edilmektedir.

 

Belirtileri nelerdir?
Toksoplazma enfeksiyonları erişkinlerde genelde pek belirti vermez. Çoğu zaman doktora gitme gereksinimi doğurmayan hafif bir soğuk algınlığı şeklinde atlatılır. Hafif kas ve eklem ağrıları, halsizlik, yorgunluk, lenf düğümlerinde şişlik gibi belirtiler görülebilir. Belirtiler birkaç hafta ile birkaç ay içinde kendiliğinden geriler. Çok nadiren göz enfeksiyonlarına neden olabilir.

Bağışıklık sistemi baskılanmış lösemi, lenfoma, AIDS hastaları ile organ nakli yapılan hastalarda çok daha ağır seyredebilir ve hatta ölümlere neden olabilir.

 

Tanısı nasıl konur?
Toksoplazmozis kanda bu parazite karşı vücudun bağışıklık sisteminin ürettiği antikorların varlığının saptanması ile konur. Yapılan incelemede toksoplazmaya karşı IgG pozitifliği hastalığın daha önceden geçirildiği ve bağışıklık olduğu anlamına gelir. Böyle bir durumda yeniden toksoplazmaya yakalanmak mümkün değildir. kanda IgM varlığı ise aktif yeni bir enfeksiyon varlığını gösterebilir. Böyle bir durumda tekrarlanan incelemelerde IgM düzeylerinde artış görülmesi ile tanı konur ve tedavi edilir. Hem IgG hem de IgM negatifliğinde hastalık yok ve kişi daha önce bu hastalık ile hiç karşılaşmamış demektir ve toksoplazmaya yakalanmamak için önlemlerin alınması gerekmektedir.

 

Bebek için riskleri nelerdir?
Gebelikleri sırasında toksoplazma enfeksiyonuna yakalanan kadınların sadece %30-40’ı bu hastalığı bebeklerine geçirirler.

Annedeki enfeksiyonun bebeği de etkileme riski Gebelik yaşı ile direkt ilişkilidir. Bu risk Gebeliğin son trimesterında daha yüksektir ve %70’le kadar ulaşabilirken bu oran ilk trimester enfeksiyonlarında %15’ler civarındadır. Ancak ilk trimesterda bebeğe enfeksiyon geçme olasılığı düşük olmasına rağmen bebekte yaratacağı zarar daha fazladır.

Bir başka deyişle son 3 ayda bebeğe enfeksiyon geçmesi daha kolay ancak zarar yaratma olasılığı son derece düşükken, ilk 3 ayda çok zor geçen enfeksiyon daha ciddi sorunlara neden olmaktadır.

Erken dönemde görülen toksoplazma düşük ya da ölü doğumlara neden olabilir. Toksoplazmanın diğer etkileri ise beyin hasarı, beyinde su toplanması (hidrosefali), görme ve işitme bozuklukları, gelişme geriliği, zeka geriliği ve epilepsi gibi sinir sistemi bozukluklarıdır.

 

Gebelikte toksoplazma enfeksiyonu saptanırsa ne yapılmalıdır?
Gebelikl sırasında anne adayında toksoplazma enfeskiyonu saptanması bebekte mutlaka bir sorun olacağı anlamına gelmez. Böyle bir durumda detaylı ultrasonografi ile enfeksiyonun bebekte zarar oluşturup oluşturmadığı aranır. 20. Gebelik haftasından sonra ise bebeğin göbek kordonundan kan alınarak (kordosentez) kesin tanı konulabilir. Burada bebek kanında IgM varlığı bebekte enfeksiyon olduğunun kesin belirtisidir.

 

Tedavi
Gebe olmayan bir kadında toksoplazmanın tedavisi antibiyotik ile yapılır. Gebelerde ise uygulanan antibiyotiğin bebekte oluşması muhtemel hasarı engelleyip engellemediği açık değildir.

Eğer bebekte ciddi sekel saptanır ise tercih edilmesi gereken yöntem Gebeliğin sonlandırılmasıdır.

 

Gebelikte toksoplazmaya bağışıklık olmadığı saptanırsa ne yapılmalıdır?
Böyle bir durumda toksoplazmadan korunma önlemlerine dikkat edilmeli ve belirli aralıklarla kanda toksoplazmaya karşı antikor oluşup oluşmadığı araştırılmalıdır.

 

Toksoplazmadan korunma yolları
Toksoplazmadan korunmanın en etkili yolu hijyen kurallarına uymaktır

  • Ellerinizi sık sık yıkayın.
  • Eğer toprak ile uğraşıyorsanız mutlaka eldiven giyin
  • Çiğ ya da az pişmiş et yemeyin (salam sucuk vb)
  • Çiğ et ile temas ettikten sonra mutlaka ellerinizi yıkayın
  • Çiğ et kesiiğiniz bıçak ile iyice yıkamadan başka bir madde kesmeyin
  • Çiğ et kestiğiniz kesme tahtalarını iyice yıkamadan üzerinde başka bir işlem yapmayın
  • Çiğ sebze ve meyveleri mutlaka çok iyi yıkayın
  • Tercihan dışarıda yeşil yapraklı salataları yemeyin
  • Pastörüze edilmemiş süt içmeyin bu tür sütlerden üretilmiş ürünleri kullanmayın
  • Evde kedi varsa kumunu siz değiştirmeyin
  • Kedinin kumunun 24 saat aralıklarla mutlaka değişmesini sağlayın
  • Kedinizi dışarı bırakmayın
  • Kedinize çiğ et yedirmeyin

Ev kedisinden toksoplazma bulaşması son derece nadirdir ve Gebe kaldığınızda evdeki kedinizi göndermeniz gerekmez.

 

Gebelikte idrar yolu enfeksiyonları

İdrar yolu enfeksiyonları kadın hastalıkları ve doğum hekimlerinin çok sık karşı karşıya kaldığı hastalıklardan birisidir. Jinekoloğa başvuran hastaların yaklaşık %10’unun idrar yolu enfeksiyonu sorunu olduğu tahmin edilmektedir. Öte yandan tüm kadınların %15-20’si hayatlarının bir döneminde idrar yolu enfeksiyonuna yakalanırlar.

Gebe kadınların ise yaklaşık %8’inde idrar yolu enfeksiyonları görülür. Görülen bu enfeksiyon herhangi bir belirti vermeyen ve asemptomatik bakteriüri, mesane enfeksiyonu (sistit) ya da böbrek enfeksiyonu şeklinde olabilir.

İdrar vücuttaki atık maddeleri dış dünyaya taşıyan bir madde olmasına karşın kendisi sterildir yani herhangi bir mikrop içermez. Bunun nedeni böbreklerde üretilen idrarın mesaneye ve oradan da dış dünyaya atılması sırasında sağlanan mekanik temizliktir. İdrar yollarının enfekte olabilmesi için mikropların bir şekilde idrar yolları içine girip burada birikmesi ve çoğalması gerekir. Böyle bir durum için en uygun yol mikropların vajina yolu ile üretraya girip (mesane ile dış dünya arasındaki boru şeklindeki ve idrarın yapıldığı bölüm) buradan yukarıya mesaneye çıkması, mesanede çoğaldıktan sonra böbrekler ile mesane arasında bulunan üreter adı verilen borular yolu ile de böbreklere ulaşmasıdır. Bu aşağıdan yukarıya doğru gelişen enfeksiyonlara assendan enfeksiyon adı verilir. Eğer mesanede idrar varsa bu mikroplar için uygun üreme ortamı yaratır.

Mikropların idrar yollarına bir başka ulaşma yolu da kan yoluyla olur. Vücudun bir başka bölgesindeki enfeksiyon etkenleri kan ile böbreklere ulaşabilir ve burada ikinci bir enfeksiyona yol açabilir. Ancak bu son derece nadir bir durumdur.

Kadınlar anatomik yapıları nedeni ile idrar yolu enfeksiyonlarına çok daha yatkındırlar. Mesane ile dış dünya arasındaki üretra adı verilen yapı kadınlarda daha kısa olduğundan mikroplar buradan kolayca ve kısa zamanda mesaneye ulaşabilirler. Ancak çok su içen ve çok sık idrara çıkan kadınlarda idrar yaparken üretra içinde bulunan mikroplar da dışarıya atıldığından mekanik temizlik gerçekleşmiş olur ve böylece enfeksiyon gelişme şansı azalır.

Gebelikte neden idrar yolları enfeksiyonları daha sık görülür?

Gebe kadınlar Gebe olmayanlara göre idrar yolları enfeksiyonlarına yakalanma açısından daha büyük risk altındadırlar. Gebelerde idrar yolu enfeksiyonları genelde 6 haftalarda görülmeye başlarken en sık 22-24. haftalarda ortaya çıkar.

