Adres
  • Ordu Bulvarı Cad. No:22/1A
    Genelioğlu Apt Afyonkarahisar

Gebeliğe Dair Her Şey

Gebelik ve ….

Gebelik kadının gündelik yaşantısından soyutlandığı bir dönem değildir ve aslında böyle bir soyutlanmaya gerek de yoktur. Bebekler zaten anne karnında pekçok dış etkene karşı korumalı bir şekilde büyürler.
Ancak bu özel dönem süresince kadın ister istemez neredeyse yaşantısındaki bütün rutin olayların bebeğini olumsuz etkileyip etkilemeyeceğini bilmek ister. Bu bölümde işte bu endişeleri gidermek amacını taşımaktadır.

Gebelikte aspirin ve progesteron kullanımı

Gebe olduğunu öğrenen ve bunu isteyen bir kadının ilk ve en büyük endişelerinden birisi düşük yapma olasılığıdır. Çevresinden duyduğu pekçok düşük öyküsü bu endişelerini daha da arttırır. Gerçekten de düşük her 5 Gebe kadından birinin başına gelen ve çok sık karşılaşılan bir durumdur. Bu düşüklerin çok büyük bir kısmı da maalesef önlenemez nedenlerden kaynaklanmaktadır. Özellikle Gebeliğin ilk haftlarında görülen erken düşüklerin neredeyse tamamına yakını o Gebeliğe ait kromozomal anomaliler nedeni ile yaşanmaktadır. Bir başka deyişle düşükle sonuçlanan Gebeliklerin önemli bir kısmında zaten anomalili ve yaşama şansı olmayan bebekler söz konusudur.

Ancak bu bilimsel gerçek bir yana düşük olayı yaşayan hemen tüm anne adayları daha sonraki Gebeliklerinde de benzer bir olayı yaşama endişesine kapılırlar ve tekrar düşük yapmamak için bazı önlemler almayı isterler. Bu amaçla ilk yaptıkları şey jinekologlarına başvurarak araştırma yapılmasını istemektir. Hatta düşük gerçekleştikten sonra düşük materyali ya da küretaj ile elde edilen dokuların patolojik incelemeye gönderilmesi çok yaygın bir uygulamadır. Ancak düşük materyalinde patolojik incelemenin çoğu zaman hiçbir yararı yoktur. Patolojik inceleme sonucu eğer bir mol Gebelik ya da dış Gebelikten şüphe edilmiyorsa jinekoloğa herhengi bir bilgi vermez sadece incelemeye gönderilen materyalin bozulmuş bir Gebeliğe ait dokular içerdiğini gösterir.

Gerek e-posta ile gelen sorularda gerekse yüzyüze görüşmelerde düşük olayı yaşayan pekçok kadının bu tür bir patoloji raporunu gösterip “inceleme de yapıldı hiçbirşey bulunamadı acaba ben neden düşük yaptım ve bir dahaki Gebeliğimde de aynı sorun olur mu?” şeklindeki sorusu ile karşılaşıyoruz. Oysa o patoloji raporunun zaten düşüğün nedenini açıklaması beklenilen birşey değil. Eğer düşük materyali patolojik inceleme yerine genetik incelemeye gönderilse belki bir neden bulunabilir ancak bu da tek bir sefer yaşanan düşüklerde tedavi yaklaşımını değiştirmez. Öte yandan kadınların yaklaşık %1’ini etkileyen ve 2 ya da daha fazla sayıda Gebeliğin arka arkaya düşük ile sonuçlandığı tekrarlayan düşük olgularında ise durum farklıdır ve altta yatan nedeni bulmak için incelemeler yapılmalıdır.

Ya ilk Gebeliğinde düşük yaşayan veya düşük endişesi yaşayan kadınlarda ne yapılmalıdır? Doktorlarımız bu durum için iki mucize ilaca sarılmaktadır: ASPİRİN ve PROGESTERON.

Aspirin ve düşükler
Aspirin tıpta çok uzun yıllardır kullanılan ve hergün yeni bir yararı ya da yan etkisi keşfedilen değişik bir ilaçtır. Herhalde tıp alanında aspirin kadar çok araştırılan bir başka ilaç yoktur. Son günlerde aspirini popüler yapan bir başka özelliği de Gebelik kayıpları üzerinde olan etkisidir.

Aspirin sadece bir ağrı kesici, iltihap giderici ve ateş düşürücü değildir. Aynı zamanda kanın pıhtılaşma sistemi üzerinde de etkileri vardır. Halk arasında “kanı sulandırıcı” şeklinde tellaffuz edilen bu etki ağrı giderici dozundan çok daha düşük dozlarda da ortaya çıkmaktadır. Kanın pıhtılaşmasını engelleyen bu etkiyi sağlamak amacıyla piyasada bulunan ürünler genelde bebe aspirini olarak tanımlanmaktadır.

1970’li yılların sonuna kadar düşük doz aspirin sadece anjina, inme, kalp krizi, serebrovasküler olaylar (beyin damarları ile ilgili olaylar) ve bazı Gebelik dışı hastalıkların tedavisinde kullanılmakta ve genelde Gebelik sırasında kullanımından kaçınılması gereken bir ilaç olarak kabul edilmekteydi.

Gebelik ile ilgilenen tıp branşı olan obstetrik alanındaki gelişmeler özellikle tekrarlayan düşük olgularının bazılarında altta yatan nedenin antifosfolipid sendrom (aPL) olarak tanımlanan bir bozukluk olabileceğini ortaya koymuştur. Bu sendromda kanın pıhtılaşma mekanizması bozularak kılcal damarlar içinde mikroskopik pıhtılar oluşmakta ve gelişmekte olan bebeğe giden kan akımını azaltarak düşüğe neden olabilmektedir. Ayrıca Gebelik toksemisi ya da zehirlenmesi olarak da bilinen prekelempsinin de oluş mekanizmalarından birisi antifosfolipid sendromdur.

Bu bulgunun ortaya konması acaba erken Gebelikte kanın pıhtılaşmasını engelleyen ilaçların verilmesi düşükleri engelleyebilir mi sorusunu gündeme getirmiştir. Gerçekten de yapılan araştırmalar antifosfolipid sendrom varlığında düşük doz aspirin ve heparin gibi kanın pıhtılaşmasını önleyen ilaçların Gebelikler üzerinde çok olumlu sonuç verdiğini ve %70’ler civarında canlı doğum oranlarının elde edildiğini oryaya koymuştur. Bu bilimsel kanıtların sonucunda günümüzde antifosfolipid sendromu ve Gebelik varlığında klasik tedavi aspirin ve heparindir

Peki ya antifosfolipid sendrom yoksa? İşte bu noktada ilaç suistimali sorunu ortaya çıkmaktadır.

Daha önceden düşük yapmış kadınlara sonraki Gebeliklerinde doktorlarının aspirin vermesi ve bu sayede kadının düşük yapmadan sağlıklı bir bebek doğurması kulaktan kulağa çok hızlı bir şekilde yayılmakta ve Gebelikte aspirin tedavisi neredeyse rutin hale gelmektedir. Bu durum tüm dünyada söz konusu olmakla birlikte ülkemizde daha fazla suistimal edilmektedir. Bu suistmalde sadece doktorların değil onları bu uygulamaya iten kadınların da payı vardır.

Hatta durum o boyuta gelmiştir ki Gebelik testi pozitif çıkan ya da adet gecikmesi ile doktora başvuran ve Gebelik saptanan her hastaya vitamin gibi aspirin rutin olarak başlanmaktadır ve bu moda maalesef giderek yayılmaktadır.

Bu konu üzerinde dünyada yapılmış en geniş kapsamlı çalışma olan CLASP (Collaborative Low-dose Aspirin Study in Pregnancy) ve onu takip eden araştırmalardan çıkan sonuç bu tür bir uygulamanın Gebeliğin seyri üzerinde herhangi bir olumlu etkisinin olmadığıdır. CLASP çalışması bilimsel alanda bu konudaki en güvenilir çalışma olarak kabul edilmektedir.

Günümüzde Amerika Birleşk Devleteri başta olmak üzere pekçok gelişmiş ülkedeki bilimsel ve resmi derneklerin bu konudaki ortak yorumu ve önerisi şu şekildedir:

“Düşüğü, preeklempsiyi ve rahim içi gelişme geriliğini engellemek amacıyla Gebe kadınlara rutin aspirin kullanılmalarını önermeyi destekleyecek yeterli bilimsel kanıt yoktur.”

