Adres
  • Ordu Bulvarı Cad. No:22/1A
    Genelioğlu Apt Afyonkarahisar

Gebeliğe Dair Her Şey

Plasenta ve Göbek Kordonu

Plasenta

Dokuz aylık macera sona erip bebeğiniz dünyaya merhaba dedikten hemen sonra doktorunuzun dikişlerden önce yapacağı bir işlem daha vardır: tüm GEBElik boyunca bebeğinizin pekçok gereksinimini karşılayan plasentayı çıkarmak. Halk arasında son ya da eş olarak da adlandırılan plasenta geçici bir organ olup GEBElik açısından hayati öneme sahiptir.

Tüm GEBElik süresince fetus tüm gereksinimlerini annesi yardımıyla sağlayan bir parazit gibidir. Çok erken dönemlerde embryo çok küçük olduğundan gereksinimleri ve atık ürünleri de son derece azır ve bu gereksinimlerini rahim boşluğu salgıları yardımıyla giderebilir. Ancak bu durum çok çabuk değişkenlik gösterir. Embryo büyümeye devam edip dolaşım sistemi oluştuktan sonra besin maddesi ile gaz alışverişini sağlayacak daha etkili bir sisteme gerek duyar. Bebeğin dolaşımı ile annenin dolaşımı arasında bu alış verişi sağlayan sistem plasentadır.

Madde alışverişi dışında plasentanın bir başka görevi daha vardır. Plasenta ana endokrin organlardan birisidir. Östrojen ve progesteron gibi steroid hormonlar ile bazı protein hormonların salgılanmasından sorumludur.

Plasentanın gelişimi
Plasentanın oluşumu Gebeliğin çok erken dönemlerinde, embryo daha blastokist aşamasındayken başlar. Embryo rahim duvarı içine yerleştikten sonra (implantasyon) bazı hücreler ayrışarak bebeği oluştururken diğer hücreler plasentayı oluşturmak üzere farklılaşmaya başlar. Bu aşamada rahimin iç kısmını döşeyen ve endometrium adı verilen tabaka da farklılaşır. Bu tabaka artık desidua olarak adlandırılır. Endometriumun bu değişimi yumurtalıklardan salgılanan hormonların etkisi ile olur.

Plasenta Gebeliğin yaklaşık 18 haftasına kadar büyümeye devam eder. Bu döneme kadar Gebeliğin sürdürülmesi için gerekli hormonal destek yumurtalıklar tarafından salgılanır. Daha sonra ise bu görevi plasenta üstlenir.

Genelde doğumda plasenta 20-22 santimetre çapında disk şeklinde bir yapıdır, 2-2.5 santimetre kalınlığında ve yaklaşık 500 gram ağırlığındadır.Bununla birlikte plasenta boyutları çok değişkenlik gösterebilir.

 

Plasenta fonksiyonu
Plasentanın temel görevi gelişmekte olan fetun gereksinm duyduğu besin maddelerini anneden bebeğe aktarmak, fetusun metabolizma neticesi ürettiği atık ürünleri annenin dolaşımına aktarmak ve yine anne ile bebek arasında oksijen ve karbondioksit alışverişini sağlamaktır.

İlk kez 1559 yılında Realdus Columbus bu geçici organa “yuvarlak kek” anlamına gelen plasenta adını vermiştir. 1796 yılında oksijenin keşfinden sadece 22 yıl sonra Erasmus Darwin plasentanın görevinin insanlardaki akciğer ve balıklardaki solungaçlar ile benzer olduğunu ileri sürmüştür.

Zannedilenin aksine bebeğin kanı ile annenin kanı asla birbiriyle temas etmezler. Bebeğin kanı ile annenin kanı arasında pekçok tabaka bulunur. Kandaki maddeler bu tabaklar yardımıyla değiş tokuş edilir.

 

Plasenta karmaşık bir yapıdır sadece geçirgen bir zar değildir. Bazı maddeler plasentadan olduğu gibi geçerken bazılar geçiş sırasında metabolize olur bazıları ise hiç geçemezler. Öte yandan glukoz ve oksijen gibi bazı maddlerin bir kısmı geçiş sırasında plasenta tarafından kullanılır.

Gaz Transportu
Oksijen ve karbondioksit gibi gazlar kısmi basınçlarındaki farklılıklar yardımıyla transfer edilirler. Örneğin anne kanındaki oksijen bebek kanındakine göre daha fazla olduğu için doğal olarak annenin kanından fetal tarafa doğru geçiş gösterir. Oksijen basıncı daha düşük olmasına rağmen bebeğin kanı dokulara anne kanındaki kadar oksijen taşıma yeteneğine sahiptir. Bunun nedeni bebek kanındaki hemoglobin oranının yaklaşık %50 daha fazla olmasıdır. Öte yandan fetal dolaşımdaki hemoglobinin oksijen taşıma kapasitesi yetişkin hemoglobinininden çok daha fazladır.

Karbondioksit açısından bakıldığında ise fetusta çok fazla üretildiğinden bebek kanındaki oran ve basınç çok daha fazladır. Bu nedenle karbondioksit bebek kanından anne kanına doğru geçiş gösterir.

 

Besin maddeleri
Plasenta ve fetus için temel enerji kaynağı glukozur. Glukoz plasentadan yardımlı diffüzyon adı verilen bir sistemle geçer. Glukozun bir kısmı değişmeden bebeğe geçerken kalan kısmı plasnetada metabolize edilerek laktata dönüştürülür.

Proteinlerin yapı taşı olan amino asitler fetal kanda daha fazla miktarda olmasına rağmen fetusun yoğun gereksinimi nedeniyle anne kanından alınırlar. Bu geçiş aktif transport adı verilen sistemle olur.

Diğer besin maddelerinin geçişi de benzer şekilde olur.

Bazı antikorlar, ilaçlar vb. maddelerde benzer mekanizmalarla plasentadan bebeğe geçebilirler.

Hormon üretimi
Madde alışverişinin yanısıra plasenta, yumurtalık, rahim, meme dokusu ve bebek üzerinde etkili pekçok hormon ve hormon benzeri maddenin üretiminden de sorumludur.

STEROİD HORMONLAR
Plasentada iki ana tür seks steroidi üretilir. Bunlar östrojen ve progesterondur.

Progestinler:Progesteron reseptörüne bağlanan hormonlar kabaca progestinler olarak adlandırılırlar. Progesteron hormonunun kendisi Gebelik hormonu olarak da adlandırılır. Bunun nedeni Gebeliğin yerleştiği endometriumu desteklemekte üstlendiği kritik roldür. Miktarı değişmekle birlikte tüm memeli hayvanların plasentaları progesteron üretir. GEBEliğin başında plasenta bu görevi üstlenen kadar gerekli olan progetsreon yumurtalıkta korpus luteum adı verilen yapıdan üretilir. Korpus luteum yumurtlamadan sonra yumurtalıkta kalan kısımdır. Bazı memeli türlerinde GEBEliğin hemen başında plasnetadan salgılanan progesteron yeterli olduğu için korpus luteum ameliyatla çıkarılsa bile Gebelik devam eder. Oysa insanda bu operasyon düşüğe neden olur.