Gebelik sırasında kadınların %90’ında böbreklerde üretilen idrarı mesaneye taşıyan üreterlerde genişleme olur ve bu genişleme doğuma kadar devam eder. Salgılanan hormonlara bağlı olarak tüm düz kaslarda olduğu gibi idrar yollarındaki düz kaslarda da gevşeme olur ve bunun sonucunda idrarın akım hızında azalma meydana gelir. Buna üriner staz adı verilir. Yine benzer hormonal nedenler ile mesaneden üreterlere idrar geri akımı (reflü) olur.

Öte yandan Gebe kadınların büyük bir kısmında idrarda glukoz yani şeker bulunur. Bu tamamen normal bir durum olmakla birlikte bakteriler için uygun bir üreme zemini hazırlar. Ayrıca Gebelik sırasında idrarın konsantrasyonu yani yoğunluğu artar. İdrardaki östrojen ve progesteron hormonu da eklendiğinde idrar yollarının bakteriler ile mücadele etme gücü azalır.

 

Bakteriyoloji
Gebelerde idrar yolu enfeksiyonuna neden olan mikroorganizmalar Gebe olmayanlar ile benzerlik gösterir. Olguların %80-90’nında sorumlu mikrop Escherichia coli‘dir. Halk arasında koli basili olarak da bilinen bu bakteri dışkıda bulunur. Bunlar dışında Proteus mirabilis, Klebsiella pneumoniae‘da sık görülen bakterilerdir. Grup B streptokok and Staphylococcus saprophyticus ise nadir görülen bakterilerdir.Çok nadiren Gardnerella vaginalis veUreaplasma ureolyticum‘da idrar yolu enfeksiyonundan sorumlu olan mikroorganizmalardır.

 

Yakınma ve bulgular
İdrar yolu enfeksiyonları üç değişik şekilde görülebilir. Bunlar asemptomatik bakteriüri, sistit (mesane enfeksiyonu)ve pyelonefrittir (böbrek enfeksiyonu).

 

Asemptomatik bakteriüri
Hastada herhengi bir yakınma olmamasına karşılık idrar kültüründe mililitrede 100.000’den fazla bakteri kolonisi saptanması durumunda asemptomatik bakteriüri tanısı konur. Gebe kadınların yaklaşık %10’unda saptanır. Tedavi edilmediğinde pyelonefrit görülme riskinde artış olduğu ileri sürülmektedir. Bu nedenle bazı yazarlar her Gebe kadında ilk kontrolde idrar kültürü yapılmasını önermektedir.

Asemptomatik bakteriürinin sistit ya da pyelonefrite yol açma olasılığı %30-50 arasında değişmektedir. Öte yandan bu durumun düşük doğum ağırlıklı bebeklere ya da rahim içi gelişme geriliğine neden olabileceği de ileri sürülmektedir.

Amerikan Jinekoloji ve Obstetrisyenler Birliği ilk Gebelik kontrolündeya da 12-16.haftalarda idrar kültürü yapılmasını ve bunun son trimesterda tekrarlanmasını önermektedir.

Gebe kadınlarda asemptomatik bakteriüri saptandığında mutlaka tedavi edilmelidir. Bu amaçla en sık karşılaşılan mikroplara karşı antibiyotikler kullanılabileceği gibi ideal olan antibiyogram yapılarak, üreyen bakterinin hangi antibiyotiklere karşı duyarlı, hangilerine karşı dirençli olduğu saptamak ve buna göre antibiyotik kullandırmaktır. Kullanılacak olan antibiyotik Gebelik sırasında kullanılmasında sakınca olmayan bir gruptan seçilmelidir.

Geçmişten gelen yanlış ve gereksiz antibiyotik kullanma alışkanlığı nedeni ile pekçok mikrop geleneksel ve ucuz antibiyotiklere karşı direnç geliştirdiğinden bunlar günümüzde etkinliğini yitirmiş, ve basit mikroorganizmaları yok edebilmek için çok daha karmaşık ve pahalı antibiyotikler geliştirilmek zorunda kalınmıştır. Bu nedenle hangi hastalık için olursa olsun doktor önerisi olmadan antibiyotik kullanılması ileride olumsuz sonuçlar yaratacaktır.

Asemptomatik bakteriüri tedavisinde değişik protokoller olmakla birlikte genelde 7-10 günlük tedavi ile enfeksiyon ortadan kaldırılabilmektedir.

Tedavi sonrasında yeniden kültür yapılarak tedavinin etkili olup olmadığı araştırılmalırdır.

 

Akut sistit
Akut sistit, yani mesane enfeksiyonu, asemptomatik bakteriüriden idrar yaparken yanma, sık idrara çıkma, idrar tutamama gibi yakınmaları varlığı ile ayrılır. Sistitte hasta kendini çok hastaymış gibi hissetmez ve ateş görülmez. Çok nadiren idrarda kan görülebilir. Gebelerin %1-3’ünde sistit ortaya çıkmaktadır.

Genel olarak sistit varlığında kültür sonucu beklenmeden ampirikolarak antibiyotik tedavsine başlanır. Tercih edilecek antibiyotik en sık görülen mikroorganizmalara yönelik bir tane olmalıdır. Kültür ve antibiyogram sonucu çıktığında eğer başlanan antibiyotiğe direnç saptanır ise duyarlı olarak bulunan başka bir antibiyotiğe geçilir. Sistitin klasik tedavisi 7-10 gün sürmekle birlikte 3 günlük tedavi protokolleri de vardır ve Gebe olmayanlarda benzer tedavi etkinliği sağlamaktadır. Ancak bu protokollerin Gebe kadınlar üzerindeki etkisi henüz açık değildir. Kısa protokoller ile tedavi edilen Gebe kadınlarda durumun tekrarlama olasılığı daha yüksek gibi görünmektedir.

 

Piyelonefrit
Böbrek enfeksiyonu olan piyelonefrit çok ciddi bir sistemik hastalıktır ve annede kan enfeksiyonu (sepsis), bebekte ise erken doğuma neden olabilir. Tanı genelde idrarda bakteri saptanması ile birlikte ateş, titreme, bulantı, kusma ve yan ağrısının olması ile konur. Ateş sıklıkla 39 derecenin üzerindedir. Alt idrar yolu enfeksiyonlarında bulunan idrar yaparken yanma ve sık idrara çıkma gibi yakınmalar görülmeyebilir.

Piyelonefrit Gebelerin %2’sinde görülen bir enfeksiyondur ve bunların %20’sinde aynı Gebelik sırasında hastalık tekrarlamaktadır.

Piyelonefritin erken dönemde agresif şekilde tedavi edilmesi komplikasyonların önlenmesi açıından kritik önem taşır. Genelikle hastanede yatarak ve damardan antibiyotik uygulanarak tedavi edilir. Ancak yapılan yeni çalışmalarda ağzıdan alınan antibiyotikler ile de etkili tedavi sağlanabildiği gösterilmiştir.

Tedaviye kültür sonucubeklenmeden başlanır ve kültür sonucuna göre eğer gerek olursa kullanılan antibiyotik değiştirilir. Zaman zaman farklı mikroorganizmalara yönelik iki antibiyotik aynı anda kullanılabilir. Tedavi sırasında hastanın yeterli hidrasyonunun yani sıvı alımının sağlanması önemlidir.

Tedaviye hastanın ateşi düşünceye ve genel durumu düzelinceye kadar devam edilir. Hastaların çoğu antibiyotik ve sıvı tedavisine 24-48 saat içinde yanıt verir. Tedavinin başarısız olmasında en önemli etken kullanılan antibiyotiğe karşı direnç olmasıdır bununla birlikte tedaviye dirençli olgularda altta yatan “idrar yollarında taş” gibi başka bir neden olup olmadığı araştırılmalıdır.

Gebelerin %4-5’inde idrar yolu enfeksiyonları tekrarlar.Böyle bir durumda idrar yollarında anatomik ya da fonksiyonel bozukluklar detaylı bir ürolojik inceleme ile araştırılmalıdır.

 

İdrar yolu enfeksiyonlarının Gebelik üzerindeki etkileri
İdrar yolu enfeksiyonlarının Gebelik ve bebek üzerindeki etkileri değişkendir. Yapılan bir çalışmada 25.000’den fazla Gebe kadın incelenmiş ve idrar yolu enfeksiyonlarının erken doğum eylemi, Gebeliğe bağlı yüksek tansiyon, anemi, ve amniyon iltihabına neden olduğu saptanmıştır. İdrar yolu enfksiyonları ayrıca düşük oğum ağırlığı ve prematürite riskini de arttırmaktadır.

İdrar yolu enfeksiyonlarının neden olduğu durumlar ve risk artış oranları şu şekildedir.

 

  Durum

 

 

Risk artşI       

  Düşük doğum ağrılığı (2500 gramdan az)

 

1.2-1.6 kat

  Prematürite (37 haftadan önce doğum)

 

1.1-1.4 kat

   Erken doğum ağrıları

 

1.4-1.8 kat

   Hipertansiyon/preeklempsi

 

1.2-1.7 kat

   Anemi

 

1.3-2.0 kat

  Amniyon iltihabı

 

1.1-1.9 kat

 

 

Gebelikte sitomegalovirüs (CMV) enfeksiyonu

Sitomegalovirüs (Cytomegalovirus, CMV) herpes ailesinden bir virüstür. Bu aileye dahil olan diğer virüsler uçuğa neden olan herpes simplleks virüsü ile su çiçeğine neden olan virüstür.