Üstelik bu uygulamanın uzun dönem etkileri konusunda da elimizde yeterli veri yoktur. 2003 yılı Ağustos ayında British Medical Journal’de yayınlanan bir araştırmada Gebeliğin erken dönemlerinde aralarında aspirinin de bulunduğu bazı ağrıkesicilerin kullanılması durumunda düşük riskinin arttığı ileri sürülmektedir.

Dahası Amerikan Hastalık Kontrol Merkezi (Centers for Disease Control and Prevention ) daha önceden düşük öyküsü olmayan ve aPL saptanmayan ve düşüğü önlemek amacı ile aspirin ve heparin kullanan 38 yaşında bir kadının 9. Gebelik haftasında öldüğünü bildirmiştir. Merkez bu olayın Gebelikte aspirin kullanımı ile ilgili ilk ölüm olgusu olduğunu belirtmektedir.

Bugüne kadar yapılmış 42 çalışmanın sonuçlarını birarada değerlendiren bir başka analizde ise preklempsinin önlenmesi amacı ile aspirin kullanımının hafif bir yarar sağlayabileceği ancak hangi kadınlarda bu yararın görüldüğü, tedaviye hangi dozda ve ne zaman başlanması gerektiği konusunda bir karar verebilmek için daha fazla araştırmaya gerek duyulduğu belirtilmektedir.

Benzer bir başka araştırmada da preeklemspi açısından orta derecede risk grubunda olan 583 kadına Gebelikleri boyunca günde 50 miligram aspirin verilmiş, 523 hastaya ise herhangi bir tedavi uygulanmamıştır. Sonuçlar incelendiğinde aspirin kullanan ve kullanmayan kadınlarda düşük, ölü doğum, bebek ölümü, ortalama doğum ağırlığı, düşük doğum ağırlıklı bebek ve erken doğum oranları arasında hiçbir fark saptanmadığı ortaya konmuştur.

Progesteron ve düşükler
En son söylenmesi gerekeni ilk başta söyleyelim. Progesteron düşüğü engellemez !

Progesteron yumurtlamadan hemen sonra yumurtalıklardan salgılanan ve rahimin içini döşeyen endometrium tabakasının desteklenmesini sağlayan bir hormondur. Erken Gebelikte eğer yumurtalıktan bu hormonu salgılayan kısım (korpus luteum) çıkartılırsa Gebelik düşük ile sonuçlanır. Adet siklusunun ikinci yarısında progesteronun yetersiz salgılanması Luetal Faz yetmezliği olarak adlandırılır. Ancak bu durumun tanısı ve tedavi gerektirip gerektirmediği konusunda şüpheler vardır ve bilimsel alanda fikir birliği sağlanamamıştır.

Özellikle tekrarlayan düşüklerde kan progesteron düzeylerinin düşük bulunması dışarıdan verilecek progesteron desteği ile Gebeliğin devam ettirilebileceği fikrini doğurmuştur. Geçmişte kabul gören bu tedavi yaklaşımı yapılan araştırmalar sonucu geçerliliğini yitirmiştir.

Oysa hala daha özelllikle ükemizde Gebelik sırasında erken dönemde kanama ortaya çıktığında progesteron vermek doktorlar arasında yaygın bir uygulamadır. Bu uygulamanın hiçbir bilimsel geçerliliği yoktur.

Gebeliğin seyri sırasında kanama ortaya çıktığında eğer ultrasonda canlı yani kalp atışları olan bir embryo görülebiliyorsa bu Gebeliğin düşük olmaksızın devam etme olasılığı %90-96 arasında değişmektedir.

Bebek kalp atımı saptandığında haftalara göre Gebeliğin devam etme olasılığı şu şekildedir.

Gebelik haftası

Kanama varsa

Kanama yoksa

< 6 hafta

%67

%84

7-9 hafta

%90

%95

9-11 hafta

%96

%98

Bir başka deyişle 7 haftada kanama görülür ve düşük tehdidi ortaya çıkarsa bu Gebelik %90 sorunsuz devam edecektir. Kanamayı görür görmez progesteron başlamak bu oranı daha da arttırmaz.

Erken Gebelikte kan progesteronun düşük olması bir sebepten çok sonuçtur. Yani bu Gebelik progesteron azlığından dolayı kötü değildir. Gebelik başarısız olduğu için progesteron düşüktür.

Düşüklerin önlenmesi amacıyla progesteron kullanımı ile ilgili son 30 yıl içinde yapılmış olan araştırmaların sonuçlarını bir arada değerlendiren bir çalışmada bu tedavi yaklaşımın Gebeliğin seyri üzerinde herhangi bir olumlu etkisinin olmadığı gösterilmiştir. Üstelik sentetik progesteron kullanımının yenidoğanlarda solunum sıkıntısına ve erkek bebeklerde hipospadias adı verilen ve penis deliğinin tam uçta değil penis üzerinde başka bir bölgede olması şeklinde açıklanabilecek bir anomaliye neden olabileceğini düşündüren bulgular vardır. Doğal progesteronlarda ise bu tür bir etki gözlenmemiştir

İngiliz Kraliyet Jinekoloji ve Obstetrik Birliği, tekrarlayan düşükler ile ilgili Mayıs 2003’de yayınladığı kılavuzda düşüğü önlemek amacı ile progesteron kullanımının hiçbir olumlu etkisinin olmadığını belirtmekte, ve bu uygulamanın sürdürülmesi için elde hiçbir bilimsel kanıtın olmadığını bildirmektedir. Tüp bebek uygulamaları ise farklı bir durum arz etmektedir ve bu önerilerin dışındadır.

Bununla birlikte son yapılan araştırmalar progesteronun düşükleri önlememekle birlikte erken doğumun engellenmesinde önemli rol oynayabileceğini göstermektedir.

Sonuç
Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) aspirini Gebelik sırasında düşük dozlarda (günlük 150 miligramın altında) C, standart dozlarda ise D kategorisine sokmaktadır. Progesteron ise B kategorisindedir.

Gebelikte hiçbir ilaç yarar potasiyeli zarar potansiyelinden fazla olmadıkça, bir başka deyişle mecbur olmadıkça kullanılmamalıdır.

Günümüzde klinik çalışmalarımız sırasında hiçbir öyküsü ya da risk faktörü olmadığı halde Gebelere “düşük yapma ya da prekelempsi gelişmesin” diye aspirin ya da progesteron başlandığına şahit oluyoruz. Bundan daha sık karşılaştığımız bir uygulama ise hafif bir kanama varlığında bile progesteron verilmesi. Oysa ultrasonda bebeğin kalp atımlarının görülmesi %90-96 bu Gebeliğin kanamaya rağmen düşük ile sonuçlanmayacağını bize gösteriyor.

Peki doktorlar neden hala daha gerek olmadığı durumlarda bile bu ilaçları reçete etmeye devam ediyorlar?

  • Bugüne kadar yapılmış olan çalışmaların söz edilen ilaçların bazı olası yararlarını saptayamadığını düşünüyor ve progesteron ve aspirin kullanımından doğacak olan riskin az olmasına güveniyor olabilirler.
  • Elde hastaya öneribilecek tedavi alternatifi olmadığı için bu şekilde davranarak kendilerini rahatlatıyor olabilirler.
  • Bilimsel yayınları izlemedikleri ve kanıta dayalı tıp yaklaşımlarından habersiz oldukları için geleneksel uygulamalarını devam ettiriyor olabilirler.
  • Hastaların yapılacak birşeyler olmalı baskısına veya düşük sonrası yaşadıkları depresyonun sonucunda birşeylerin işe yarayabileceği ümidine yenik düşüyor olabilirler.

Nedeni ne olursa olsun bilimsellikten uzak bu tedavi yaklaşımları Hipokrat’tan beri tıbbın temel felsefesi olan “önce zarar verme” ilkesine tamamen ters uygulamalardır.

 

Gebelikte ilaç kullanımı

Annenin aldığı bir ilacın fetusu etkilemesi için plasentadan geçmesi gerekir. Büyük moleküllü ilaçlar dışında hemen hemen her ilaç plasentadan belirli ölçüde geçer.

Amerikan Gıda ve ilaç Komisyonu (FDA) Gebelikte ilaç kullanımına ilişkin 5 kategori saptamıştır.