GEBElikte progesteronun 2 temel görevi vardır:

  • Endometriumun desteklenmesi: Fetusun yaşamını devam ettirebilmesi için gerekli ortamın sağlanmasıdır. Eğer endometrium üzerindeki progesteron desteği ortadan kalkarsa aGebelik sonlanır.
  • Rahim kaslarının kasılmalarının baskılanması: Buna myometrium üzerinde progesteron bloğu adı verilir. Rahimin kasılması ve Gebeliğin düşük ya da erken doğum ile sonlanmasını engelleyen önemli faktörlerden birisidir. GEBEliğin sonlarında doğru bu blok artan östrojen hormonu ile baskılanır.

Progesteron ve diğer progestinler aynı zamanda hipofiz bezinden olan hormon salgısını engeleyerek hamielik süresince yeni bir yumurtlama olmasını engellerler.

Östrojenler: Plasenta bazı türde östrojenlerin üretiminden de sorumludur. İnsanlarda plasentada üretilen asıl östrojen estrioldür. Türler arasında farklılıklar bulunmakla birlikte plasentada üretilen östriol bebekte üretilen androjenlerden, plasentada üretilen progestinlerden ya da diğer steroid hormonlardan üretilir.Bazı istisnai durumlar dışında anne kanında östrojen düzeyi Gebeliğin sonları yaklaştıkça zirveye ulaşır. Plasental östreojenlerin iki temel görevi vardır.

  • Myometriumun gelişiminin uyarılması ve progestronun myometriumu baskılayıcı etksinin dengelenmesi: Pekçok türde artan östrojen düzeyleri rahim kası üzerinde oksitosin adı verilen hormonun bağlanacağı reseptörlerin yapımını hızlandırarak rahimi doğuma hazırlar. Oksitosin rahim kasılmalarını sağlayan ve suni sancı sırasında da dışarıdan verilen hormondur.
  • Meme dokusunun uyarılması: Östrojenler memede süt üretiminden sorumlu olan dokuların yapımını uyarırlar.

Progestinler gibi östrojenler de hipofiz bezini baskılayarak GEBElik süresince yeni bir yumurtlama olmasını engellerler.

İnsanlarda plasental östrojen (estriol) bebekte üretilen androjenlerden üretildiği için fetusun iyilik halinin değerlendirilmesinde önemli rol oynar.

PROTEİN HORMONLAR
Hemen her memelide değişik türlerde protein yapısında hormonlar ve benzeri maddeler de üretilir. Bu maddeler hem anne, hem bebek hem de plasentanın fizyolojisinde önemli rol oynarlar.

Koriyonik gonadotropin: Sadece gelişmiş memelilerde üretilen bir hormondur. İnsanda üretilen formuna human chorionic gonadotropin ya da kısaca hCG adı verilir. hCG yumurtalıktaki korpus luteum üzerindeki özel alanlara bağlanarak bu yapının gerilemesini engeller. Bu sayade korpus luteum plasenta tam anlamıyla görevi üstlenene kadar progesteron üretmeye devam eder ve Gebeliğin düşükle sonuçlanması engellenir. Bu nedenle hCG annenin moleküler düzeyde Gebeliği fark etmesini sağlayan ilk sinyaldir. Gebelik testlerinde kanda veya idrarda hCG saptanması testin pozitif yani Gebeliğin var olduğu anlamına gelir.

Plasental laktojenler: Bunlar süt üretminden sorumlu olan prolaktin ve büyümeyi, sağlayan büyüme hormonuna benzer hormonlardır.Genelde gelişmiş tür canlılarda üretilir. Bu hormonların fonkisyonları tam anlamıyla açıklığa kavuşturulamamıştır. Bebeğin ve annenin metabolizmasında dengeleyici rol oynadıkları düşünülmektedir.

Relaksin: Bu hormonun progesteronla beraber Gebeliğin idamesinde rol aldığı düşünülmektedir. Pelvisteki bağların gevşemesini sağlamak da olası etkileri arasındadır.

 

PLASENTA ANOMALİLERİ
Küçük plasenta
Genelde normalden küçük plasenta bazı anomalilerle birlikte görülür. Annenin GEBElik öncesi aşırı zayıf olması ya da Gebelik süresince yeterli kilo almaması durumunda plasenta küçük olabilir. Annenin kan hacmi yeteri kadar artmadığında rahimden plasentaya giden kan akımı da yetersiz olacağından plasenta yeteri kadar büyüyemez. Öte yandan plasentanın küçük olması doğal olarak fonkisyonlarını erken yitirmesi (erken yaşlanması) sonucunu getirir. Plasentanın erken yaşlanması Gebeliğe bağlı yüksek tansiyon (preeklempsi) varlığında sıkça karşılaşılan bir durumdur. Bununla beraber bazı genetik bozukluklarda da plasenta normalden küçük kalabilir.

Büyük plasenta
Bu durumun en önemli nedenleri, plasentada ödem, annede diabet, annede ciddi anemi, bebekte anemi, doğumsal frengi ve plasenta arkasına kanamadır. Nadiren toksoplazma enfeksiyonu, doğumsal fetal nefroz gibi durumlar da bu tabloya neden olabilir. Plasental ödem şideetli ve yaygın olduğunda bebeğe giden kan ve oksijen miktarı azalacağından düşük apgar’lı bebeklere daha sık rastlanır. Bu tablonun sonucu olarak yenidoğan ölümleri daha sık görülebilir.

İnce plasenta
Erken doğumlarda ve bazı fetal anomalilerde plasenta ince olabilir. Plasentanın normalden çok daha ince olması fetal gelişim geriliği ve yenidoğan ölüm riskini arttırmaktadır.

Kalın plasenta
Bu durum hastalıktan ziyade sağlık belirtisidir.

Loblu plasenta
Plasentanın birden fazla loba ya da aksesuar loba sahip olmasının klinik önemi bilinmemektedir.

Ultrasonda kalsifikasyon
Doktorunuz ultrason incelemesi sonrasında bebeğinizin plasentasında kalsifikasyonlar gördüğünü söyleyebilir. Bu durum son 3 ayda normal kabul edilir. Öte yandan kalsifikasyon plasnetanın erken yaşlanma belirtilerinden biri olabilir. Kalsifikasyon ne kadar çoksa fonksiyon görebilen normal alan o kadar azalmış demektir. Bu durumda bebeğe giden kan ve oksijen miktarı azalmaktadır. Ancak korkmayın. Plasentanın rezervi yüksektir. Bebeğin tehlikeye girmesi için plasentanın büyük kısmının kalsifiye olması gerekir.