Tüm coğrafi bölgelerde bulunan bu virüsün neden olduğu enfeksiyon en sık karşılaşılan enfeksiyonlardan birisidir. Amerika Birleşik Devletlerinden her 100 kişiden 50 ile 85’inin 40 yaşına gelinceye kadar bu virüsle temas edip enfekte olduğu tahmin edilmektedir.

CMV aynı zamanda anneden karnındaki bebeğe bulaşan enfeksiyonlar arasında da en sık karşılaşılanlardan birisidir. Amerika Birleşik Devletlerinde doğan her 100 bebekten 1’inde CMV enfeksiyonu görüldüğü ve CMV’nin en sık karşılaşılan konjenital enfeksiyon olduğu kabul edilmektedir.

Gelişmekte olan ülkelerde ve düşük sosyoekonomik düzeye sahip toplumlarda daha sık görülür.

CMV enfeksiyonları primer (ilk kez geçirilen) ya da rekürren (tekrarlayan) enfeksiyonlar şeklinde görülebilir.

Kişi enfeksiyona yakalanıp akut dönemi atlattıktan sonra tüm herpes grubunda olduğu gibi virüs vücutta herhangi bir bölgede yerleşir ve yıllarca sessiz kalır. Buna karşılık hastalığın tekrarlaması son derece nadirdir ve genellikle ilaç kullanımı ya da sistemik hastalık nedeni ile (AIDS gibi) bağışıklık sisteminin ileri derecede baskılandığı durumlarda yeniden aktive olur. İnsanların büyük kısmında sorun yaratmadığı için CMV enfeksiyonları önemli hastalıklar grubuna dahil edilmez.

Öte yandan hastalığın ciddi etkiler ortaya koyabileceği bazı risk grupları vardır. Bunlar:

  1. Annesinde aktif enfeksiyon olan doğmamış bebekler
  2. Çocukların yoğun olarak bulunduğu kreş, okul gibi yerlerde çalışan kadınlar
  3. Organ nakil hastaları ya da AIDS hastaları gibi bağışıklık sisteminin ileri derecede baskılandığı kişiler

 

Bulaşma yolları
CMV enfeksiyonları çocuklar da dahil olmak üzere her yaştan kişiyi etkileyebilir. Genelde çocuklardan yetişkinlere bulaşan bu virüs idrar, tükrük, gözyaşı, semen ve süt gibi vücut sıvılarında da bulunduğundan direkt temas yolu ile yayılır. Semende ve vajinal sıvılarda da bulunduğundan cinsel ilişki ile de bulaşması olasıdır. Çok nadiren kan nakli sırasında da bulaşma gerçekleşebilir. Önemli bulaşma yollarından biri de Gebe bir kadından karnındaki bebeğe bulaşmasıdır.

Enfeksiyon geçirildikten sonra bağışıklık cevabı oluşur ancak bu cevap tam bir cevap değildir ve suçiçeği, kabakulak gibi diğer pek virüs enfeksiyonundan farklı olarak birkez enfeksiyonu geçirmek yeniden geçirilmeyeceği garantisini vermez. Ancak burada farklı olarak aynı virüsle yeniden karşılaşıldığında yeni bir enfeksiyon olmaz. Kişide var olan ve sessiz (latent) bekleyen enfeksiyon aktif hale gelebilir.

Bulaşmada temel yol vücut sıvıları ile direkt temastır. Bu temas ile alınan virus ağız ya da burun mukozasına girer ise hastalık bulaşır. Bu nedenle enfekte olduğundan şüphe edilen kişilerin vücut sıvıları ile temas ettikten sonra elleri yıkamak bulaşmayı büyük ölçüde önler. Örneğin bir çocuğun alt bezini değiştirdikten sonra elleri iyice yıkamak çok etkili bir korunma yöntemidir.

 

Belirtileri
CMV enfeksiyonları genelde herhangi özgün bir belirti vermeden geçirilir. Çoğu zaman kişi herhangi bir enfeksiyon geçirdiğini anlamaz. En sık karşılaşılan yakınmalar üst solunum yolu enfeksiyonlarına benzer. Boğaz ağrısı, hafif ateş, yaygın kas ve eklem ağrısı ile halsizliktir. AIDS gibi bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde ise görme bozukluğu gibi ciddi etkiler ortaya çıkabilir.

 

Tanı
CMV tanısı kanda yapılan serolojik testler ile konur. Kanda CMV’ye karşı oluşmuş antikorların varlığı aranır. Akut aktif enfeksiyonu düşündüren antikorların varlığında ise seri incelemeler yapılarak artış olup olmadığı incelenir. Kanda immmunglobulin G (IgG) varlığı ise daha önceden virüs ile karşılaşıldığı ve bağışıklık oluştuğu anlamına gelir. Ancak bu değerlerdeki 4 katlık artış da enfeksiyon tanısı koydurur.

 

Gebelikte primer CMV enfeksiyonu
Anne adayında primer CMV enfeksiyonunun görülme olasılığı %0.4-0.7 arasındadır. Anneden bebeğe geçiş ise değişik çalışmalarda %24-75 arasında olup ortalama %40 olarak kabul edilmektedir. Gebelik sırasında enfekte olan fetuslarda konjenital CMV enfeksiyonu varlığından söz edilir.

Enfekte olan %40 bebeğin sadece %10’unda konjenital CMV enfeksiyonuna bağlı belirtiler ortaya çıkar. Bir başka deyişle Gebelikleri sırasında primer CMV enfeksiyonu geçiren her 100 anne adayından sadece 4’ünün bebeğinde problem görülürken 36’sında doğum anında sorun yaşanmaz. .

Etkilenmiş yenidoğanda genel bir enfeksiyon vardır. En sık etkilenen organlar beyin, gözler, karaciğer, dalak, kan ve deridir. Beyinde kalsifikasyonlar, kafanın normalden küçük olması (mikrosefali), karaciğer ve dalakta büyüme sık karşılaşılan bulgulardır. Bu bebekler destekleyici tedavilerle yaşamlarını sürdürürler ancak %80-90’ında yaşamlarının ilk yılları içinde uzun dönem etkiler ortaya çıkar.

Uzun dönem etkileri arasında ise işitme kaybı, zeka geriliği, gelişme geriliği ve görme bozuklukları sayılabilir.

Doğum sırasında bulguların görülmediği %90 bebeğin (yukarıdaki örnekteki 36 bebek) ise %10-15’inde uzun dönem etkiler ortaya çıkabilir.

 

Gebelikte tekrarlayan enfeksiyon
Gebelikte tekrarlayan CMV enfeksiyonu görülme olasılığı primer enfeksiyon görülme olasılığından çok daha fazladır ve %1-14 arasında karşılaşılır. Buna karşılık rekürren enfeksiyonların bebekte konjenital enfeksiyona yol açma riski çok daha düşük olup %0.2-2 arasında değişmektedir. Buna paralel olarak konjenital CMV enfeksiyonu olan bebeklerin de sedece %1’inde bulgular ortaya çıkar. Ancak primer enfeksiyonda da söz konusu olan %10-15’lik uzun dönem etki riski tekrarlayan enfeksiyonlarda da mevcuttur.

Anne adayından bebeğe CMV bulaşma riski konusunda Gebelik yaşının herhangi bir belirleyici değeri yoktur. Ancak 20. haftadan önce olan bulaşmalarda problem ortaya çıkma riski daha yüksektir.

 

Gebelikte CMV’nin tedavisi var mıdır?
Ne yazık ki pekçok viral enfeksiyonda olduğu gibi Gebelik sırasında ya da diğer zamanlarda ortaya çıkan CMV enfeksiyonlarında da etkili bir tedavi seçeneği yoktur. Bazı antiviral ajanlar denenmekle birlikte bu ajanların etkinliği halen tartışmalıdır.

 

Korunma yolları
Tüm enfeksiyonlarda olduğu gibi CMV enfeksiyonlarından korunmanın da en etkili yolu uygun kişisel hijyendir. Bebeğin alt bezinin değiştirilmesi gibi herhangi bir vücut sıvısı ile temas edildiğinde eller mutlaka sabun ile yıkanmadan önce ağıza götürülmemelidir. Bu en etkili korunma yöntemidir.

Özetlemek gerekirse CMV enfeksiyonları çok sık karşılaşılan enfeksiyonlar olmakla birlikte Gebelikte son derece nadir görüldüklerinden ciddi bir risk yaratmazlar. Bununla birlikte virüsle ilk kez Gebelikleri sırasında karşılaşan kadınların bebeklerinde düşük de olsa potansiyel risk mevcuttur. Daha önceden enfeksiyonu geçirmiş olan kadınlarda ise enfeksiyonun yeniden aktive olması durumunda bu risk ihmal edilecek kadar azalmaktadır. .