A İnsanlarda yapılan çalışmalarda kullanılan ilacın fetusa bir zarar vermediği saptanmıştır.
B Hayvanlarda yapılan çalışmalarda fetusa risk yoktur ancak insanlarda çalışma yapılmamıştır, veya hayvanlarda olumsuz etki saptanırken insanlarda yapılan çalışmalarda risk bulunmamıştır.
C Hayvan deneylerinde olumsuz etki saptanmıştır ancak insanlarda deney yapılmamıştır.
D İnsanlarda fetusa olumsuz etki riski vardır ancak annenin yaşamını tehdit eden bazı durumlarda kontrollü olarak kullanılabilir.
X Fetal risk son derece yüksektir. İlacın kulllanımındaki risk yararından çok daha fazladır.

Bütün bu kategoriler kendi aralarında alt gruplara da ayrılırlar.

Son adet tarihinden itibaren 31. Gün ile 71. Gün arası organ teşekkülünün meydana geldiği dönemdir ve teratrojen dönem olarak adlandırılır. Bu günler arasında bebekle meydana gelen olumsuz etkiler anomali ile sonuçlanabilir. Çok acil bir durum dışında bu devrede ilaç kullanılmamalıdır.

31. günden önce alınan ilaçlarda ya hep ya hiç kuralı geçerlidir. Yani ilaç ya embryoyu hiç etkilemez ya da bir düşüğe neden olur.

Gebelikte fark edilmeden ilaç kullanıldığında ya da ilaç kullanımı gerektiğinde mutlaka hekim ile temasa geçilmeli, ilacın içeriği saptandıktan sonra bu kategorilere göre sınıflanmış kitaplardan uygunluğu tespit edilmelidir.

 

Gebelikte aşı kullanımı

Aşı Adı Aşılanma Endikasyonları
Tetanoz Son 10 yıl içinde aşılanmayanlarda yapılır
Difteri Son 10 yıl içinde aşılanmayanlarda yapılır
Kabakulak YAPILMAZ
Kızamık YAPILMAZ
Kızamıkcık YAPILMAZ
Grip Gebeliğinin son dönemleri grip salgınına denk gelen kadınlarda önerilir
Kuduz Gebelik düşünülmeden yapılır
Hepatit A Ev halkında ya da yakın temas halinde olduğu kişilerde varsa yapılabilir
Su Çiçeği Önerilmez

 

 

Gebelik ve yüksek ateş

Halk arasında ateş olarak da tanımlanan vücut sıcaklığının anormal derecede yükselmesi “hipertermi” olarak adlandırılır. İnsanlardaki normal vücut sıcaklığı 37 santigrad derecedir.Bu değerin 38.9 santigrad derecenin üstüne çıkması ve belirli bir süre bu değerde kalması Gebe bir kadında sorunlara neden olabilir. Hipertermi enfeksiyonlar, sıcak banyolar, egzersiz, sauna gibi nedenlere bağlı olarak gelişebilir.

Vücut sıcaklığı yüksekliğinin (hiperterminin) gelişmekte olan bebek üzerindeki zarar verici etkisi hiperterminin fetal gelişimin denk geldiği evresi ile yüksekliğin miktarı ve süresine bağlıdır.

Hiperterminin gelişmekte olan fetus üzerindeki etkileri hayvanlar üzerinde yapılan çalışmlarla incelenmiştir. Tüm hayvan modellerinde merkezi sinir sistemi en fazla etkilenme riski taşıyan bölümdür. Bunun yanısıra artmış vücut sıcaklığı mikrosefali (kafanın normalden küçük olması), göz anomalileri, damak anomalileri, üst çenede küçüklük, kol ve bacaklarda hasar, böbrek gelişiminde bozukluklara neden olabilir. Bu fiziksel hasarların yanısıra etkilenmiş bebekler ileriki yaşamlarında öğrenme ve konsantrason güçlükleri yaşayabilirler.

Bu etkilerin hangi sıcaklığa ulaşıldığında ortaya çıktığı, bir başka deyişle bebekte anomaliye neden olabilecek sıcaklığın eşik değeri de araştırılmıştır. Hayvan deneylerinde sıcklığın 2-2.5 derece artmasının olumsuz etkileri yaratabileceği saptanmıştır. İnsanlar açısından bakıldığında ise bu eşik değer 38.9 santigrad derece olarak kabul edilmektedir.

Öte yandan sıcaklık yükselmesinin süresi uzadıkça teratojenik etki riski de paralel olarak artmaktadır.

İnsanlarda durum
Yapılan pekçok epidemeyiolojik çalışmadan elde edilen sonuç insanlarda hipertermi ile nöral tüp defekti arasında bir ilişki olduğunu göstermektedir.

Nöral tüp defektli bebek doğuran annelerin geriye dönük incelemeleri bunların önemli bir kısmının gerebeliklerinin erken dönemlerinde ateşli bir hastalık geçirdiklerini ortaya koymaktadır. Yapılan bir çalışmada bu oran %13 olarak bulunurken bir başka araştırmada nöral tüp defektli bebek doğuran annelerin %12’sinin Gebeliklerinin ilk 3 ayı içinde ateşli bir hastalık geçirdikleri saptanmıştır.

23.491 kadının tüm Gebelikleri boyunca izlendiği bir başka çalışmada ise anne yaşı, folik asit kullanımı, aile öyküsü ve diğer faktörler de gözönüne alındığında ilk 3 ay içinde ateşli hastalık geçirilmesi durumunda nöral tüp defektli bebek doğurma riski 1.8 kat artmış olarak bulunmuştur.

Merkezi sinir sistemi döllenme sonrası 3. hafta civarında oluşmaya başlar ve nöral tüpünkapanması 18-28. günlar arasında gerçekleşir. Merkezi sinir sistemi tüm Gebelik boyunca gelişimini sürdürür ve bu nedenle diğer sistemlerden daha duyarlıdır. Döllenme sonrası 8. haftada organ teşekkülü tamamlanır ve bu dönemden sonra bebeğin etkilenme riski çok azalır.

Gebelik sırasındaki ateş aynı zamanda düşüğe de neden olabilir. Yapılan bir çalışmada kadınlar 3 gruba ayrılmıştır. İlk grupta düşük yapan ve düşük materyalinde genetik bir bozukluk saptanmayan kadınlar yer alırken ikinci gruba düşük materyalinde genetik bozukluk saptanan kadınlar dahil edilmiştir. Son grupta ise 28. hafta ya da daha sonrasında doğum yapan kadınlar bulunmaktadır. Çalışmadan elde edilen sonuçlar erken dönemde vücut sıcaklığı 37.8 santigrad derecenin üzerine çıkan kadınlarda meydana gelen düşüklerde genetik bir bozukluk olmadığını göstermiştir. Bebeklerde genetik bozukluk saptanan düşüklerde ise ateş’in bir etkisi saptanamamıştır.

Diğer anomaliler
Merkezi sinir sistemi anomalileri ve düşükler dışında yüksek ateşin başka etkileri de vardır. Yüksek ateş ile ilişkilendirilen en önemli kalp anomalisi kulakçıklar arasında delik, kalbin sol tarafında gelişme geriliğidir

Öte yandan diğer bazı çalışmalarda ise hipertermi ile bebekte anomali arasında bir ilişki saptanamamıştır. Ellibeşbin Gebe kadının incelendiği geniş kapsamlı bir araştırma 165 kadında Gebeliklerinin ilk 3 ayı içinde 1-3 gün süren ve 38.9 santigrad derecenin üstünde ateş olduğu saptanmış ancak bu annelerden doğan bebeklerde doğumsal anomali, düşük, ölü doğum ya da sinir sistemi anomalisi görülme oranlarında bir artış saptanmamıştır.

Sauna ve sıcak banyolar
Bazı araştırmalar Gebelik sırasında saunaya girmenin doğumsal anomali riskini arttırabileceğini ileri sürmektedir. Ancak düzenli olarak saunaya gitme alışkanlığı bulunan ve bu alışkanlıklarına Gebelikleri süresince de devam eden kadınların çok yüksek oranda bulunduğu Finlandiya’da yapılan araştırmalarda artmış bir risk saptanamamıştır. Üstelik nöral tüp defektlerine en az Finlandiya’da rastlanmaktadır. Bu durum ırksal genetik faktörler ile açıklanmaktadır. 302 olgunun incelendiği bir başka araştırmada da sauna alışkanlığı ile fetal anomali arasında ilişki saptanamamıştır.Bununla birlikte sauna alışkanlığının fetal anomali riskini 1.8 kat arttırdığını bildiren çalışmalar da mevcuttur.