 

Göbek kordonu

Göbek kordonu ya da bilimsel adı ile umbilikal kordon bebek ile plasentaarasında uzanan, ortasından kan damarları geçen hortum benzeri bir yapıdır. Kordon anne karnındaki gelişimi süresince bebeğin yaşam destek hattıdır. Göbek kordonu olmadan bebek canlılığını devam ettiremez. Gereksinim duyduğu besin maddeleri ve oksijen göbek kordonu ile bebeğe ulaşır. Benzer şekilde atık maddeler de yine bu yaşam destek hattı ile bebeğin vücudundan uzaklaştırılır.

Göbek kordonu dalgıçlar ile tekne arasındaki bağlantıyı sağlayan hortuma benzetilebilir. Bağlantıdaki akım azaldığında hortumun diğer ucundaki birey, dalgıç ya da bebek tehlike altına girer. Doğanın koruma mekanizmaları insanların hayal gücünden daha karmaşıktır ve çoğu zaman işi şansa bırakmaz. Bu nedenle dalgıç ile karşılaştırıldığında bebeği koruyan pek çok faktör vardır.

Göbek kordonunun amacı plasenta ile bebek arasındaki alışverişi sağlayan damarları dış etkilere karşı korumaktır. Kordon bu görevi çoğu zaman mükemmel bir şekilde başarır. Bu damarlardaki kan akımın bozulması bebeği ciddi tehlike içine sokar.

Göbek kordonunun gelişimi
Göbek kordonu yeni bir canlı gelişiminin çok erken dönemlerinde oluşmaya başlar.Rahim içi yaşamın beşinci haftasında umbilikal halka adı verilen oluşum içinde iki umbilikal arter (atardamar) ve bir umbilikal ven (toplardamar) bulunur. Bebeğin sindirim sistemi önce gövdesi dışında gelişmeye başlar ve 12-13. hafta civarında göbek kordonu içinden karın içine geçer. Daha sonra karın duvarı kapanır. Zamanında doğmuş bir bebeğin göbek kordonu özellikle bebeğe yakın ucu incelendiğinde bu oluşumlara ait kalıntılar da görülebilir.

Göbek kordonunun yapısı
Göbek kordonunun görevi plasenta ve bebek arasındaki damarların korunmasıdır. Kordon içerisinde 2 umbilikal arter ve 1 umbilikal ven olmak üzere toplam 3 adet damar bulunur. Bu damarlar Wharton Jeli adı verilen jöle kıvamında bir madde tarafından çevrelenmiştir. Bu jel son derece kritik bir yapıya sahiptir ve çok önemli bir fonksiyonu vardır: yastık görevi görmek. Tıpkı şekilden şekile sokulduğunda hemen eski halini alan poliüretan yastıklar gibi Wharton jeli de göbek kordonunun kıvrılması ve kırılmasını engeller. Bu özel yapı sayesinde göbek kordonunda gerçek bir düğüm olsa bile kordon tam anlamıyla sıkışamaz. Düğümün iki ucundaki kuvvet ortadan kalktığı anda düğüm hemen gevşer. Bu özellik içindeki damarların korunması açısından mükemmel fonskiyon görür.

Kordon içindeki 2 arter bebeğin dolaşımındaki karbondioksit ve diğer atıkları plasentaya taşırken tek bir tane olan vendeki akım plasentadan bebeğe doğrudur ve oksijen ile besin maddelerinden zengin kan taşır.

 

Göbek kordonunun uzunluğu ne kadardır?
Umbilikal kordonun uzunluğu değişkendir. Çok nadiren achordia adı verilen durumda hiç kordon bulunmaz. Öte yandan çapı 3 santimetre olan ve boyu 3 metreye kadar uzanan kordonlar da rapor edilmiştir.

Göbek kordonu genellikle 28. haftaya kadar uzamaya devam eder ve bu haftadan sonra pek fazla uzamaz. Doğum anında normal bir kordonun ortalama uzunluğu 55 santimetre, çapı ise 1-2 santimetre civarındadır. Doğumlarda saptanan kordonların %6’sı otuzbeş santimetreden kısa, %94’ü ise 80 santimetreden uzundur.

Uzunluklar arasındaki farklılığın nedeni bilinmemektedir, ancak fetal hareketlerle ilgisi olduğu düşünülmektedir. Bebek ne kadar hareketli ise kordonun da o kadar uzayacağı ileri sürülmektedir. Doğum öncesinde kordon uzunluğunu herhangi bir yöntem ile ölçmek bir yana tahmin etmek dahi olanaksızdır. Uzunluğun bebeğe giden kan ve oksijen miktarı ile direkt ilişkisi gösterilememiştir.

Damarların pıhtı ile tıkanması ya da gerçek düğüm görülme riski kordonun uzunluğu ile doğru orantılıdır. Kordon ne kadar uzunsa doğum sırasında su kesesi açıldığında sarkma riski de o kadar fazladır. Buna karşın kordonun kısa olduğu durumlarda ise plasentanın erken ayrılması, rahimin doğum sonrası dışa dönmesi, makat geliş gibi kompikasyonlara daha sık rastlanır ve vajinal doğum güç hatta olanaksız olabilir. Kısa kordon varlığında acil sezaryen oranları yüksektir.

Göbek kordonu düz bir hortum şeklinde değildir. Kendi etrafında yumuşak kıvrımlar yapar. Bu yapısı ile telefon ahizesi ile telefon arasındaki kordona benzetilebilir. Ancak kıvrımlar çok sayıda ve keskin değildir. Zamanına doğan bir bebeğin kordonunda ortalama 11 kıvrım bulunur ve bunların yönü bebeğin soluna doğudur. Literatürde 380 kıvrıma sahip göbek kordonu görüldüğü bildirilmektedir. Düz ya da kıvrımı az olan kordonların kötü fetal etkileri olduğu düşünülmektedir. Benzer şekilde aşırı kıvrım da Wharthon jelinin kapasitesini zorlayarak damarların sıkışmasına neden olabilir. Kıvrımların fonksiyonun ne olduğu bilinmemektedir. Ven etrafında kıvrılan arterlerin her atımla birlikte vendeki kanın ilerlemesine yardımcı olduğu ve kordon düz olduğunda bu etkinin ortaya çıkmaması nedeni ile venöz kan akımında bozulma olduğu ileri sürülmektedir.

Göbek kordonu işlevinin değerlendirilmesi
Görüntüleme teknolojilerindeki gelişmeler göbek kordonunun fonksiyonlarını yerine getirip getirmediğinin değerlendirilmesine olanak tanımıştır. Doppler ultrasonografi tekniği ile kordon damarları içindeki kan akımının miktarı ve damarların bu akıma gösterdiği direnç hesaplanarak bebeğin risk altında olup olmadığı tahmin edilebilir.