Gebelikten önce ya da Gebelik sırasında anne adayında yapılacak olan CMV’ye yönelik antikor taramasının gerekli olup olmadığı tartışmalıdır. Ancak kişisel görüşüm bu testin yapılması yönündedir. Test yapılıp anne adayının daha önceden bu enfeksiyonu geçirdiği saptandığında, Gebelik sırasında yeniden enfeksiyon ortaya çıkması durumunda bunun tekrarlayan enfeksiyon olduğu anlaşılacağından bebeğin zarar görme olasılığının son derece düşük olduğu kararına ancak bu şekilde varılabilir.

Her yıl sadece Amerika Birleşik Devletlerinde en az 30.000 bebek bu virüs ile enfekte olarak doğmasına rağmen hastalığın bilinilirliği çok fazla değildir. Bu bebeklerin çok büyük bir kısmında herhangi bir problem görülmezken yaklaşık 8000 tanesinde değişik derecelerde gelişme geriliği, karaciğer ve dalak hastalığı görülür. Buna ek olarak her yıl sadece ABD’de 400 bebek anne karnında ya da yaşamlarının ilk bir ayı içinde hayatlarını kaybetmektedirler.

Bulguları ve etkileri bu kadar iyi bilinmekle birlikte üreme çağındaki kadınların sadece %9-15’i bu hastalığı duymuşlardır.

Basit bazı önlemler CMV enfeksiyonuna yakalanma riskini en aza indirmek açısından önemlidir. Hastalığın en çok etraftaki küçük çocuklardan bulaştığı akıldan çıkartılmamalıdır

1) Küçük çocukların yiyecek ve içecekleri paylaşılmamalıdır
2) Küçük çocukların kullandığı pipetler ile sıvı içilmemelidir
3) Küçük çacukların kullandığı çatal kaşık yıkanmadan kullanılmamalıdır
4) Küçük çocuklar dudaklarından ya da ağızlarının yakınlarından öpülmemelidir
5) Bebeklerin alt bezi degistirildikten sonra, burunları silindikten sonra ya da salyası ile temas ettikten sonre eller mutlaka sabunlu su ile uygun şekilde yıkanmalıdır.

Sadece bu basit önlemler ile Gebelik sırasında CMV enfeksiyonuna yakalanma riski neredeyse yarı yarıya azaltılabilir.

 

Gebelikte grip ve soğuk algınlığı

Sonbaharın gelmesi yanlızca sıcak yaz günlerinin ve tatilin sona erdiğini göstermekle kalmaz. Sonbahar değişken hava sıcaklıkları ile birlikte aynı zamanda kış hastalıkları olan grip ve soğuk algınlığı sezonunun da habercisidir. Normal zamanlarda bile çok rahatsızlık verici olan bu durum Gebelikte hem daha çok sıkıntı yaratır hem de anne adaylarının bebekleri açısından endişelenmesine neden olur.

 

Grip ve soğuk algınlığı nedir?
Grip (bilimsel adı ile influenza) ve soğuk algınlığı birbiriyle çok sık karıştırılan ve hatta birbiri yerine kullanılan iki terim olmakla birlikte aslında birbirlerinden çok farklı iki durumu ifade ederler. Her iki hastalıkta da benzer belirtiler görülmekle birlikte hem hastalığın nedeni hem de sonuçları çok farklıdır.

Her iki hastalık da viruslerin neden olduğu ve üst solunum yollarını tutan hastalıklardır. Grip Influenza A, B, ve C adı verilen 3 tür viruse bağlı bir hastalıkken, 200 değişik tür vürus soğuk algınlığına neden olabilir.

 

Soğuk algınlığı
Soğuk algınlığı genelde burnu tutan bir hastalıktır ve bu hastalığa neden olan mikropların önemli bir kısmı rhinovirus adı verilen gruba dahildir. Rhino Yunanca burun anlamına gelmektedir.

Belirtiler genelde vürusle karsilasildiktan 2 günsonra ortaya çıkar. En sık karşılaşılan yakınmalar nezle, burun tıkanıklığı ve hapşırmadır. Ateş genelde görülmezken boğaz ağrısı ya da hasassiyet olabilir ancak muayenede boğazda kızarıklığa nadiren rastlanır. Sinüslerde ağrı ve kulak ağrısı sık görülür.

Virüsün tipine bağlı olarak gözlerde sulanma, öksürük, geniz akıntısı, iştahsızlık, halsizlik gibi yakınmalar da olaya eşlik edebilir ancak yine de sorunun merkezi burundur.

İlk başta daha sıvı olan burun akıntısı birkaç gün içinde koyulaşarak kıvam değiştirebilir ve rengi sarı-yeşile dönebilir.

Belirtiler 7-10 gün içinde azalarak kendiliğinen kaybolur.

 

Grip
Influenza viruslerinin neden olduğu grip hastalığı ise her yıl yaygın salgınlara neden olabilen ciddi bir hastalıktır. Geçtiğimiz yüzyılın başında meydana gelen ve tüm dünyayı etkileyen grip salgını 20 milyondan fazla insanın ölümüne neden olmuştur.

Amerikan Hastalık Kontrol Merkezinin verilerine göre her yıl nüfusun %10-20’si gibe yakalanmakta ve ortalama 114.000 kişi grip nedeni ile hastanede tedavi edilmek zorunda kalmakta ve 20.000’den fazla kişi hayatını kaybetmektedir. Hayatını kaybeden hastaların önemli bir kısmı ya ciddi sağlı sorunu olan kronik hastalar, ya da ileri yaştaki düşkün kişilerdir. Bu nedenle grip çok ciddi bir hastalıktır.

Hastalığa neden olan virüs çok sık aralıklarla form değiştirdiği için yaygın salgınlara neden olur. Daha seyrek aralıklarla ise virüsün yapısında büyük değişimler meydana gelir ve tüm dünyayı etkileyen salgınlar görülür.

Hastalık genelde vücut sıcaklığında yükselme yani ateş ile başlar. Yüzde kızarıklık ve halsizlik tabloya eşlik eder. Bazı kişilerde başdönmesi, bulantı ve kusma görülebilir. Ateş genelde 2-3 gün devam ederken nadiren 5 güne kadar uzayabilir. Ateşten sonra genel vücut bulguları ortaya çıkar ve solunum sistemi yakınmaları artar. En önemli bulgulardan birisi kuru öksürüktür. Bununla birlikte boğaz ağrısı, boğazda kızarıklık, soğuk algınlığı belirtileri, yaygın ks ve eklem ağrıları sık görülür.

Grip virüsü solunum sistemi içinde burun, boğaz, soluk borusu hatta akciğerlere bile yerleşebilir ve zaatürreye neden olabilir. Soğuk algınlığına neden olan virüslerden farklı olarak solunum sistemini döşeyen epitel tabakasına zarar vererek bakterilerin de olaya karışmasına neden olabilir.

Öksürük dışındaki belirtiler genelde 1 hafta içinde kendiliğinden kaybolurken öksürük birkaçhafta daha devam edebilir.

 

Bulaşma yolları
Her iki hastalık da damlacık enfeksiyonu şeklinde havadan bulaşır. Virüsü taşıyan kişi hapşırdığında milyonlarca virus havaya karışır ve kişinin göz, burun ve ağızından girerek enfeksiyona neden olur. Virüsu alan kişi bundan sonraki ilk 2 gün civarında en fazla bulaştırıcılığa sahiptir. Yani belirtilerin ilk görüldüğü dönem bulaşıcılığın da en fazla olduğu dönemdir.

Öte yandan eller de bulaşmada rol oynayabilir. Hasta olan bir kişi eli ile burnunu sildikten sonra örneğin bir başkası ile el sıkıştığında ve elini sıktığı kişi daha sonra gözünü kaşıdığında hastalığı alabilir.

 

Grip ve soğuk algınlığı arasındaki farklar nelerdir?
Bu iki hastalığın ayrımını yapmak her zaman kolay değildir ancak kural olmamakla birlikte bazı farklılıklar yardımcı olabilir. Soğuk algınlığı genelde burunu etkilerken grip tüm vücudu etkiler

 

Gribin belirtileri

  • Kas ağrısı
  • Kuru öksürük
  • Burun tıkanıklığı, soluk almada güçlük
  • Burun akıntısı
  • Ateş
  • Titreme
  • Şiddetli olabilen baş ağrısı
  • İştahsızlık
  • Halsizlik
  • Yorgunluk

 

Soğuk algınlığının belirtileri

  • Burun akıntısı
  • Hapşırma
  • Öksürük
  • Hafif başağrısı
  • Hafif ateş
  • Gözlerde sulanma
  • Kulak ağrısı

Her iki hastalık da kopmlikasyonlara neden olabilirken zaatürre gibi ciddi durumlar soğuk algınlığında görülmez.