Sıcak suya girmek ise vücut sıcaklığını saunaya göre çok daha hızlı ve kalıcı bir şekilde arttırmaktadır. Saunada terleme yolu ile vücuttan bir kayıp olduğu için vücut sıcaklığı tehlikeli derecelere yükselmez. 1992 yılında yapılan bir araştırmada Gebelik sırasında sıcak suya girmenin anomali riskini 2.8 kat arttırdığı ileri sürülmektedir. Sıcak su açısından bakıldığında Gebe bir kadın 39 derecedeki suda 15, 40-41 derecedeki suda ise 10 dakikadan daha uzun kalmamalıdır.

Özet ve öneriler
Özet olarak erken Gebelikteki ateş yükselmelerinin merkezi sinir sistemi anomalilerine neden olabileceğini ileri süren pekçok çalışma mevcuttur. Nöral tüpün kapanması 28. gün civarında gerçekleştiğinden bu dönemden önce olan ateş yükselmeleri riskli olabilir. Öte yandan yüksek ateş, düşük ve doğumsal anomali açısından da risk yaratır.

  • Gebeliğinizin erken dönemlerinde herhangi bir enfeksiyon geçirirseniz ya da ateşiniz yükselirse 38.9 derecenin üzerine çıkmadan önce mutlaka doktorunuzahaber verin.
  • Gebeliğiniz boyunca saunaya gitmemeye çalışın. Sıcak suya girerek banyo yapmayın. Su sıcaklığı 39 derecede ise 15, 40-41 derece ise 10 dakikadan uzun suda kalmayın.
  • Doğum öncesi tanı ile nöral tüp defektlerinin büyük bir kısmı teşhis edilebilir. Bu nedenle rutin kontrollerinizi asla ihmal etmeyin.
  • Üçlü tarama testi ile nöral tüp defektlerinin %80’i tanınabilir.
  • Ultrason incelemesi ile diğer anomalilerin de büyük bir kısmı teşhis edilebilir.

Gebelik ve uyku

Gebeliğin ilk haftalarında anne olma düşüncesi ve heyecanı kadınların çoğunda uykusuzluğa yol açar. Aradan bir miktar zaman geçtikten sonra ise uyku Gebe kadın için vazgeçilmez bir istek haline dönüşür. Sabah akşam sürekli uyuma isteği vardır. Hele Gebelik bulantı ve kusmaları varsa, uyku esnasında bu şikayetler çok belirgin olmadığından kişi sürekli uyumak ister. Çoğu kadının eşi ve ailesi onun nasıl bu kadar çok uyuyabildiğini anlayamaz. İlk 6 ay bu şekilde gelip geçer.

Vücudunuz sürekli gelişmekte olan bebeğinizi desteklediğinden yorgun düşmektedir. Bebeğinizi tüm Gebeliğiniz boyunca destekleyecek olan plasentası gelişmektedir ve bu sırada vücudunuz her zamankinden daha fazla çalıştığı için dinlenmeye daha çok gereksinim duymaktadır. hemilelik ilerledikçe bu kez uyku problemleri başgöstermeye başlayabilir. Çoğu zaman derin ve dinlendirici bir uykuya hasret olduğunuz hissedebilirsiniz.

Gebeyken uykuya dalmak neden güçtür?
Bunun pekçok nedeni vardır. Ancak ilk ve en önemli neden bebeğinizin büyümesidir. Bebeğiniz ve rahminiz büyüdükçe rahat bir uyku pozisyonu bulmakta zorlandığınızı fark edersiniz. Eğer Gebelik öncesi sırtüstü ya da yüzükoyun yatmaya alışkınsanız yanlara dönüp uyumak sizin için güç olabilir. Öte yandan vücut kitleniz arttıkça uyurken pozisyon değiştirmeniz güçleşir. Bu durumda doğal olarak verimli uyumanızı engeller. Bunun yanısıra Gebelikte normalde görülen bazı değişiklikler de uykunuzu bölerek ya da düzeninizi değiştirerek uyku problemlerine neden olabilir.

Sık idrara çıkma isteği: Gebeliğinizin ilk dönemlerinde büyüyen rahminiz mesanenize baskı yapar. Bu durumda doğal olarak mesane kapasiteniz azalacaktır. Bu azalmanın doğal sonucu ise sık idrara çıkma isteğidir. Öte yandan Gebeliğiniz ilerledikçe damarlarınızda dolaşan kanınızın hacmi %30-50 arasında artacaktır. Bu artışa bağlı olarak böbreklerinizden geçen kan miktarı da artış gösterir. Neticede böbrekleriniz daha fazla kan süzecek ve daha fazla idrar üretecektir. Hem mesaneye olan baskı hem de idrar üretiminizdeki artış gece ya da gündüz daha çok tuvalet ziyareti yapmanıza neden olur. Gündüz bu durum sizi fazla rahatsız etmeyebilir ancak gece uykudan uyanmak zorunda kaldığınızda yeniden uykuya dalmanız güç olabilir. Özellikle bebeğiniz geceleri daha aktif ise bu daha fazla tuvalet ziyareti demektir.

Nefes darlığı: Gebeliğiniz ilerleyip rahminiz iyice büyüdüğünde karın boşluğunuz içinde çok fazla yer işgal etmeye başlar. Bu durumda karın içi basıncı artar ve karın boşluğu ile göğüs boşluğunuzu ayıran diyafram kasınıza baskı yapar. Artmış olan oksijen gereksiniminiz nedeni ile daha sık ve daha derin soluk alıp vermeye başlarsınız. Zaman zaman nefes darlığı hissedebilir nefes nefese kadığınızı fark edebilirsiniz. Nefes darlığı yatar pozisyondayken daha belirgin hale gelir ve uykuya dalmanızı güçleştirebilir.

Mide yanması: Gebelikte salgılanan hormonlar vücudunuzda istemsiz olarak çalışan tüm düz kaslarınızda bir gevşemeye ve yavaşlamaya neden olabilir. Bu yavaşlama sindirim sisteminizde de ortaya çıkar. Sonuçta midenizin boşalması gecikir. Mide içeriği özellikle yatar pozisyondayken yemek borunuza geri kaçabilir ve yanmaya neden olabilir. Bu rahatsız durum sizi uykudan uyandırabileceği gibi uykuya dalmanızı da güçleştirebilir.

Kramplar: Tüm gün boyunca bacaklarınız normalden daha fazla yük taşımak zorunda kalır. Eğer bunun yanısıra kalsiyum eksikliği de varsa bacak krampları görülebilir. Kramplar da Gebelikte uyku güçlüğüne neden olabilmektedir.

Bunların yanısıra bilinçaltında yaşanan bazı korkular, stres ve sıkıntılar da uyuma güçlüğü ve kabuslara neden olabilir. Bebeğinizin sağlığı ile ilgili korkularınız, çocuklu yaşamın hayatınıza getireceği değişiklikler, doğum hakkındaki endişeleriniz de geceleri uykusuz geçirmeniz neden olabilir.

Rahat bir uyku pozisyonu bulmak
Gebeliğinizin erken dönemlerinde yana dönerek uyuma alışkanlığını geliştirmeniz ilerisi için size yardımcı olabilir. Özelikle son dönemlerde dizlerinizi kendinize çekerek yan dönüp yatmak oldukça rahat bir pozisyondur. Bu pozisyon ayrıca kirli kanı vücudunuzun alt kısmından kalbe taşıyan ve inferior vena cava adı verilen büyük toplardamar üzerindeki baskıyı azaltarak kalbinze binen yükün de azalmasına neden olur.

Özellikle sola dönük yattığınızda bu etki daha belirgin hale gelir. Öte yandan sola döndüğünüzde rahim de sola kayacağından karaciğeriniz üzerindeki baskı da azalır ve daha rahat hissedersiniz

Ancak gece uyandığınızda kendinizi sırt üstü yatar bulursanız fazla endişelenmeniz gerekmez. Pozisyon değiştirmek normal uykunun doğal bir bileşenidir ve kolay kolay kontrol edilemez. Özellikle son trimester’da sırtüstü yatar pozisyon çok rahatsızlık verici olduğundan zaten bu pozisyona kolay kolay geçmezssiniz. Eğer farkında olmadan sırt üstü yatarsanız duyacağınız rahatsızlık sizi uyandıracaktır.