 

GÖBEK KORDONUNDA GÖRÜLEN PATOLOJİLER

Tek umbilikal arter
Tek bebeklerin %1’inde, ikizlerde ise %5 olguda en az bir bebekte tek umbilikal arter bulunur. Soldaki arterin eksikliğine daha fazla rastlanır.

Göbek kordonu içindeki damarlar ultrason ile net bir biçimde görülebilir. Ven arterlerden daha büyüktür. Rutin incelemelerde sadece bir büyük bir küçük olmak üzere 2 damar görülmesi ile tanı konur.

Tek umbilikal arter olan fetuslarda anomalilere daha sık rastlanmaktadır. Bu bebeklerin %20-50’sinde yarık damak, kalp anomalileri, merkezi sinir sistemi anomalileri, spina bifida, diyafram fıtığı, kistik higroma, hidronefroz, displastik böbrek, parmak fazlalığı, parmakların yapışık olması gibi anomaliler bulunmaktadır. Yine tek arter varlığında marjinal ya da valementöz insersiyon daha sıktır.

Tek umbilikal arter varlığında GEBElik sırasında ya da doğumdan hemen sonra bebek ölüm oranı %7-10 civarındadır. Ölümlerin üçte ikisi doğumdan önce olmaktadır. Doğumdan sonra kaybedilen bebeklerde ise sıklıkla doğumsal bir anomali izlenmektedir. Anomali olmayanlarda ise en sık karşılaşılan bulgu rahim içi gelişme geriliğidir.

Rutin incelemelerde tek umbilikal arterden şüphe edildiğinde mutlaka detaylı inceleme yapılmalı, kalp anomalilerine sık rastlandığı için fetal ekokardiyografi istenmelidir.

Bu olguların %30’unda trizomi 13, trizomi 18, ya da triploidi gibi genetik bozukluklar vardır.Down sendromu ise nadir görülür. Genetik bozukluk nedeni ile tek umbilikal arter saptanan olgularda mutlaka amniyosentez yapılmalıdır.

Valemantöz insersiyon ve vasa previa
Göbek kordonu normalde plasentaya tam ortasından girer. Bununla birlikte doğumların yaklaşık %7’sinde insersiyon noktası plasentanın kenarındadır. Buna marjinal insersiyon adı verilir. Yaklaşık %1 olguda ise göbek kordonu direkt olarak plasentaya girmez. Damarlar göbek kordonundan çıktıktan sonra bir süre zarların içinde uzandıktan sonra plasentayla bağlantı kurarlar. Valemantöz insersiyon adı verilen bu durum çok tehlikelidir. Damarlar koruma altında olmadığından zarlarda meydana gelen bir hasar direkt olarak damarların da yırtılmasına neden olur.

Damarların rahim ağzına yakın bir yerden zarlara girmesine ise vasa previa adı verilir. Bu da çok tehlikeli olabilecek bir durumdur ve 2000-3000 doğumda bir görülür.

Valemantöz insersiyon ultrason ile saptanamaz. Bazen vasa preiva varlığında bu durum ultrasonda anlaşılabilir ya da muayene sırasında damarlardaki nabız el ile hissedilebilir. Böyle bir bulgu durumunda doğumun sezaryen ile yapılması gerekir. Vasa previanın doğumda fark edilmesi durumunda bebeklerin yaklaşık yarısı kaybedilir.

Plasentanın servikse yakın yerleşmiş olması, plasentada anormal şekil izlenmesi ve çoğul Gebelikler vasa previa açısından risk faktörü oluşturur.

Kordon hematomu
Kordon hematomu kanın damar dışına, Wharton jeli içine kaçması demektir. 5.000 -13.000 doğumda bir görülür. Kordosentez ya da amniyosentez gibi girişimler sonrasında görülebileceği gibi umbilikal vendeki bir varisin yırtılması sonucu da oluşabilir. Kordon kistleri de hematom açısından risk oluşturur.

Kordon hematomu olan bebeklerin yarısı kaybedilir.

Tanı doppler ultrason incelemesi ile konabilir. Kordonda hematom saptandığında mümkün olan en kısa zamanda, akciğer olgunlaşması sağlandıktan sonra bebek doğurtulmalıdır.

Kordon kisti
Kordon kistlerine GEBEliklerin %3’ünde rastlanır. Kordonun uzunluğu bozyunca herhangi bir bölgede ve damarların arasında olur. Düzensiz şekilli yapılardır.

Erken embryonik dönemdeki allantois adı verilen yapının kalıntılarından köken aldıkları düşünülmektedir.

Gerçek kist ya da yalancı kist olabilir. Yalancı kistler 6 santimetre büyüklüğe ulaşabilir ve Warthon jelinin sıvılaşması sonucu oluşurlar. Gerçek kist varlığında ise omfalosel, hidronefroz gibi anomalilerin varlığı araştırılmalıdır.

Kistler kendiliğinden kaybolabilir. Gerçek ya da yalancı olsun kist varlığında %20 olguda eşlik eden yapısal ya da kromozomal anomali vardır. Kist ne kadar uzun süre kaybolmadan kalırsa anomali bulunma riski de o derece yüksektir.

Kaybolmayan kist varlığında amniyosentez ya da kordosentez yapılmalı ve kromozomal bir bozukluk olmadığı gösterilmelidir.

Büyük kistlerin olması durumunda bebeğin akciğer olgunlaşması sağlanır sağlanmaz doğum gerçekleştirilmelidir.

Kordon varisleri
Umbilikal venin herhangi bir alanda kistik genişlemesi kordon varisi olarak adlandırılmaktadır. Nadiren görülür ve nedeni bilinmemektedir. Tanısı doppler ultrason incelemesi ile konur. Saptandığında yakın takip gerektirir.

Göbek kordonu iltihabı
Tüm doku ve organlarda olduğu gibi göbek kordonunda da iltihap olabilir. Bu duruma “funisitis” adı verilir. Funisitis amniyon sıvısı enfeksiyonlarında görülür. Fetusa ait alyuvarlar dolaşım dışına çıkarak kordon içinde birikirler. Funusitis 20. haftadan önce görülmez.

Wharton jelinin olmaması
Wharton jeli göbek kordonu içindeki damarları koruyan bir maddedir. Jelin olmadığı durumlarda davarlar kıvrılma ve basınca karşı korumasız hale gelirler. Çok nadiren tüm kordon boyunca Wharton jelinin olmadığı görülebilir. Bu durumda bebeğin kaybedilmesi büyük bir olasılıktır. Bazen de Wharton jeli kordoun sadece bir kısmında eksiktir. En sık göbek kordonunun fetusa bağlandığı kısma yakın bölgelerde görülür. Bu durumda bebeğin hareketleri ile birlikte kordon büküleceği için bebek kaybedilebilir.