Grip ile soğuk algınlığı arasındaki temel farklardan birisi de gribin aşı ile önlenebilir bir hastalık olmasıdır.

 

Gebelik, grip ve grip aşısı

Gebelik tek başına gribe yakalanmak için bir risk oluşturmaz. Ancak Gebe bir kadın gribe yakalandığında komplikasyon görülme şansı çok daha artmaktadır. Aynı yaş grubundan kadınlar karşılaştırıldığında Gebe olanların grip nedeni ile hastaneye yatırılarak tedavi edilme oranlarının Gebe olmayanlara göre daha yüksek olduğu görülmektedir. Gebelik kişinin bağışıklık siteminin yanı sıra dolaşım ve solunum sisteminde de değişikliklere neden olarak komplikasyonlar açısından daha yüksek risk altında olmalarına yol açar.

Öte yandan Gebeliğin son dönemlerinde gribe yakalanan bir anne adayının doğum sonrası hastalığını bebeğine geçirme şansı fazladır.

Grip aşısı canlı virüs içermeyen ve Gebelikte kullanılabilen güvenli bir aşıdır. Amerikan jinekolog ve Obstetrisyenler birliği (ACOG) 2000 yılıaralık ayında yayınladığı görüşünde salgın mevsiminde Gebeliğinin ikinci ya da üçün trimesterinda olan kadınlara grip aşısı olmaları önermektedir.

Yine aynı bildiride şeker hastalığı, astım, hipertansiyon gibi yüksek risk durumlarının varlığında Gebelik yaşına bakılmaksızın grip aşısı yapılması önerilmektedir. Bu gibi yüksek risk faktörleri olmayan kadınlarda ise aşının ilk trimester sonunda yapılması önerilmektedir.

Bununla birlikte aşı sonrası annede gelişen antikorlar bir miktar bebeğe de geçerek yaşamının ilk aylarında onu da gribe karşı koruyacaktır.

Grip mevsimi genelde Kasım-Nisan aylarını kapsar. Hastalık en fazla Aralık ile Mart başına kadar olan dönemde görülür. Salgın başladığında genelde ilk 3 hafta en etkili olduğu dönemdir hastalanan kişi sayısı sonraki 3-4 haftada giderek azalır. Aşı için en ideal dönem Ekim ayı ile Kasım ayı ortasına kadar olan zaman aralığıdır. Aşı sonrası antikor üretilmesi ve koruyuculuğun başlaması için 1-2 haftaya gerek vardır. Grip aşısının koruyuculuğu %70-90 arasında değişmektedir.

Grip aşısı Gebelikte ve emzirme döneminde güvenli olarak kabul edilmektedir.

Grip aşısının olası yan etkileri şunlardır:

  • Enjeksiyon alanında lokal hassasiyet ve şişlik (%10-64 olguda)
  • Hafif ateş ve halsizlik
  • Nadiren alerjik reakisyon

Grip aşısı gribe neden olmaz. Aşı sonrası ilk 2 hafta içinde görülen üst solunum yolları enfeksiyonları tamamen tesadüfüdir ve aşı ile bir ilgisi yoktur.

Öte yandan aşı hazırlanırken yumurta kullanıldığı için yumurta alerjisi olanlarda grip aşısı kontraendikedir ve yapılmamalıdır

 

Tedavi
Ne yazik ki her iki hastalık için de etkili bir tedavi yoktur. Hiçbir ilaç ya da uygulama hastalığın süresini kısaltmaz. Eskiler soğuk algınlığı ilaç ile 7 günde ilaçsı 1 haftada geçer derler. Ancak yakınmaların daha hafif ve daha az rahatsızlık verecek şekilde atlatılmasına yardımcı olabilecek destek tedavileri uygulanmalıdır.

Amerika Birleşik Devletlerinde Influenza virüsüne karşı ilaçlar bulunmaktadır. Ancak bu ilaçların etkili olabilmesi için hastalık belirtileri başladıktan sonraki ilk 48 saat içinde alınması gereklidir. Gebelikte C kategorisine giren bu ilaçlar ancak anne adayı ciddi risk altındaysa kullanılmalıdır.

Grip ya da soğuk algınlığı sırasında destekleyici tedavi ve yapılması gerekenler şunlardır:

  • Her iki hastalık da virüslerin neden olduğu hastalıklardır. Antibiyotikler virüsler üzerinde etkili değildir bu nedenle ikincil bir bakteriyel enfeksiyon olmadığı sürece antibiyotik kullanılmamalıdır.
  • Tedaviden çok hastalığa yakalanmamak daha önemlidir. Bu nedenle salgın dönemlerinde kapalı yerlerde fazla uzun kalmamak ve elleri sık sık yıkamak koruyucu olabilir.
  • En iyi ve en etkili destek tedavisi istirahattir. Eğer mümkünse yatak istirahati yapılmalıdır.
  • Yatarken başınızı yukarıda tutmak (2 yada daha fazla sayıda yastık ile yatmak) geniz akıntısının vereceği rahatsızlığı azaltacaktır.
  • Bulunulan ortamın yeteri kadar sıcak olmasına ve iyi havalandırılmasına dikkat edilmelidir.
  • Havanın kuruması engellenmeli, nemli olması sağlanmalıdır.
  • Yeteri kadar sıvı alımı son derece önemlidir.
  • Hastalık dönemlerinde beslenmeye dikkat etmeli, iştahsızlık varsa enerji ihtiyacını gidermek için karbonhidrattan zengin diet uygulanmalıdır.
  • Boğaz ağrısını gidermek için pastil kullanılabilir.
  • Burun tıkanıklığı için tuzlu su ya da okyanus suyu vb. kullanılabilir.
  • Ağrı ve ateşi gidermek için parasetamol alınabilir.
  • Yakınmalar düzeldiğinde hemen normal aktiviteye dönülmemeli, tam bir iyileşme için bir süre daha dinlenmeye devam edilmelidir.

 

Aşağıdaki durumlarda mutlaka doktorunuza başvurmalısınız

  • Yüksek risk grubundaysanız
  • Ateşiniz 38.5 derecenin üzerine çıkarsa ve birkaç gün içinde düşmezse
  • Soluk alıp vermede güçlük olursa
  • Göğüs ağrısı ortaya çıkarsa
  • Şiddetli kulak ağısı, kulaktan akıntı ve kanama olursa
  • Döküntü ve kızarıklık ortaya çıkarsa
  • Ense sertliği ortaya çıkarsa
  • Birkaç gün içinde düzelemediğinizi ve ciddi derecede hasta olduğunuzu düşünüyorsanız

 

Gebelik ve Grip Aşısı

Influenza yani grip salgınları kış aylarında sık görülen ve sadece Amerika Birleşik Devletlerinde her yıl 20.000’den fazla insanın hayatını kaybetmesine neden olan ciddi enfeksiyonlardır. Bu hastaların büyük bir kısmı 65 yaşından büyük kişilerdir. Hastalık çocuklarda daha sık görülmekle birlikte ciddi komplikasyonlar ve ölüm 65 yaş üzerinde daha fazladır.

Gribi ve neden olduğu ciddi koplikasyonları önlemenin tek ve en etkili yolu grip aşısıdır.

Amerikan Bağışıklama Ugulamaları Tavsiye Komitesi grip aşısının asıl hedef kitlesini şu şekilde bildirmektedir:

  1. 65 yaşından büyükler
  2. Yaşı kaç olursa olsun kronik hastalığı olanlar (astım, diabet vb.)
  3. Yüksek risk altındaki kişiler ile temas halinde olanlar (sağlık personeli)
  4. Gebeliklerinin 2. ya da 3. trimesteri salgın dönemine denk gelen kadınlar

Grip aşısı genelde 3 tür Influenza virüsüne karşı bağışıklık sağlar. Aşının içeriği her yıl değiştirilerek o yıl içinde salgınlara neden olması beklenilen virüslere karşı olacak şekilde üretilir.

Tavuk yumurtasından elde edilen besi yerlerinde üretilen virüsler inaktive hale getirilerek enfeksiyone neden olma potansiyelleri ortadan kaldırılır ancak vücutta antiko üretimini uyarma özellikleri kaybolmaz.

 

Etkinliği
Aşının etkinliği genelde aşı yapılan kişinin yaşına ve o yıl enfeksiyona neden olan virüsle aşının içerdiği inaktive virüsün benzerliğine bağlıdır ve ortalama %70-90 civarındadır.

 

Gebelerde grip aşısı
Özellikle Gebeliğin son dönemlerinde gribe yakalanan kadınlarda komplikasyon görülme riski artmaktadır. 1998 yılında yapılan bir araştırmada 17 sezon boyunca yapılan incelemeler sonucu Gebe kaınlarda grip nedeni ile hastaneye yatırılarak tedavi edilmeyi gerektirecek kadar şiddetli yakınmaların Gebe olmayanlara göre çok daha fazla görüldüğü ortaya konmuştur. Yine 1918-19 ve 1957-58 yıllarında tüm dünyayı etkileyen salgınlar sırasında pekçok Gebe kadının da hayatını kaybettiği bilinmektedir.