Gebelik dönemi için özel olarak tasarlanmış yastıkları kullanmanız rahat bir uyku uyumanıza yardımcı olabilir. Bazı kadınlar yastığı karınlarının altına ya da bacaklarının arasına koyduklarında çok rahat uyuduklarını belirtmektedirler. Silindirik bir yastığı ya da kıvıracağınız bir pikeyi belinize yerleştirip yan yatarak da rahat bir pozisyon elde edebilirsiniz.

Gebelik döneminde verimli bir uyku için öneriler

  • Kola, kahve ve çay gibi kafeinli içecekleri dietinizden uzak tutmaya çalışın. Özellikle öğleden sonra ve akşam bu tür içecekleri tüketmemeye gayret gösterin
  • Yatmadan 2-3 saat önce sıvı alımınız azaltın. Ancak gün içinde yeterli sıvı almaya özen gösterin. Benzer şekilde yatmadan önce ağır yemekler yemeyin. Bulantınız varsa ve bu bulantı sizi uykudan uyandırıyorsa yatmadan hemen önce kraker türü besinler yiyebilirsiniz.
  • Uyku saatlerinizi belirleyin. Yatağa alışkın olduğunuz saatten daha geç gitmeyin
  • Düzenli olarak egzersiz yapın ancak yatmaya yakın zamanlarda egzersiz yapmayın
  • Yastıkları her yerde kullanın. Nasıl ve nerde rahatlık veriyor ise yastıkları orda kullanın, ister dizlerinizin arasına, ister belinize, isterseniz de başınızın altına koyun
  • Yatağa gitmeden önce rahatlatacak birşeyler yapın. Ilık bir duş ya da bir bardak süt içmek gibi
  • Geceleri bacak krampları ile uyanıyorsanız yatmadan önce iyice gerinin. Yeterli miktarda kalsiyum almaya dikkat edin. Doktorunuzla kalsiyum ilaçları alıp alamayacağınızı görüşün.

Eğer gece uyanırsanız ya da uykuya dalamaz iseniz kendinizi zorlamayın. Kalkıp ev içinde biraz dolaşın ya da kitap okumak gibi uykunuzu dağıtmayacak birşeyler yapın, müzik dinleyin, televizyon seyredin, internette dolaşın. Hoşunuza giden ve sizi rahatlatan birşeyler yapın. Eğer mümkünse gün içinde uyku açığınızı kapatmak için 30-60 dakikalık şekerlemeler yapın.

 

Gebelik ve şişlikler

Gebe bir kadının günlük su gereksinimi Gebe olmayanlara göre daha fazladır. Suyun Gebelikteki görevlerinden birisi de bebek büyürken ona gerekli desteği sağlamak ve aynı zamanda pelvik eklemleri doğuma hazırlamaktır. Bebek bekleyen bir anne adayı herzaman olduğundan daha fazla su içer ve alınan bu sıvının bir kısmı vücutta tutulur. Gebelik süresince anne adayının aldığı kiloların neredeyse dörtte birinin kaynağı bu sıvı fazlasıdır.

Gebe bir kadının damarlarında dolaşan kan hacmi yaklaşık %50 daha fazladır. Artan kan hacmiyle birlikte damarlarda da bir miktar genişleme olduğundan fazla olan sıvının bir kısmı doku içinde hücrelerin arasında birikir. Bu duruma ödem adı verilir.

Şişlik olarak tanımlayabileceğimiz ödem Gebe kadınların hemen hemen hepsinde belirli bir dereceye kadar görülür ve yaklaşık %75 kadında şikayet yaratacak boyutta olur. Gebeliğin ikinci trimesterından itibaren görülen ödem en sık ayaklarda ve ayak bileklerinde ortaya çıkar. Şişlikler özellikle günün geç saatlerinde ve uzun süre ayakta durulmuşsa daha belirgin olur. Havanın sıcak olması da ödem oluşumunu hızlandıran bir faktördür. Böyle bir günün sonunda ayakkabılarınızın ayağınıza dar geldiğini fark etmeniz şaşırtıcı değildir. Hatta çoğu kadında Gebeliğin sonları yaklaştıkça ayakkabı ölçüsü 2-3 numara büyür. Bazı kadınlarda ise elerde ve el bileklerinde de şişlikler olabilir, yüzükler dar gelebilir.

Şişlikler Gebelik öncesinde kilo sorunu olan ya da Gebelik süresince fazla kilo alan kadınlarda daha belirgindir. Çoğul Gebelik taşıyanlarda da şişlikler daha şiddetli olur.

Gebelikte görülen şişlik sadece ayaklarda ve bileklerde olduğu sürece ciddi olabilecek tıbbi bir durumun göstergesi değildir. Ancak basit ağrı kesicilerle geçmeyen başağrısı, görme bozukluğu, karın ağrısı gibi yakınmalar ya da tansiyon yüksekliği, idrarda protein gibi bulgular ile bir arada olduğunda preeklempsinin erken bir belirtisi olabilir. Benzer şekilde istirahat ile şişlikler inmiyor ise, preeklempsi açısından doktorunuz yüksek risk altında olduğunuzu söylemiş ise, tansiyonunuz yüksek ise mutlaka doktorunuzu aramalısınız

Şişliklerin bir diğer nedeni de diet alışkanlıklarıdır. Şişliklerden çok fazla yakınan kadınlaırn önemli bir kısmının yeteri kadar protein almadıkları saptanmıştır. Gerekli olan protein et ve benzeri besin maddeleri ile alınabileceği gibi gündenen az 3 porsiyon süt ya da mandıra ürünlerinin tüketilmesi de yeterli olabilir. Bazen sadece protein alımını yeterli düzeye getirmekle sorunun çözüldüğü görülebilir.

Beslenme ile ilgili bir başka yaklaşım da uygun tuz alımıdır. Çoğu insan fazla miktarda tuzun su tutulmasına ve dolayısı ile şişliğe neden olduğunu düşünür. Aslında bunun terside doğrudur. Yani yetersiz tuz alımı da ödem yapabilir.Önemli olan yeteri kadar tuz tüketmek ve dengeleri oluşturmaktır.

Bir diğer tedavi yaklaşımı hidroterapidir. Yeni yapılan bir çalışmada suda yapılan aerobik ve hatta sadece ılık bir küvette ayakları bir süre dinlendirmenin Gebe uterusu desteklediği gibi vücuttaki fazla suyun böbrekler vasıtası ile atılmasına da yardımcı olduğu ortaya konmuştur. Ancak sıcak küvette oturmanın vücut sıcaklığınızı istenmeyen düzeylerde arttırabileceğini unutmamalısınız.

 

ŞİŞLİKLERİ GİDERMEK İÇİN ÖNERİLER

Ayaklarınızı havaya kaldırın: Gün içinde fırsat bulduğunuzda ayağınızı bir sandalye ya da benzeri nesnenin üzerine koyarak bir süre havaya kaldırın. Bunu her fırsatta yapmaya çalışın. Otururken bacak bacak üstüne atmayın. Eğer çalışıyorsanız akşamları evde mümkün olduğunca uzun oturun. Ayaklarınızı sarkıtarak oturmayın

Uzanın: Mümkün olduğunca dinlenmeye çalışın ve sol yana dönüp uzanın.

Sıvı alın: Sanılanın aksine şişlik durumunda su içmek şişliği arttırmaz tam tersine azaltır. Önemli olan suyu kıstlamak değil onu hareket ettirmektir. Günde en az 8-10 bardak su için

Yürüyüş yapın: Düzenli egzersiz ve yürüyüş yapan kadınlarda şişliklerde dahil olmak üzere Gebelikte sık görülen sorunlar daha hafif seyreder. Yürüyüş bacak toplardamarlarınızın daha etkili görev yapmasını sağlarken doku aralığında biriken sıvının dağılmasını kolaylaştırır.

Rahat giyinin: Aşırı sıkan her türlü kıyafetten uzak durun. Lastikleri sıkı çorap ve beli sıkı pantolon giymeyin. Rahat ve topuksuz ayakkabı giyin. Eğer şişlikler çok rahatsız ediyor ve beraberinde ağrıya da neden oluyorsa veözellikle varisleriniz de varsa varis çorabı giymeniz yarar sağlayabilir. Bu amaçla Gebeler için özel üretilmiş çorapları tercih edin.

Yediklerinize dikkat edin: Tuz kısıtlaması ilk planda şişlikleri azaltabilir ancak uzun dönemde bir işe yaramayabilir. Uygun miktarda tuz alın. Yemeklere ekstradan tuz eklemeyin bununla birlikte tuzsus gıdalara da yönelmeyin.