 

KORDONA BAĞLI KOMPLİKASYONLAR

Göbek kordonunda meydana gelen problemlere bağlı olarak GEBElik sırasında ya da doğumda bazı komplikasyonlar meydana gelebilir. Temel olarak bu komplikasyonlar 4 tanedir ve kordon kazası olarak adlandırılırlar.

1. Boyunda kordon dolanması: 

Bebeklerin bir kısmı göbek kordonları boyunlarına dolanmış şekilde dünyaya gelirler. Kordon dolanması şeklinde adlandırılan bu durum halk arasında yaygın olarak bilinmektedir. Pekçok anne baba adayı doğumu düşünürken bebeklerinin boynunda kordon dolanması olup olmadığını merak ederler ve bundan endişe duyarlar. Özellikle problemli seyreden ve sonucunda bebekte sekel meydana gelen doğum öyküleri GEBE kadınların en sık duyduğu öykülerdendir. Çoğu zaman çocuktaki kalıcı problemin nedeni olarak boynunda kordon dolanmış olması gösterilir. Oysa gerçek her zaman böyle değildir.

 

Kordon dolanması ne sıklıkta görülür?
Kordon dolanması nadir karşılaşılan bir durum değildir. Bebeklerin yaklaşık %20-25’inde doğum sırasında, kordonun boyuna bir kere dolandığı görülür. Her 500 doğumdan birinde ise kordon boyuna iki kere dolanmış olarak izlenir. Literatürde boyuna dolanmış daha fazla sayıda kordon halkasının olduğu da bildirilmektedir. benim bu konudaki kişisel deneyimim 5 halkadır. Sezaryen ile doğum yapan bir annenin bebeğinde kordon 5 kez boyuna bir kez de bebeğin gövdesine dolanmıştı. Halen sorunsuz şekilde yaşamını devam ettiren bu bebek çok nadir karşılaşılan bir durumun örneğidir.

Kordon sadece bebeğin boynuna dolanmaz. Eller, ayaklar ve gövde de kordonun dolanabileceği kısımlardır. Ancak en sık boyun çevresinde görülür.

Kordon dolanması neden olur?
Bunun belirli bir nedeni yoktur. GEBEliğin erken dönemlerinde örneğin 18-19. haftalarda rahim içinde amniyon sıvısının kapladığı hacim bebekle karşılaştırıldığında çok daha fazladır. Bu bebeğe hareket serbestliği tanır. Kolayca hareket eden bebek bu sırada bir kordon halkasının içinden geçebilir. Kordonun yapısında bulunan Wharton jeli sıkışmasına engel olur. Bebeklerin çoğu ilerleyen dönemlerde bu halkanın içinden tekrar geri çıkarlar. Halkanın içinden çıkamadığı durumlarda Gebelik ilerledikçe bebeğin hareket edebileceği alan azalır. Hareketleri daha kısıtlı hale gelir. Doğum sırasında hala daha halkanın içindeyse kasılmalarla birlikte aşağıya doğru hareket ettikçe kordon da boyun çevresinde kalır ve bir süre sonra plasenta tarafındaki ucun sabit olması nedeni ile boyun çevresine iyice dolanır ve bu şekilde doğar. Göbek kordonunun çok uzun olması boyuna dolanması açısından risk oluşturur.

Tanı
Kordon dolanmasının tanısı en sık doğum sırasında bebeğin kafası çıktığı anda konur. Bazı durumlarda ise 36. hafta civarında ultarsonografide saptanabilir.

Kordon dolanması sorun yaratır mı?

Bebeğin boynunun etrafında kordon dolanmış olması genellikle ciddi sorun yaratmaz. Kordonun özel yapısı içindeki damarların ve kordonun sıkışmasını engeller. Bu nedenle bebekler bu durumu kolaylıkla tolere edebilirler.

 Bazı durumlarda doğum kasılmaları sırasında bebek aşağıya doğru ilerledikçe, kordon boyun etrafında sıkışabilir. Bu sırada bebeğe giden kan ve oksijen miktarı azalır. Çoğu bebek bu durumu kolaylıkla tolere edebilirken bazı bebekler edemez. Bebeğin kalp atım hızında bir yavaşlama ortaya çıkar. Anne adayının sol yanına çevrilip oksijen verilmesi ile kalp atım hızı genellikle normale döner. Daha nadir durumlarda ise bebeğin kalp atımları düzelmez ve acil sezaryen gerekli olabilir.

Eğer kordon kısa ise bebeğin aşağıya inişine izin vermeyebilir. Bu gibi durumlarda da bebeğin kalp atım hızında sürekli bir düşüş izlenir ve sezaryen ile doğurtulması gerekebilir.

Boyunda kordon dolanması anne karnında aniden kaybedilen bebeklerde zaman zaman rastlanılan bir durum olmakla birlikte ölüme ne sıklıkta neden olduğu tam anlamıyla gösterilememiştir. Bununla birlikte ani bebek kaybına yol açabilen kodon kazalarından biri olarak kabul edilir. Gövdeye dolanan kordon varlığında ise bebek ölüm oranı %10 civarındadır.

 

 2. Kordon sıkışması: 

Eğer doğum eylemi sırasında göbek kordonu çok fazla sıkışır ya da gerilirse içinden geçen kan akımı azalacaktır. Bu durumda bebeğe giden oksijen de azalır. Bebeğin buna ilk tepkisi kalp atım hızında bir azalmadır. Kasılma geçip de rahim gevşediğinde kordon üzerindeki baskı da kalkacağından kalp atım hızı normale döner. Bu duruma deseleresyon adı verilir.

Kordon sıkışması normal doğumlarda çok sık rastlanılan bir durumdur. Özellikle kordonun kısa olduğu, boyuna dolandığı ya da üzerinde gerçek düğüm olan olgularda daha sık görülür.

Amniyon sıvısının az olması ya da bebeğin iri olması da kordon sıkışması aşısından risk grubu oluşturur.

Normalde bebeğin kalp atım hızı dakikada 120-160 arasındadır. Hız dakikada 100 atımın altına düşer ve birkaç dakika içinde normale dönmezse bazı önlemler almak gerekir. Anne adayı sol yanına döndürülür ve oksijen verilir. Genelde bebekler bu durumdan kolayca kutulurlar. Deselerasyonların birkaç dakikadan uzun sürmesi ya da oksijene yanıt vermemesi durumunda bebeği riske atmamak için sezaryene karar verilir.

 

 3. Kordonda gerçek düğüm olması:

 Bazı bebekler göbek kordonlarında gerçek bir düğüm ile doğarlar. Bazılarında ise kordon belirli bir bölgede o kadar çok kıvrılmıştır ki adeta bir düğüm gibi görülür. Bunun nedeni damarlardan birinin daha uzun olmasıdır. Damar kendi boyunu kordonun boyuna uydurmak için kıvrılır.