Gebelik sırasında kalp atım hızında, kalbin pompaladığı kan miktarında, oksijen tüketiminde, akciğer kapasitesinde ve bağışıklık sisteminde ortaya çıkan fizyolojik değişiklikler, gribe bağlı komplikasyonların görülme olasılığını arttırmaktadır.

Bu bulguların ışığında Amerikan Hastalık Kontrol Merkezi (Centers for Disease Control and Prevention) grip sezonunda 2. ya da 3. trimesterda olacak olan tüm Gebe kadınların grip aşısı olmalarını önermektedir. Amerikadaki diğer bilimsel dernekler de bu öneriyi desteklemektedir.

Grip aşısı inkative virüs aşısı olduğundan yai canlı virüs içermediğinden Gebelikte kullanımının herhangi bir sakıncası yoktur. İkibin Gebe kadın üzerinde yapılan bir araştırmada aşının ne anne adayı ne de bebek üzerinde herhangi bir olumsuz etkisinin olmadığı gösterilmiştir. Benzer ancak daha az sayıda kadın üzerinde yapılan başka bir araştırma da aynı sonucu vermiştir.

Grip aşısı Gebeliğin her döneminde güvenli olmakla birlikte, ilk trimesterda çok gerekli olmadıkça ilaç kullanımından kaçınma geleneği nedeni ile pekçok hekim aşıyı bu dönemin sonunda yaptırmayı uygun görmektedir. Yine ilk trimesterda düşük olma olasılığı fazla olduğundan bu dönem atlatıldıktan sonra aşının yapılması daha uygundur.

Aşı aynı zamanda emziren annelerde de güvenle yapılabilir.

 

Kimlere yapılmaz?
Grip aşısı, aşının içinde bulunan maddelere ve özellikle yumurtaya karşı alerjisi olanlara yapılamaz.

 

Ne zaman yapılır?
Grip aşısı için en uygun dönem Ekim ve Kasım aylarıdır. Ancak bu aylarda Gebeliklerinin ilk trimesterını yaşayanlarda ertelenebilir. Aşı kas içi enjeksiyon olarak koldan yapılır.

 

Yan etkiler
Grip aşısı canlı virüs içermediğinde hastalığa neden olmaz. Aşı sonrası erken dönemde ortaya çıkan grip tamamen rastlantısaldır.

En sık karşılaşılan yan etki enjeksiyon alanında görülen şişlik ile hassasyettir ve olguların %10-64’ünde görülür.

Ateş, halsizlik, kas ağrısı gibi elirtiler özellikle ilk kez aşı olanlarda 6-12 saat sonra ortaya çıkabilir ve genelde 1-2 günde kaybolur.

Nadiren alerjik reaksiyon ve anafilaksi gelişebilir. Yine çok nadir olarak Gullain-Barre Sendromunun ortaya çıkabileceği bildirilmiştir.

Sonuç olarak Gebelikte grip aşısı güvenlidir ve yapılması önerilmektedir.

 

Gebelikte tetanoz aşısı

Halk arasında çok iyi bilinen bir hastalık olan tetanoz Clostridium tetani adı verilen bakterinin neden olduğu bir nefeksiyon hastalığıdır. Bu bakteri gazlı gangrene neden olan bakteri ile aynı aileye mensuptur.

Diğer pekçok enfeksiyon hastalığından farklı olarak tetanoz yüksek oranda öldürücü bir hastalıktır.

 

Bulaşma
Tetanoz mikrobu doğada yaygın olarak bulunur. Yaygın inanışın tersine sadece paslı maddeler ile değil daha ziyade topraktan bulaşır. Hastalığın ortaya çıkması için bakteri sporlarının herhangi bir yaradan vücuda girmesi gerekir. Bunun için en uygun ortam vücut bütünlüğünü bozan büyük ya da küçük tüm yaralardır. Kendi evinin bahçesinde toprakla uğraşan kişiler bile farkında olmadan bu mikrobu kapabilirler.

Tetanoz kişiden kişiye bulaşmaz. Toprak, toz, pas, hayvan dışıkısı gibi maddeler ile temas eden yaralar en önemli bulaşma yoludur. Bu tür yaralanmalar en fazla düşme, trafik kazası gibi durumlar sonrasında ortaya çıkar.

Bir başka bulaşma yolu da doğumdan hemen sonra göbek kordonunun uygun ve temiz olmayan maddeler ile bebeğe bulaşmasıdır. Yenidoğan tetanozu adı verilen bu durum bebek için öldürücüdür.

Hijyenik şartların iyi olmadığı ya da gerekli sterilite şartlarının sağlanmadığı ortamlarda yapılan doğum, kürtaj gibi müdahaleler ile kişilerin vajina içine yabancı cisim sokarak kendi kendilerine düşük yapmaya çalışmaları sonucu ortaya çıkan septik abortuslar da ülkemizin de dahil olduğu pekçok gelişmekte olan ülkede tetanozun önemli nedenlerinden birisidir.

Yine ülkemizin de içinde bulunduığu gelişmekte olan ülkelerde pekçok bebek doğumdan sonra göbek kordonunun taş, bıçak gibi kirli maddeler ile kesilmesi sonucu yenidoğan tetanozuna yakalanmakta ve yaşamının daha ilk günlerinde ölmektedir. Bu doğumların önemli bir kısmı evlerde gerçekleştiğinden kayıtlara girmemekte ve yenidoğan tetanozunun görülme sıklığı ne yazik ki gerçekçi bir şekilde tahmin edilememektedir.

 

Belirtiler
Bakteri vücuda girdikten sonra hızla toksik bir madde salgılamaya başlar. Bu madde kaslar üzerinde uyarıcı etkiye sahiptir. Kafa kaslarından başlayarak tüm kaslarda uzun süreli kasılma ve kilitlenmeler meydana gelir. En sık etkilenen kas grupları çene kaslarıdır. Buna paralel olarak en sık karşılaşılan bulgulardan birisi de çene kilitlenmesidir. İstemsiz kasılmalar yavaş yavaş kafadan aşağılara doğru iner. Hastalığın doğal seyri sırasında solunum kasları olaya karıştığında kişi nefes alıp veremez ve boğularak yaşamını yitirir.

Bakterinin vücuda girmesi ile berlitilerin ortaya çıkması arasında geçen kuluçka süresi genelde 2 haftadan daha azdır ancak bu süre 2 gün kadar kısa ya da 2 ay kadar uzun olabilir. Belirtiler ne kadar çabuk ortaya çıkarsa hastalık o kadar şiddetli seyretmektedir.

 

Önlem
Tetanoz önlenebilen bir hastalıktır. Önlemenin etkili tek yolu da aşı olmaktır. Pekçok ülkde olduğu gibi ülkemizde de çocuklardaki aşı programı içinde tetanoz aşısı da uygulanmaktadır. Çocukluk dönemindeki tetanoz aşısı difteri ve boğmaca aşıları ile birlilkte yapılır.

Diğer pekçok aşıdan farklı olarak tetanoz aşısının sağladığı bağışıklık ve koruyuculuk ömür boyu sürmez. Etkinin devam etmesi için aşını belirli aralıklarla tekrarlanması gerekir. Rapel adı verilen bu tekrarlar için ideal süre 10 yıldır. Ancak aşı yapılması üzerinden 5 yıldan fazla süre geçtiyse ve trafik kazası gibi ciddi bir yaralanma varsa veya yaralanma kirli olarak tabir edilen toprak, pas, kir ile temas etmiş bir yara ise 10 yılın dolması beklenmeden rapel yapılır.

 

Gebelik ve tetanoz aşısı
Ülkemizde yenidoğan tetanozu nadir olmayan bir hastalıktır. Bu nedenle ulusal aşı politikaları gereği Gebe kadınlarda eğer son 10 yıl içinde rapel yapılmamışsa ilk trimesterdan sonra yapılması önerilir.

Ülkemiz sağlık sisteminin bir parçası olan sağlık ocaklarında görev yapan ebeler zaman zaman evleri dolaşarak hanede Gebe kadın olup olmadığını eğer varsa kontrollerinin yapılıp yapılmadığını kontrol etmektedirler. Evine bu tür bir ziyarette bulunulan ve tetanoz aşısı olması gerektiği söylenen Gebe bir kadın daha önceden konu ile ilgili olarak doktoru tarafından bilgilendirilmediyse doğal olarak endişe duyar.

Çalışma hayatı içinde gerek yüzyüze gerekse telefon ya da e-posta yoluyla sık sık bu yönde sorular ile karşılaşıyoruz.

Tetanoz aşısı canlı mikroorganizma içermeyen ve Gebelikte güvenle yapılabilecek olan bir aşıdır. Ancak Gebelik takiplerinde mutlaka yapılması gereken rutin bir uygulama değildir. Aslolan Gebe olsun ya da olmasın erkeklerde dahil olmak üzere tüm bireylerin her 10 yılda bir bu aşıyı yaptırmalarıdır.