Kontrollerinizi ihmal etmeyin: Şişlikler çoğu zaman zararsız olmasına rağmen preeklempsinin ilk belirtisi de olabilirler. Eğer şişlik aniden gelişir ise veya çok aşırı ise, sadece ayaklarda değil yüzde ve elde de oluyor ise altta yatan ciddi bir durum olabilir.

 

Gebelik ve anemi (kansızlık)

Halk arasında kansızlık olarak da bilinen anemi özellikle ülkemizde önemli bir sağlık sorunudur. Oksijen kanda hemoglobin adı verilen bir proteine bağlanarak taşınır Alyuvarlarda bulunan hemoglobin aynı zamanda kana kırmızı rengi veren maddedir. Hemoglobinin normalden düşük olması ise anemi olarak isimlendirilir.

Kadınlarda en sık karşılaşılan anemi türü demir eksikliği anemisidir. Demir, hemoglobinin ana yapısında bulunan bir elementtir. Amerika Birleşik Devletlerinde kadınların %10-30’unun anemik olduğu düşünülmektedir. Kadınlar erkeklere göre anemiye biraz daha eğilimlidirler. Bunun temel nedeni adet kanamaları ile düzenli ve sürekli olarak kan kaybetmeleridir. Ayrıca kadınların yeme alışkanlıklarının erkeklerden farklı olması da anemiye olan eğilimi arttırmaktadır.

Gebelik anemi riskini arttıran bir süreçtir. Kan temel olarak 2 bölümden oluşur. Birinci bölüm şekilli elemanlar denilen akyuvar, alyuvar gibi hücreler, ikinci kısım ise bu şekilli elemanları taşıyan sıvı yani plazmadır. Kırmızı kürelerin (alyuvar, eritrosit) plazmaya göre olan yüzdesine hematokrit adı verilir. Normalde hematokrit %38-45 arasındadır. Yani kanın %38-45’i şekilli elemanlar geri kalanı ise plazma tarafından oluşturulmaktadır. Gebelik sırasında kan hacmi yaklaşık %50 artar. Bu artışın büyük bir bölümü plazma kısmındadır. Alyuvarlar plazma kadar hızlı çoğalamazlar.Bu durumda kan içinde alyuvar konsantrasyonu azalır ve Gebelik öncesi dönemde olduğundan daha aşağılara iner. Bu durum özellikle Gebeliğin ilk yarısında belirgindir. Gebelik ilerledikçe alyuvar yapımı artar. Yapım artışı ise demire olan ihtiyacı arttırır. İlk başlarda gerek duyulan demir vücuttaki depolardan karşılanır ancak çoğu zaman bu depolar ihtiyacı karşılamada yetersiz kalır. Eğer kişi diet ya da ilaçlar ile yeteri kadar demir almıyor ise anemi ortaya çıkar. Bu tür anemiye hemodilüsyonel anemi adı verilir. Gebe kadınların yaklaşık %20’sinin anemik olduğu bilinmektedir.

Genel olarak hemoglobinin 10 gr/dL altında olması anemi olarak tanımlanır. Hemodilisyon varlığında hematokrit düzeyi %38-45’den %34 civarına düşer. Çoğul Gebeliklerde bu değer %30’a kadar inebilir. Gebeliğe bağlı bu fizyolojik hemodilusyon oksijen taşıma kapasitesinde bir azalmaya neden olmaz ve aneminin Gebelikte doğurduğu riskleri arttırmaz. Asıl problem olan Gebeliğe anemik olarak başlamak ya da Gebeliğin ilk 3 ayında anemik olmaktır.

Gebelikte görülen aneminin olası nedenleri

  • Demir eksikliği anemisinin en sık karşılaşılan nedeni yetersiz demir alımıdır.Demir hayvansal gıdarlarda ve yeşil yapraklı sebzelerde bol miktarda bulunur.
  • Folik asit yetersizliği de anemiye neden olur.
  • Basur ya da benzeri patolojiler nedeni ile kronik kan kaybı
  • Gelişmekte olan bebeğin annesinin depolarını tüketmesi
  • Travma, kaza gibi durumlarda ani ve fazla miktarda kan kaybı
  • Diğer anemi nedenleri

Risk fakörleri

  • Çoğul Gebelik
  • Beslenme bozukluğu
  • Sigara kullanımı (besin maddelerinin emilimini azaltır)
  • Alkol kullanımı
  • Sindirim sistemi hastalıkları
  • Bazı ilaçların kullanımı

Belirtileri
Pekçok olguda kişi anemik olduğunun farkında değildir. Anemi birden değil de yavaş yavaş geliştiğinde vücut bu duruma tolerans geliştirir. Anemi sıklıkla rutin yapılan incelemeler sırasında anlaşılır. En sık karşılaşılan belirtiler şunladır:

  • Halsizlik
  • Çabuk yorulma
  • Soluk görünüm
  • Çarpıntı
  • Merdiven çıkma, yürüyüş gibi aktivitelerde hemen yorulma ve nefes nefese kalma
  • Başdönmesi, baygınlık
  • Başağrısı
  • Tırnak diplerinin soluklaşması
  • Sarılık (nadir)
  • Karın ağrısı (nadir)

Bu belirtilerin büyük bir kısmının Gebeliğin erken döneminde de normalde görülebilen yakınmalar olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

Tanı
Aneminin tanısı çok kolaydır. Yapılacak olan bir kan sayımı ile anemi varlığı saptanabilir. İlk kontrolde yapılacak olan kan sayımı Gebelik öncesi anemi varlığının anlaşılması açısından önemlidir. Gebelik takipleri sırasında kan sayımı 24-28. haftalarda tekrarlanmalıdır.

Normal Hemoglobin Değerleri
Lökosit sayısı 4.000-11.000
Eritrosit sayısı 3.8-5.2 Milyon /ml
Hemoglobin 11.5-16.0 gr/dL
Hematokrit %34-45
MCV 76-103 fl
MCH 27-32 pg
MCHC 30-35 g/dL
Trombosit (platelet) sayısı 150.000 – 450.000
   
 
 
MCV: Mean Corpuscular Volume: Ortalama eritrosit hacmi
MCH: Mean Corpuscular Hemoglobin: Eritrosit başına ortalama eritrosit hemoglobini
MCHC: Mean Corpuscular Hemoglobin Concentration: Ortalama eritsosit hemoglobin konsantrasyonu
 
 

 

Tedavi
Demir eksikliği anemsinin tedavisi basittir. Genelde ağızdan alınan haplar ya da şurup şeklinde demir ilaçları ile tedavi yapılır. Nadiren enjeksiyon şeklinde demir alımı gerekebilir. Kansızlığın çok fazla olduğu durumlarda kan verilmesi gerekli olabilir.

Gebeliğin başlangıcında anemi olmasa bile pek çok kadında demir kullanılması önerilir. Bunun amacı demir depolarının desteklenmesidir. Kan değerleri normal olan kadınlarda demir kullanımı 24 haftaya kadar geciktirilebilir. Demir ilaçlarının kabızlık ve mide bulantısına neden olabileceği, aynı zamanda dışkıyı siyaha boyadığı unutulmamalıdır.

Komplikasyonlar
Demir eksikliği anemisi Gebelikte bazı sorunlara neden olabilir. Bunların en önemlisi erken doğum riskindeki artıştır.