Ne sıklıkta görülür
Gerçek düğümlere yaklşık her 100 doğumdan birinde rastlanmaktadır. Monoamniyotik yani tek bir amniyon kesesinin içinde bulunan ikiz bebeklerde daha fazla görülmektedir. Yalancı düğümler ise daha sıklıkla karşılaşılan durumlardır. Çok nadiren kordonda birden fazla gerçek düğüm ya da gerçek ve yalancı düğüm birarada görülür.
Kordonda düğüm neden olur?


Tıpkı boyunda kordon dolanmasında olduğu gibi Gebeliğin erken dönemlerinde hareket edebileceği fazla alan varken bebek bir kordon halkasının içinden geçer ve ters taraftan çıkar. Bu durumda gerçek bir düğüm meydana gelir.

Kordondaki düğüm ne gibi problemler yaratır?
Boyun çevresine dolanmış kordon varlığında olduğu gibi gerçek düğüm varlığında da çoğu zaman bir problem yaşanmaz. Kordonun içindeki Wharton jeli düğümün sıkışması ve içindeki damarlardaki kan akımının azalmasını engeller. Ancak düğüm çok sıkıştığında kordon içindeki kan akımı durabilir ve bebeğin kaybedilmesine neden olabilir. Gerçek düğümler boyunda kordon dolanmasından daha ciddi problemlerdir. Düğüm özellikle doğum kasılmaları sırasında bebek aşağıya doğru ilerlerken daha fazla sıkışır.

Düğümlerin %6 olguda bebek ölümüne neden olduğu kabul edilmektedir.

Tanı
Gerçek düğümler çoğu zaman ultrasonda saptanamaz. Tanı genelde doğum sırasında konur.

Eylem sırasında bebeğin kalp atım hızında azalmaya neden olabilir ancak kordonla ilgili diğer durumlar da benzeri bulgulara neden olabildiği için tanı koydurucu değildir.

Ultrasonda kordonda düğüm tanısı konduğunda doğumun sezaryen ile yaptırılması daha uygundur.

 

4. Kordon sarkması: 

Kordon sarkması kadın doğumda karşılaşılabilecek en acil durumlardan birisidir.

Kordon sarkması nedir?
Amniyon zarı açılıp suların gelmesi sırasında bebek daha doğum kanalına girmeden önce göbek kordonu rahim ağzından geçerek vajinaya doğru kayar. Bazen vajinayı da geçerek vücut dışına çıkabilir. Oldukça nadir karşılaşılan bir durumdur. Kordonun sarkmasını takiben bebek de doğum kanalına girince kordonu sıkıştırır ve içindeki kan akımını durdurur. Bu durumda bebeğin kaybedilmesi kaçınılmazdır.

Kordon sarkması en sık fetal geliş bozukluklarında görülür. Makat geliş ve yan geliş önemli risk faktörleridir. Yine erken doğumlarda ya da bebeğin çok küçük olduğu durumlarda da daha sık görülür. Kordonun normalden uzun ya da amniyon sıvısının fazla olması da risk yaratır.

Bazen doğum eylemi sırasında su kesesinin doktor tarafından açılmasını takiben kordon sarkabilir. Bu durumla özellikle bebeğin kafasının yukarıda olduğu zamanlarda karşılaşılır.

Tanı muayene sırasında kordonun elle hissedilmesi ile ya da vajina dışında gözle görülmesi ile konur.

Kordon sarkması saptandığında çok acil hareket etmek gerekir. Doktor elini vajinadan çıkarmaz ve bebeğin önde gelen kısımlarını yukarıya, rahim içine doğru ittirerek kordona dolaşımı kesmeyecek alan kazandırmaya çalışır. Bu şekilde acil olarak ameliyathaneye gidilir. Doktorun eli hala vajinadayken başka bir ekip sezaryen ile bebeği doğurtur. İhmal edilmiş olgularda ya da acil sezaryen şartlarının sağlanmadığı durumlarda bebek kaybedilir. Uygun şekilde müdahale edildiğinde bebekte çoğu zaman sorun yaşanmaz.

Su kesesinin hastane dışında açıldığı durumlarda kordon sarkarsa kişi hastaneye ulaşıncaya kadar genelde bebek kaybedilir.

 

Kordon kazaları (anne karnında bebek ölümü)

Bebek bekleyen bir anne adayı için en korkunç ve dramatik olay doğuma az bir süre kala bebeğin kaybedilmesidir. Hiç arzu edilmeyen bu durum ne yazik ki zaman zaman karşılaştığımız bir gerçektir. Her yıl sadece Amerika Birleşik Devletlerinde 26.000 ölü doğum olgusu yaşanmaktadır.

Anne karnında kaybedilen bebekler incelendiğinde çoğu zaman bu trajedik duruma yol açan herhangi bir neden saptanamaz. Nedeni saptanabilen nadir olgularda ise göbek kordonuna bağlı kayıplar kordon kazası olarak adlandırılır.

Terme kadar ulaşan Gebeliklerin %25-30’nda değişik derecelerde kordon-plasenta bozuklukları bulunur. Bu bozuklukların fetusu ne derecede etkileyebileceği ise tam anlamıyla aydınlatılamamıştır.

Yapılan araştırmalarda nedeni saptanabilen ölü doğumların %15’inde olaydan kordon kazalarıın sorumlu olduğu gösterilmiştir.

Kordon kazaları anne baba adayları için olduğu kadar doğum ile ilgilenen jinekologlar için de bir kabustur. Bunun en önemli nedeni kordon kazalarının büyük bir kısmının önceden tahmin edilememesi, riskli bebekleri saptayacak etkili bir yöntemin olmamasıdır. Her yıl dünyada binlerce bebek kordon kazası nedeni ile daha dünyaya gözlerini açamadan hayata veda etmekte ya da kalıcı hasarlar ile yaşamını sürdürmek zorunda kalmaktadır.

Kordon kazasına bağlı ölümleri inceleyen bir araştırmada fetal kayıpların şaşırtıcı olarak genellikle anne adaylarının uykuda olduğu dönemlere rastgeldiği izlenmiştir. Bu araştırmanın sonucunda anne adayı uykudayken kan basıncında yaşanan bir düşüşün bebeğin kaybına neden olduğu ileri sürülse de daha sonraki çalışmalarda bu bulguyu destekleyecek yeterli bilimsel kanıt elde edilememiştir

Kordon kazası nedir?
Kordon kazası çok genel bir tanımlamadır ve basitçe göbek kordonunda meydana gelen herhangi bir olumusuzluğu belirtir. Bu olumsuzluk kordonun bebeğin boynuna dolanması olabileceği gibi, kordon sarkması hatta kordon içindeki damarların yırtılması da olabilir.