Gebelik sırasında yapılan aşıya bağlı gelişen antikorlar bebeğe de geçerek onu yaşamının ilk dönemlerinde bu ölümcül hastalıktan korurlar.

Daha önceden aşılanmamış bir kadın Gebeliği sırasında tetanoz aşısı olmaya karar verirse ilk trimesterdan sonra 4-8 hafta arayla toplam 2 doz aşı olmalıdır.

 

Gebelik ve listeria enfeksiyonu

Listeriozis besinler yolu ile bulaşan ve Listeria monocytogenes adı verilen bakterinin neden olduğu bir enfeksiyondur. Her yıl Amerika Birleşik Devletlerinde 2.500 civarında kişinin bu hastalığa yakalandığı ve bunlardan beşyüzünün hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir. Listeria enfeksiyonu Gebe kadınlarda düşük, erken doğum, anne karnında ya da doğum sonrası erken dönemde ölüm gibi ciddi sonuçlar doğurabilir.

Listeridan sorumlu olan bakteri toprak, su, bitkiler gibi her yerde bulunabilir. Hayvanlar ve insanlar hastalığa yakalanmadan bakteriyi taşıyabilirler. Doğada bu kadar yaygın bulunmasına karşın çok sık karşılaşılmayan listeria enfeksiyonları insanlara bakteriyi taşıyan besinler yolu ile bulaşır.

Her 1 milyon kişiden 7’sinde listeria enfeksiyonu görülmektedir. Küçük çocuklar, 60 yaşından büyük erişkinler, kanser, AIDS, şeker hastalığı ya da böbrek hastalığı gibi bağışıklık sistemi yetersizliğine neden olan kronik hastalığı olanlar ile organ nakli sonrası kullanılan ilaçlar nedeni ile bağışıklık sistemi baskılanmış kişiler listeria enfeksiyonu açısından yüksek risk grubunu oluşturular. Gebelik sırasında da bağışıklık sistemi bir miktar baskılandığından risk artışı söz konusudur. Amerikan Hastalık Kontrol Merkezi (CDC) Gebe bir kadının listeria enfeksiyonu açısından Gebe olmayan bir kadına göre 20 kat yüksek risk taşıdığını belirtmektedir. Bu ülkede görülen listeria enfeksiyonlarının önemli bir kısmı Gebe kadınlarda ortaya çıkmaktadır.

 

Listeria nasıl bulaşır?
Bir besin zehirlenmesi türü olan listeria enfeksiyonu sağlıksız koşullarda üretilen ve saklanan besinler yolu ile bulaşır. En sık etkilenen besin maddeleri çiğ et, çiğ deniz ürünleri, çiğ yumurta, pastörize edilmemiş süt ve bu süt ile üretilen besinler, iyi yıkanmamış sebze ve meyveler, önceden pişirilmiş hazır gıdalardır. Bu tür gıdaların alınması ile vücuda giren bakteri enfeksiyona neden olabilir.

 

Belirtileri nelerdir?
Vücuda alındıktan sonra belirtilerin ortaya çıkması birkaç gün ya da hafta sürebilir. Çoğu durumda herhangi bir belirti olmaz. En sık karşılaşılan belirtiler grip benzeri yakınmalardır. Ani başlayan ateş, kas ve karın ağrısı, bulantı, kusma ve ishal diğer belirtileridir.Yakınmaların hepsi birarada olabileceği gibi sadece biri ya da birkaçı da görülebilir. Enfeksiyon sinir sistemine yayılırsa başağrısı, hafıza kaybı, ense sertliği, denge sağlayamama ya da epilepsi benzeri nöbetler ortaya çıkabilir.

 

Tanı
Listeria tanısı şüpheli durumlarda yapılan kan testleri ile konur?

 

Bebek üzerindeki etkileri nelerdir?
Anne adayı enfeksiyona yakalansa bile bebeğin etkilenmemesi olasıdır. Enfeksiyon direkt olarak plasenta yolu ile bulaşabileceği gibi bebek hastalığı doğum sırasında da kapabilir.

Anne karnında yakalanılan enfeksiyon düşük, erken doğum ya da anne karnında ölüme neden olabilir. Bulgu göstermeyen listeria enfeksiyonu varlığında ise bebekte anomali ya da Gebelik kaybının arttığına dair bir bulgu yoktur. Listeria enfeksiyonları tekrarlayan düşüklere neden olmaz.

Aktif enfeksiyon varlığında erken dönemde uygulanan yüksek doz antibiyotik tedavisi ile bebeğin etkilenmesi önlenebilir ve sağlıklı bir bebeğin doğması sağlanabilir.

Doğum sonrası yenidoğanda görülen enfeksiyonlar ise oldukça ciddidir. Bu bebeklerde menenjit görülebileceği gibi sepsis adı verilen tablo ortaya çıkabilir ve enfeksiyon kan yolu ile tüm vücuda yayılabilir. Bu bebeklerin yaklaşık yarısı kaybedilir. Bazı zamanlarda ise belirtiler doğumdan bir süre sonra ortaya çıkabilir. Bebeklerde beslenme bozukluğu görülebilir.

 

Önlemler
Listeriayı önlemenin tek yolu bakteri içerebilecek besin maddelerinden uzak durmaktır. Basit bir kural yiyecekleri yemeden hemen önce pişirmektir. Pişmiş yiyeceklerin buzdolabında saklanması listeriayı önlemez. Bu nedenle hazırlandıktan sonra üzerinden 12 saatten fazla geçmiş olan yiyeceklerin yenmemesi idealdir.

Listeria enfeksiyonunu engellemek için alınabilecek bazı önlemler şunlardır:

  • Çiğ ya da az pişmiş et ve yumurta yemeyin
  • Salam, sucuk, jambon gibi işlenmiş, çiğ ve soğuk tüketilen besin maddelerinden uzak durmaya çalışın.
  • Açık büfe restoranlarda uzun süre beklediğinden şüphe ettiğiniz yiyecekleri yemeyin.
  • Pastörize edilmememiş süt ve süt ürünlerini kesinlikle tüketmeyin. Bu tür ürünleri alırken mutlaka tanınmış ve üzerinde pastörize sütten üretilmiştir ibaresi bulunan markaları tercih edin.
  • Türk mutfağında yaygın olarak tüketilmeyen ancak büyük marketlerde son zamanlarda satılmaya başlanan camambert, fetta gibi yumuşak peynirleri tüketmemeye özen gösterin
  • Dondurulmuş gıdaları çözdükten sonra yeniden dondurmayın
  • Önceden pişirilmiş besin maddelerini yemeden önce mutlaka yeniden ısıtın
  • Ambalajlı besin maddelerinin üzerinde yazan saklama koşullarına mutlaka uyun ve son kullanma tarihi geçmiş ürünleri asla tüketmeyin
  • Önceden hazırlanmış ve beklemiş soslu salataları yemeyin
  • Sebze ve meyveleri çok iyi yıkamadan yemeyin
  • Çiğ ya da füme edilmiş deniz ürünleri yemeyin

 

Gebelik ve Sfiliz (Frengi)

1500’lü yıllardan 1900’lü yılların başına kadar batı dünyasını kasup kavuran ve dolaşım sistemi ile sinir siteminde kalıcı harabiyetlere sebep olan frengi 2. Dünya savaşından sonra keşfedilen güçlü antibiyotikler sayesinde büyük ölçüde önemini yitirmişken, AIDS hastalığının yaygınlaşması ve frengi ile HIV enfeksiyonu arasında yakın ilişki olması nedeni ile yeniden ilgi odağı haline gelmiştir.

Özellikle Kuzey Amerikada görülme sıklığı giderek artmaktadır. Hastalık Troponema Pallidum adı verilen bir bakteri tarafından yapılır. Yapılan onca araştırmaya rağmen hala daha bu mikroorganizmayı üretebilecek bir kültür ortamı bulunamamıştır.

Görülme sıklığı konusunda çok değişken raporlar vardır. Sosyoekonomik düzeyi düşük topluluklarda daha sık görülür. A.B.D.’de 100.000’de 16.8 ile 100 arasında görüldüğü bildirilmektedir. Vakaların büyük çoğunluğu 15-30 yaş arasında, birden fazla partneri olan kişilerdir.

 

Bulaş yolları AIDS ile aynıdır.

En sık heteroseksüel ya da homoseksüel cinsel ilişki ile bulaşır. Bir diğer bulaşma yolu ise enfekte kan ve kan ürünleri ile temasdır. Birden fazla kişinin kullandığı iğneler, uyuşturucu bağımlılarında hastalığın kolayca yayılmasına olanak sağlar. Plasentadan kolaylıkla geçtiği için hasta bir Gebe mikrobu karnındaki bebeğe bulaştırabilir.

 

Klinik 
Hastalık evreler halinde ilerler ve her evrede değişik bulgular verir.