  • Erken doğum riskinde artış
  • Rahim içi gelişme geriliği
  • Düşük doğum ağırlıklı bebek
  • Doğum sonrası annenin iyileşmesinde gecikme
  • Doğum sonrası annede enfeksiyon riskinde artış
  • Doğumda normal miktardaki kan kaybının anemik kadında tehlike yaratacak düzeylere ulaşması

Önlemler

  • Yeterli miktarda demir içeren besinler tüketin
  • Yeterli miktarda folik asit içeren besinler tüketin
  • Yeterli miktarda C vitamini alın. C vitamini demirin barsaklardan emilimini kolaylaştırır.
  • Kontrollerinizi ihmal etmeyin
  • Doktorunuz tarafından verilen vitamin ve demir ilaçlarını düzenli olarak kullanın

 

Gebelik ve cinsel yaşam

Gebelik kadın hayatını kökten etkileyen son derece değişik bir süreçtir. Bu süreç içerisinde fiziksel değişikliklerin yanısıra pekçok psikolojik değişiklik de ortaya çıkar. Hayatın her evresinde büyük önem taşıyan cinsellik ve cinsel yaşam çoğu zaman Gebelikten olumsuz etkilenir. Özellikle ilk Gebeliğini yaşayan anne adaylarında bu sürece uyum sağlama aşamalarında cinselliğe karşı soğukluk olabilir. Aslında cinsellik ve cinsel istek insanın içinde doğuştan var olan 5 içgüdüden biridir. Bu güdünün amacı varlıkların kendi soyunu devam ettirme isteğidir. Gebeliğin fark edilmesi ile birlikte annelik içgüdüsü biraz daha baskın hale gelir. İlk Gebeliğini yaşayanlar da dışarıdan gelecek her türlü müdahalenin bebeğe zarar vereceği düşüncesi anne addayının cinsel isteklerini köreltebilir. Oysa ki normal seyreden bir Gebelikte cinsel ilişkinin olumlu yada olumsuz hiçbir etkisi yoktur. Halk arasında erken dönemde yaşanacak cinsel ilişkinin bebekte sakatlık ya da ölüme neden olacağı veya bir düşük ile sonuçlanacağı fikri hakim olmasına rağmen bunun hiçbir bilimsel dayanağı yoktur. Gebelik ilerledikçe ve anne adayı kendisinde gerçekleşen bu değişime uyum sağladıkça cinsel istekde de bir artış görülebilir.Rahimin iyice büyümesi ile birlikte cinsel ilişki teknik olarak zor bir hal alır. Bu durum zaman zaman anne adayında ağrı ve acıya neden olabilir. Gebeliğin son dönemlerinde bu nedenle cinsel istekte yeniden azalma görülebilir.

Daha önceden tekrarlayan düşük öyküsü olan veya erken doğum yapan kadınlarda ilk 2 ayda ilişki kısıtlanabilir. Yaşamakta olduğu Gebeliğinde herhangi bir dönemde vajinal kanama olması durumunda ve düşük tehdidi, erken doğum tehtidi olan kadınlarda ilişki kesinlikle yasaklanır. Bu yasak tehlikenin ortadan kalktığı kesin olarak saptanana kadar devam eder.Erkekde veya kadında teşhis edilmiş genital enfeksiyon varlığında da enfeksiyon tedavisi tamamlanıncaya kadar yasak konmalıdır. Riskli Gebelikler sınıfına giren plasenta previa durumunda da kanamayı başlatma riski nedeni ile ilişkiden kaçınmak gerekir.

Gebe kadın psikolojik korkular nedeni ile ilişkiden kaçınıyorsa bu durumu anlayışla karşılamak ve zorlamamak gerekir.

 

Gebelik ve Röntgen

Radyasyon kelimesini duymak bile çoğu insanın içinde endişe uyandırır. Bu endişede kuşkusuz radyasyonun insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri ile ilgili yayınlar, filmler ve medya haberleri önemli rol oynar. Özellikle ikinci dünya savaşını sona erdiren dram ve Çernobil faciası gibi radyasyonla direkt ilgili olayların sonrasında görülen ölümlerin yanısıra kanser hastalarında görülen artış radyasyonun insanların gözünde korkunç bir yer edinmesine neden olmuştur.

Radyasyon nedir?
Tüm maddeler atomlardan oluşmuştur. Atomlar ise bir çekirdek ve etrafında dolanan elektronlardan oluşur. Çekirdek pozitif elektrik yüklüyken elektronlar negatif yük taşırlar. Bu artı ve eksi yükler atomu dengede tutar. Bu dengeyi sağlamak ve sağlamlaştırmak için bazı atomlar fazla enerjilerinden kurtulmak yani bunu yaymak zorundadırlar. Dengeye gelmemiş bir çekirdek elktron gibi bir parça ya da sedece enerji yayarak dengeye gelmeye çalışır. İşte atomdan ortama salınan bu parçacık ya da enerji radyasyon olarak tanımlanır.

Radyasyon doğal yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır. İnsanlar ve dünya üzerinde yaşayan tüm canlılar uzaydan ve güneşten gelen ışınlar, yer kabuğunda bulunan maddelerden doğal olarak radyasyon alırlar. Bu doğal radyasyonun yanısıra tıp, bilim,teknoloji ve modern yaşamın elementleri de dünya üzerinde sürekli bir radyasyon bulunmasına neden olur.

Ancak her radyasyon canlı dokular üzerinde zararlı etkiler yaratmaz ya da yaratamaz.Örneğin bir çeşit radyasyon olan elektromanyetik dalgaların kanser ya da anomali yapıcı etkisi yoktur.

İnsanlara zararlı olan iyonize radyasyona neden olan maddeler alfa, beta ve gamma olmak üzere 3 çeşit enerji salınımında bulunurlar. Bunlardan alfa ışınları çok düşük enerjilidir ve bir kağıt parçası bile bunu durdurmaya yeter. Beta ışıları ise biraz daha yüksek enerjiye sahiptir ve ince bir aliminyum levha tarafından etkiz hale getirilebilir. İyonize radyasyon denildiğinde etkilediği maddelerdeki atomların elektronlarını ayıracak enerjiye sahip olan atomlar anlaşılır. Bu şekilde bir etki sonucu dokulardaki DNA yapıları bozulabilir ve hücre ölümü söz konusu olabilir.

Ancak bu etki radyasyona maruz kalma süresine, şiddetine, ve maruz kalan vücüt bölgesine bağlı olarak değişiklik gösterebilir. Bu faktörlere bağlı olarak vücuda giren ışınlar hücrenin genetik yapısında değişikliğe neden olabilir, hücre ölümüne neden olabilir ya da hiç bir zarar vermeyebilir. Yine doz, süre ve şiddete bağlı olarak erken etkileri ciltte kızarıklıktan kansere kadar değişebilir. Bazı etkiler hemen ortaya çıkarken bazı etkileri uzun yıllar sonra kendini gösterebilir.

Röntgen nedir?
X ışınları ya da röntgen ışınları temas ettikleri maddelerin elektron kaybetmelerine yani iyonize olmalarına neden olan yüksek enerjili radyasyondur. Bu ışınlar tanı amaçlı kullanılan filmlerin çekilmesine kullanılırlar.Doza bağlı olarak hücre bölünmesi ve genetik yapısında bozulmalara neden olabilirler. Röntgen ışınlarının da dahil olduğu iyonize radyasyona en hassas olan hücreler hızlı bölünen hücrelerdir bu nedenle gelişmekte olan fetus ve ona ait dokular bu ışınlardan en fazla zarar görmesi beklenilen yapılardır.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta sadece ışın ile temas eden dokunun etkilenmesi ve bu ışınların vücut içinde seyahat etmemesidir. Örneğin çekilen bir el filminde alınan ışınlar vücüt içinde ilerleyerek rahime kadar ulaşmaz.

Radyasyon nasıl ölçülür?
Herhangi bir radyoaktif kaynaktan insan vücuduna ulaşan radyasyonun miktari birkaç değişik birimle ölçülmektedir.Bunlardan en sık kullanılanlar sievert, rad, rem ve röntgen birimleridir.

Her dokunun aldığı radyasyon miktarı birbirinden farklı olduğu için bu farklılığı dikkate alarak hesaplama yapmak önemlidir.

Gebelikte röntgen zararlı mıdır?
Radyoaktif ışınlar olan X-ışınları ya da yaygın adı ile röntgen ışınları ve bunlar kullanılarak çekilen filmler ile tomografi gibi yöntemler vücut içinde yaşanan patolojilerin saptanmasında son derece yararlı bilgiler veren tanı teknikleridir. Tıbbın hemen her alanında zaman zaman röntgen filmlerine gerek duyulur.

İyonize edici radyoaktif ışınların kullanıldığı bu tekniklerin Gebe bir kadın üzerinde kullanılması doğal olarak olayın içinde yer alan her kişide endişe oluşturur.

Tüm tanı ve tedavi yöntemlerinde olduğu gibi röntgen filmlerinin de potansiyel yarar ve zararları mevcuttur. Bu hem Gebe olan hem de olmayan kişiler için geçerlidir.

İyonize radyasyon hızlı bölünen ve çoğalan hücreler üzerinde daha fazla tahrip edici etkiye sahip olduğu için gelişmekte olan fetus üzerinde de zararlı etkileri olabilir. Ancak bu etkilerin doz ve süreye bağlı olduğu unutulmamalıdır.