Kordon kazaları ciddi olaylardır ancak altta yatan ek bir faktör olmaması durumunda kordon kendini koruyacak mükemmel mekanizmalara sahiptir. Kordonun yapısında bulunan Whorton jeli ve kordonun kaygan yapısı bu mekanizmalardan en önemlileridir. Buyapı sayesinde kordon kendisi için en uygun pozisyonu kolyca bulabilir.Anne karnında bebek kayıplarında kordon kazası çoğu zaman altta yatan ana neden olmaktan ziyade son evre olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir başka deyişle diğer bir olumsuz durum kordonu risk altına sokmaktadır. Bu olumsuz durumlar preeklempsi, bebekte gelişme geriliği gibi bulgularla kendini belli edebilir.

Kordon kendisini zor koşullarda kurtarmak yeteneğinde bir yapıya sahip olduğu için “kordon kazası” sonucu fetal kayıp meydana geldiğinde, kordonun bu hassas yapısını bozabilecek patolojilerin araştırılması gerekli olur. Örneğin plasentada meydana gelen bir problem bebeğin kalbinin daha fazla kan pompalamasını gerektirmiş, bu da sonuçta bebeğin kalbini zorlamış olabilir. Plasentada var olan bir ölü doku bölgesi (infarkt alanı) ya da bir enfeksiyon aynı sonucu doğurabilir. Bir başka olasılk da kordonun plasentaya doğru yerden bağlanmamasıdır. Yine kordonun düz olması yani kıvrımlarının bulunmaması da bebekte olumsuz etki yaratabilmektedir.

Fetal kayıp sonrası yapılan incelemelerde en sık rastanılan ve kordon kazası tanısı koyduran bulgular, kordonda düğüm olmasıboyunda kordon dolanması, kordon içindeki damarların yırtılması ve kordon sarkmasıdır.

Kordon kazası riskini arttırabilecek durumlar nelerdir?

Anormal miktarlarda amniyon sıvısı: GEBEliğin ilk trimesterından sonra amniyon sıvısının ana kaynağı bebeğin idrarıdır. Böbrekler kendilerine ulaşan kan miktarına göre idrar üretimlerini değiştirebilirler. Eğer oksijen desteğinde bir problem ortaya çıkarsa kan akımı kalp ve beyin gibi yaşam için böbreklerden çok daha önemli olan organlara yönelir. Bu durumda idrar üretimi ve dolayısı ile amniyon sıvı miktarı azalır. Amniyon sıvısının azalması bebeğe giden oksijen miktarındaki bir azalmayı yansıtabileceğinden önemlidir ve yakın takip gerektirir.

Plasenta fonksiyonlarında anormallik: Genetik açıdan normal olan bir plasentanın anormal fonksiyon göstermesinin 4 temel nedeni olabilir. 1) Rahimde septum gibi bir yapısal bozukluk, 2) bağışıklık sisteminde bir bozukluk, 3) Plasenta içindeki kılcal damar yapısında bozukluk ve 4) enfeksiyonlar.

Kordondaki nabız basıncında anormallik: Bu durum temel olarak bebeğin kalp fonksiyonları ile ilgilidir. Kalpde bulunan bir yapısal bozukluk ya da ritm bozukluğu yeteri güçte kan pompalamasını engelleyebilir. Bu durum doppler incelemesi ile saptanabilir.

Valementöz ya da membranöz kordon girişi: Göbek kordonunun plasentaya bağlandığı bölgede bulunan bir anormallik kordon kazası riskini belirgin derecede arttırır.

Sebebi her ne olursa olsun kordon kazaları çoğu zaman önceden saptanamayan ve önüne geçilemeyen dramatik gerçeklerdir.

Kordon kazalarına neden olan komplikasyonların görülme sıklığı ve feta kayıba yol açma oranları şu şekildedir.


Komplikasyon

İnsidans
(görülme sıklığı)

Mortalite
(Fetal kayıp)


Boyunda kordon dolanması

%14-30

Bilinmiyor

Kordonun aşrı kıvrılması

%6-10

%20

Gerçek düğüm

%1

%6

Gövdeye kordon dolanması

%1

%10

Tek umbilikal arter

%1-5

%7-10

Valementöz insersiyon

% 0.5-1

%30

Kısa kordon

Bilinmiyor

Bilinmiyor


Kordon kanı saklanması

Bebeğinizin dünyaya merhaba dediği gün onu ilk kucağınıza aldığınız anda büyük bir olasılıkla bebeğinizle ilgili pekçok hayal aklınızın bir köşesinden geçecek. Onun ilk gülücüklerini, ilk adımlarını düşünüp mutlu olacaksınız. Onunla ilk tanıştığınız anda sanki ilk kez anne ya da baba deyişini kulaklarınızda duymanız da hayal dünyanızı süsleyebilir. Pek çok anne baba doğumdan hemen sonra çocuklarının gelecekleri ile ilgili hayal kurmaya başlarlar. Onun için yapacakları doğum günü partileri, birlikte çıkılacak tatiller, geziler hatta eğitim yaşamı ve evlilik gibi hayatının dönüm noktaları bile akla gelebilir. Büyük bir olasılıkla bebeğiniz ile ilgili aklınıza gelebilecek en son şey onun yakalaabileceği ciddi bir hastalık olasılığıdır.

Ancak bazı anne-babalar çocuklarının ileride ciddi bir hastalığa yakalanma olasılığını daha ilk günden hesaba katıyorlar ve bu olasılığa karşı önlem almaya çalışıyorlar. Bu önlemin adı kordon kanı saklanması.

Kordon kanı nedir?
Anne karnındaki yaşamda bebek göbek kordonu ile plasantaya bağlıdır. Plasenta bebek ile anne arasındaki besin ve oksijen alış verişini sağlayan organdır. Doğumdan hemen sonra plasenta görevini tamamlayarak doğumun üçüncü evresinde rahim dışına atılır. Kordon kanı bebeğin doğumundan sonra göbek kordonu içinde kalan kandır. Bu kan bebeğin damarlarında dolaşan kandan daha farklıdır ve kan üretimde görev alan kök hücreleri içerir.

Kordon kanının önemi nedir?
İnsanın yaşamını sürdürebilmesi için vazgeçilmez bir öge olan kan temel olarak plazma adı verilen sıvı içerisinde bulunan üç ana tip hücreden oluşur. Bu üç hücre kırmızı küreler (eritrosit), beyaz küreler (lökosit) ve trombositlerdir. Eritrositlerin görevi hücreler arasında oksijen ve karbondioksit taşınmasıyken lökositler organizmanın bağışıklık sisteminin temelini oluşturular. Trombositler ise diğer pıhtılaşma faktörleri ile birlikte kanın pıhtılaşmasında ve kanamanın kontrolünde görev alırlar.

Bu üç hücre grubunun hepsi de kemik iliğinde bulunan ve kök hücre adı verilen bir tür hücrenin farklışalması ile ortaya çıkarlar. Bir başka deyişle kemik iliğindeki kök hücreler her türlü kan hücresini üretme yeteneğindedirler ve bu üretim sürekli devam eder. 