Primer sifiliz: Hastalık etkeni ile temastan sonra genital bölgede ağrısız bir ülser belirir. Bu lezyonaşankr adı verilir. Yine kasık bölgesindeki lenf düğümlerinde büyüme olur ancak bu lezyonlarda da ağrı görülmez. Ciddi şiakyet yaratmadığı için hastaların çoğu bu belirtileri önemsemez. Lezyonlar tedavi edilmediği taktirde 6-8 haftada kendiliğinden gerileyerek kaybolur.

Sekonder sifiliz: İlk lezyonun görülmesinden 6 hafta- 6 ay sonra mikroorganizmaların kan yolu ile yayılması sonucu eklemlerde enfeksiyon başlar. Ciltte döküntüler olur ve bu döküntüler 4-12 hafta içinde kaybolur. %1 civarında vakada karaciğer iltihabı, böbrek hastalıkları, menenjit görülebilir.Hastalarda ateş ve boğaz ağrısı olabilir.Genital bölge civarında nemli, düz condyloma lata adı verilen ve yüksek bulaştırıcılığa sahip lezyonlar ortaya çıkar. Kısmi saç dökülmesi nadiren görülebilir. Ağız, boğaz ve vajinada ülserler ortaya çıkabilir.

Latent (sessiz) sifiliz: Tedavi edilmediği taktirde sekonder sifilizin belirtileri de kendiliğinden kaybolur ve sessiz enfeksiyon halini alır. Bu durumda hastalık sadece yapılan kan testlerinde saptanabilir. Bu süre zarfında mikroorganizmalar yavaş yavaş çoğalmaya devam etmektedir. Latent enfeksiyonun ilk yılı içinde hastaların %25’inde belirtiler zaman zaman alevlenebilir. Zamen geçtikçe kişinin hastalığı bulaştırıcılığı giderek azalır.

Tersiyer sifiliz: İlk enfeksiyondan yaklaşık 10 yıl sonra ortaya çıkar. Hiçbir dönemde tedavi edilmeyen vakaların %35’inde tersiyer sifiliz ortaya çıkar.Bu 10 yıllık süre AIDS varlığında daha kısa olabilir. Terisyer bulgular 3 kategoride saptanır:

  • Kardiyovasküler lezyonlar %10 vakada görülür. Aorta’da balonlaşma, kalp kapakçıklarında yetmezlik vb. gibi bulgular olur.
  • Nörolojik lezyonlar Göz, beyin zarları gibi sinir sistemi organlarında hasarlar olur
  • Diğer sistemik lezyonlar Dişler, dişetleri, kas iskelet sistemi, ve iç organlarda lezyonlar görülür.

 

Tanı 
Sifiliz etkeni olan mikroorganizma kültürlerde üretilemediği için tanıda en yararlı yöntem kan testidir. Kanda yapılan serolojik testleri ile antijen ve antikorlar aranır. Taze lezyonlardan alınan örneklerin özel floresanlı mikroskoplar altında incelenmesi ile T.Pallidum görülebilir. Beyin-omurilik sıvısından örnek alınarak serolojik testler yapılabilir.

 

Tedavi
Hangi evrede olursa olsun sifilizin tedavisinde antibiyotikler kullanılır ve takipte antijen titreleri ölçülür.

 

Gebelik ve frengi
Tedavi edilmemiş frengi varlığında Gebeliğin herhangi bir döneminde ya da doğumda hastalık anneden bebeğe bulaşabilir ve bu durum konjenital sifiliz olarak adlandırılır. Konjenital sifilizin komplikasyonları arasında ölü doğum, doğum sonrası erken dönemde bebek ölümleri ve bebekte ciddi kemik bozuklukları ve sinir sistemiyle ilgili hastalıklar sayılabilir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde 2008 ile 2012 yılları arasında konjenital sifiliz oranlarında bir azalma izlenirken 2012 ile 2016 yılları arasında ise %87’ye ulaşan dramatik bir artış saptanmıştır. Aynı zaman dilimi içersinde üreme çağındaki kadınlarda karşılaşılan enfeksiyon oranları da benzer şekilde artmıştır.

Amerikan preventive services task force tüm Gebe kadınların Gebeliğin erken döneminde bu hastalık açısından mutlaka taranmasını önermektedir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde Pirimer ya da sekonder frengi hastası olan kadınların yaklaşık %43’ünün Gebelik sırasında tedavi edilmediği, çünkü bu Gebe kadınlarda tarama yapılmadığı, veya Gebeliğin erken dönemlerinde negatif çıkmasına rağmen Gebeliğin ilerleyen dönemlerinde yeniden test yapılmaması nedeniyle daha sonradan ortaya çıkan hastalığın atlandığı veya pozitif test olmasına rağmen hatalı olarak tedavi verilmediği düşünülmektedir.

Ülkemiz açısından net bir istatistik olmasa da bu kadar ciddi bir hastalığın taranması asla ihmal edilmemelidir.

 

Gebelik ve Rubella (kızamıkçık) enfeksiyonu

Halk arasında kızamıkçık olarak bilinen rubella oldukça yaygın görülen bir virus enfeksiyonudur. Gebelik sırasında geçirildiğinde bebekte ciddi sorunlara neden olabilmektedir.

 

Rubella nedir?
Rubella (kızamıkçık) döküntüler ile birlikte görülen ateşli bir viral enfeksiyondur. Genelde çocukluk çağında geçirilen rubella yaklaşık 3 gün kadar sürer ve çoğu zaman kızamıktan çok daha hafif seyreder. En önemli belirtileri kendisine özgü yüzden başlayıp vücuda yayılan ve üç gün süren tipik döküntü, hafif ateş, iştahsızlık, öksürük, baş ağrısı ve eklem ağrısıdır. Döküntü dışındaki belirtiler hafiftir ve bazen 1-2 hafta kadar sürebilir. Hatta hastalık bazen o kadar hafif seyreder ki hastalık geçirilip geçirilmediği bile anlaşılamaz. Rubella erişkinlerde biraz daha şiddetli seyredebilir ve eklem ağrıları görülebilir. . Hastalık geçirildikten sonra kişide kalıcı bir hasar bırakmaz. Enfeksiyonu geçiren kişi bağışıklık kazanır ve bir daha rubellaya yakalanmaz.

Hastalığın kuluçka süresi 14-23 gündür. Yani kişi hasta bir bireyle temas ettikten 14-23 gün sonra belirtiler ortaya çıkar.

Rubella virüsü hasta kişinin burun ve boğazında bulunur. Hastalık burun ve boğaz salgıları ile direkt temas ya da hasta kişinin öksürük ve hapşırması ile havaya yayılan virüsler yolu ile bulaşır. Hasta bir kişi döküntü orataya çıkmadan 1 hafta öncesi ile döküntüyü takip eden 4 günlük süre içinde bulaştırıcılığa sahiptir.

Rubella günümüzde büyük ölçüde önlenebilen bir hastalıktır ve önlemenin tek yolu aşılamaktır. Aşı sonrasında kalıcı bağışıklık gelişir. Üreme çağındaki erişkinlerin çok büyük bir kısmı ya çocukluk çağında geçirdikleri için ya da aşılandıklarından dolayı rubellaya karşı bağışıklık taşımaktadırlar.

Rubellaya karşı bağışıklık olup olmadığı kanda yapılacak olan serolojik bir inceleme ile kolaylıkla anlaşılabilir. Rubella IgG pozitif olması o kişinin kızamıkçığa karşı bağışıklığının olduğunu gösterir.

 

Gebelikte rubellanın bebek üzerindeki etkileri nelerdir?
Rubella enfeksiyonu Gebelik sırasında geçirildiğinde bebekte ciddi hasarlara ya da düşüklere neden olabilir. Amerika Birleşik Devletlerinde 1964-65 yıllarında yaşanan salgın sonucunda 20.000’den fazla bebek anomalili olarak doğmuş, 10.000’den fazla Gebelik ise düşükle sonuçlanmıştır.

Rubella aşısının 1969 yılında kullanıma girmesinden sonra ise büyük salgınlar önlenebilmiştir. Ancak yine de dünyanın değişik bölgelerinde küçük çaplı salgınlar yaşanabilmektedir. Günümüzde üreme çağındaki pekçok kadının bu hastalığa karşı bağışıklığının olması nedeni ile rubellaya bağlı doğumsal kusurların görülme sıklığı son derece azalmıştır.

Anneleri Gebeliğin ilk trimesterında rubella geçiren bebeklerin yaklaşık dörtte biri bir ya da birden fazla sayıda doğumsal kusur ile dünyaya gelmektedirler. Bu durum konjenital (doğumsal) rubella sendromu olarak adlandırılır. En sık karşılaşılan doğum defektleri arasında görme kaybı ve tam körlükle sonuçlanabilen göz problemleri, işitme kaybı, kalp anomalileri, zeka geriliği, ve serebral palsi sayılabilir.

Konjenital