Çocukluk çağı lösemileri (kan kanseri) ile bazı kan ve bağışıklık sistemi hastalıklarının varlığında kemik iliği görevini sağlıklı olarak yerine getiremez. Öte yandan bu hastalıkların tedavisinde başvurulan kemopterapi ya da radyoterapi gibi uygulamalar kemik iliğindeki kök hücrelere zarar verir. Hastalığın ve tedavinin türüne göre bazı hastalarda kemik iliği nakli kaçınılmaz olur. Bu durumda hastanın kemik iliği ile uyumlu olan sağlıklı bir vericiden alınan sağlıklı kemik iliği ve kök hücreleri hasta kişiye verilerek sağlıklı kan hücrelerinin yeniden üretimesi amaçlanır. Böyle bir durumda hastanın kendi akrabaları hatta kardeşleri arasında dahi uygun bir verici bulma olasılığı %25’ler civarındadır.

 

1980’li yılların başlarında bilimadamlarının yenidoğan bebeklerin kordon kanında da kemik iliğindekine benzer kök hücrelerin bulunduğunu fark etmeleri ile birlikte kordon kanından elde edilen bu hücrelerin belirli hastalıkların tedavisinde kullanılabileceği fikri ortaya çıktı. Elde edilen kordon kanının belirli koşullar altında toplanıp dondurularak saklanabileceği ve daha sonra gerek duyulduğunda çözülerek kullanılabileceğini fark eden Dr. David Harris 1992 yılında oğlunun kordon kanınını kendi laboratuvarında dondurarak sakladı. Daha sonra bu uygulamayı halka açması ile 1994 yılında Dünyadaki ilk kordon kanı bankası Amerika Birleşik Devletlerinde kurulmuş oldu. Takip eden yıllar içinde dünya üzerinde pekçok kordon kanı bankası kuruldu ve binlerce bebeğin kanı bu bankalarda koruma altına alındı.

Kordon kanının saklanması ne işe yarar?
Kordon kanı bankalarında kanlar iki amaç için saklanmaktadır. Bunlardan ilk ve en önemli amaç bebeğin ileride kemik iliği nakli gerektirecek bir hastalığa yakalanması durumunda kendine ait sağlıklı kök hücreleri kullanılarak tedavi edilebilmesi ve bu sayede uygun kemik iliği vericisi aranması gerekliliğinin ortadan kalkmasıdır. Kişinin kendi hücre ve dokuları ile uyum sorunu olmayacağından bu oldukça önemli bir avantajdir. Bir diğer amaç ise saklanan kanın sahibi izin verdiği taktirde bu kanın başka hastaların tedavilerinde kullanılmasıdır.

Hastanın kendi kordon kanı ile tedavi konusunda çok fazla deneyim yoktur. Gerçekçi olmak gerekirse bu tür uygulamalarda hastalığın yeniden tekrar etme riski bulunmaktadır. Öte yandan bebeklerinin kordon kanının saklanmasını talep eden anne-babaların asıl amacı bebeğin kardeşlerinde ya da yakın akrabalarında hastalık ortaya çıktığında tedavi açısından kolaylık sağlanmasıdır. 1988 yılında Fankoni Aplastik anemi hastalığı bulunan bir çocuğun ilk kez kordon kanı ile tedavi edilmesinden bu yana yüzden fazla hasta bu yöntem ile tedavi edilmiştir. Günümüzde 40’dan fazla hastalığın tedavisinde teorik olarak kordon kanı kullanılabilmektedir.

Kişi büyüdükçe vücut hacmi arttığından kordon kanındaki kök hücre sayısı tedavide yetersiz olmaktadır. Bu yüzden kordon kanı yalnızca çocukluk ya da erken ergenlik çağındaki hastaların tedavisinde kullanılabilmektedir.

Kordon kanı nasıl alınır?
Bebek doğduktan hemen sonra göbek kordonu bağlanır ve içindeki kan özel bir sistem yardımı ile torba içine toplanır. Toplanan kan 36 saat içinde laboratuvara gönderilir. burada kanın içindeki kök hüreler ayrıştırılarak özel yöntemler ile dondurulur ve saklanır. İşlem normal ya da sezaryen ile olan doğumlarda uygulanabilir. Fazla zaman almayan, kolay bir işlemdir. Dondurulan hücreler daha sonra gerek duyulduğunda çözülerek tedavide kullanılır. Ne kadar fazla kan toplanabilirse o kadar fazla kök hücre toplanmış demektir. Bununla birlikte yaklaşık 30- 60 mililitre kordon kanı alınması yeterli olmaktadır.

Kordon kanı saklanması, nispeten yüksek maliyetli bir uygulamadır. Tercih edilen laboratuvara göre dondurma işleminin ücreti 1500-2500 Amerikan Doları arasıda değişmektedir. Saklama ücretleri ise yıllık 90-100 Dolar civarındadır.

Kordon kanı saklanması kimler için uygundur?
Kordon kanı saklanmasının kimler için uygun ve gerekli olduğu konusunda bilim çevrelerinde fikirbirliği sağlanamamıştır. Nispeten yeni olan bu uygulama ile ilgili olarak iki farklı görüş bulunmaktadır. Bazı araştırmacılar sadece ailelerinde kemik iliği nakli gerektirebilecek hastalık öyküsü bulunan çiftlerin bebeklerinde bu uygulamanın yapılmasını savunmaktadırlar. Bu görüşün en önemli savunucusu Amerikan Pediatri Derneğidir. Diğer araştırmacılar ise kök hücre çalışmalarındaki hızlı gelişimi göz önünde bulundurarak herkesin bu alternatifi kullanmalarını önermektediler. İleride elde var olan kök hücrelerden yararlanılarak laboratuvar ortamında bunların farklı şekillerde kullanılabileceği olasılığı bu tür bir yaklaşımı desteklemektedir. Günümüzde kordon kanı ile tedavi edilebilen hastalıkardan bazıları şunlardır:

  • Çocukluk çağı lösemileri
  • Aplastik anemiler (kemik iliğinde hücre üretiminin olmaması)
  • Orak hücreli anemi
  • Talasemi
  • Amegakaryositik trombositopeni
  • Nöroblastom
  • Bazı bağışıklık yetmezlikleri

İşlemin anne ve bebek açısından hiç bir risk taşımaması, olası bir hastalık durumunda tedavinin kemik iliği nakline göre daha kolay ve ucuz olması nedeniyle pekçok anne-baba adayı doğum sırasında bebeklerinin kordon kanının saklanmasını istemektedirler.

Kordon kanı saklanmasına karar verildiğinde beklenen doğumdan en az 1-2 hafta önce ilgili laboratuvar ve doğumu yaptıracak olan hekime durum bildirilmeli ve gerekli hazırlıkların yapılması sağlanmalıdır. Bu sayede gerekli ekipman ve belgeler doğum anında hazır bulundurulabilir.

Sayfamızı Paylaşın