Yapılan araştırmalarda fetusa zararlı olabilecek radyasyon dozunun 5 rad olduğu, fetusun bu miktarın altında radyasyona maruz kalması durumuda ise zarar görme olasılığının son derece uzak olduğu ortaya konmuştur. 5 rad hiçbir radyoloji tekniği ile ulaşılamayacak oldukça yüksek bir dozdur.

Amerikan Aile Hekimliği Akademisi Gebelik sırasında çekilen rontgen filmlerini güvenli olarak sınıflamaktadır. Bunun en önemli nedeni herhangi bir tanısal rontgen fiminde fetusa ulaşan dozun zarar verebilecek dozdan yüzlerce kez daha az olmasıdır.

Örneğin en sık karşılaştığımız sorulardan biri olan Gebelikte diş röntgeni konusuna baktığımızda ağızda çekilen tam 21 adet film netcesinde bebeğe ulaşan radyasyon dozu anne adayının doğadan güneş ışınları vb. ile 3 günde aldığı dozdan daha azdır. Bu kadar düşük bir dozun bebekte kalıcı hasara neden olması ve ilerki dönemde kansere yol açması yok denecek kadar düşük bir olasılıktır.

Bir başka örnek ise akciğer filmidir. Gebe bir kadın akciğer filmi çektirdiğinde bebeğe ulaşan radyasyon dozu ortalama 0.05 miliraddır ve bebek için riskli olabilecek dozdan yüzlerce kez daha azdır.

Bazı sık kullanılan röntgen filmlerinin bebeğe ulaştırdığı radyasyon dozları şu şekildedir.

İnceleme Doz
Kafa < 50 mrad
Boyun ve ense < 50 mrad
Göğüs < 50 mrad
Mammografi < 50 mrad
Myelography < 500 mrad
Üst gastrointestinal < 500 mrad
Diş 0.02 mrad
IVP 1 rad
Bel 400
Pelvis 400
   

Görüldüğü gibi uterusa çok yakın bölgeler için çekilen röntgen filmlerinde bile uterusa ulaşan doz zarar verebilecek olan dozun çok daha altındadır.Gebelikte röntgen ışınları güvenli olarak kabul edilse bile yine de gereksiz yere ışın almamak için film çekilirken karın üzerine kurşun gömlek konulması önerilir.

Gebelikte röntgen çekilmesi ve radyasyon?
Eğer bir kadın adet gecikmesi olmadan önce ya da birkaç günlük gecikme sırasında röntgen filmi çektirirse bu durum tek başına Gebeliği sonlandırmak için yeterli bir neden değildir. Çünkü böyle bir durumda bebeğin etkileme olasılığı yok denecek kadar azdır.

Radyasyona maruz kalınan radyasyon haftasına göre olası etkiler şu şekildedir:

1. Malformasyon ve prental ölüm: En duyarlı olunan dönem döllenmeden sonraki ilk 8 gündür. Bu dönemde alınan radyasyon Gebeliklerin %50-75’inde düşüğe neden olurken bu düşüklerin çoğu beklenen adet kanamasından önce meydana geldiği için genelde fark edilmez. Öte yandan klinik olarak fark edilen Gebeliklerdekidüşük oranı ise %15-20 civarındadır. İnsanlarda 100 raddan daha fazla yani çok yüksek oranda radyasyona maruz kalmanın etkileri konusunda elde ver yoktur ancak hayvan deneyleri bebeğin rahimde yerleşmesinden önce maruz kalınan 5-10 rad düzeyindeki radyasyonun düşük ve anomalilere neden olduğunu düşündürmektedir. Tanısal radyolojik incelemeler sırasında alınan düşük doz radyasyonun bu tür bir etkisi gösterilememiştir.

2. Gelişme geriliği: En duyarlı olunan dönem döllenmeden sonraki 8-56. günlerdir. Japonya’daki atom bombası faciasından sağ çıkanlarda yapılan incelemelerde Gebeliklerinin bu döneminde yaklaşık 25 rad radyasyona maruz kalanlardan doğan bebeklerin daha kısa, daha hafif ve kafa çaplarının daha küçük olduğu saptanmıştır.

3. Nörolojik etkiler: En hassas olunan dönem döllenme sonrası 2-15 haftalardır. Yine Atom bombasından sağ kurtulanlarda yapılan gözlemlerde en sık karşılaşılan anomalinin mikrosefali olarak adlandırılan kafanın küçük olması olduğu görülmüştür. Mikrosefali genellikle zeka geriliği ile birlikte görülür ancak radyasyona bağlı ortaya çıkan mikrosefali olgularının sadece %25’inde zeka geriliği saptanmıştır. Bu hastalarda alınan her rad başına mikrosefali görülme olasılığı %0.5-1 oranında artmaktadır. Bununla beraber 8. haftadan önce radyasyona maruz kalan ve mikrosefali olan bebeklerde ise yapılan IQ testleri sonrası zeka geriliğine rastlanmamaktadır.

4. Şiddetli zeka geriliği: En hassas olunan dönem 8-15 haftalardır. Atom bombası sonrası yapılan gözlemlerde Gebeliğin 8-15. haftalarında radyasyona maruz kalanlardan doğan bebeklerde alınan her rad başına %0.4 oranında şiddetli zeka geriliği ortaya çıktığı gözlenmiştir. Alınan dozun 1 raddan daha düşük olduğu durumlarda ise buduruma hiç rastlanmamıştır. Gebeliğin 7. haftasından önce ya da 25. haftasından sonra radyasyona maruz kalanlarda ise şiddetli zeka geriliği gözlenmemiştir. Gebeliğin 8-25 haftalarında radyasyona maruz kalan bebeklerde her 100 rad için IQ düzeyinde 25 puanlık bir azalma gözlenmektedir. Bu bebeklerde yaşamlarının sonraki dönemlerinde sara (epilepsi) hastalığına da daha fazla rastlanmaktadır.

5. Kanser: Radyasonun en korkulan etkisi uzun dönemde ortaya çıkan kanserlerdir. Gerçekten de yüksek doz radyasyon kansere neden olduğu bilinen bir etkendir. Çocukluk çağı kanserlerindeki artış açısından bakıldığında anne karnındayken maruz kalınan her 1 rad radyasyon için bu artış 3000’de 1 ya da 2 olmaktadır.

Gebelik sırasında tanısal röntgen çekilmesi sonrasında bebekte kanser görülme riski radyasyon dozu ve Gebelik yaşına göre şu şekildedir.

Gebelik yaşı

0 rad

1 rad

5 rad

10 rad

1. trimester

0,07

0,25

0,88

1,75

2 ve 3 trimester

0,07

0,12

0,3

0,52

 

 

Gebelikte röntgen ve radyasyon sonrası öneriler

1. Eğer Gebelik oluşmadan önce tanısal dozlarda radyasyona maruz kalınırsa Gebeliğin sonlandırılması gerekmez.
2. Gebeliğin 2-8 haftaları arasında maruz kalınan doz 15 rad’dan daha az ise bu durum tek başına Gebeliğin sonlandırılmasını gerektirmez. Bunun yanısıra teratojen ilaç kullanımı gibi ek bir faktör varsa Gebeliğin sonlandırılması düşünülebilir. 15 raddan daha fazla radyasyon olması durumunda ise Gebeliğin sonlandırılması daha uygun olur.
3.Gebeliğin 8-15. haftaları arasında maruz kalınan 5 raddan daha düşük dozlarda radyasyon tek başına Gebeliğin sonlandırılması için yeterli bir neden değildir. beş ile 15 rad arası dozlarda ek bir sorun varsa Gebelik sonlandırılabilir.15 raddan daha fazla radyasyon olması durumunda ise Gebeliğin sonlandırılması daha uygun olur.

Gebelik ve obesite

Gelişmiş toplumların en önemli sağlık sorunlarından biri olan obesite ya da Türkçe söylenişi ile şişmanlık sadece genel bir sorun olmakla kalmamakta, Gebelik sürecini de yüksek riskli sınıfına sokmaktadır.

Obsite görülme sıklığı gün geçtikçe artmakta, günümüzde sadece Amerika Birleşik Devletlerinde 95 milyondan fazla kişinin obesite tanımına uyan vücut ağırlığına sahip olduğu tahmin edilmektedir. Bu kişilerin önemli bir kısmını üreme çağındaki kadınların oluşturduğu dikkate alınırsa sorunun önemi daha kolay anlaşılabilir. Bu bilgiler ışığında her 100 Gebe kadından 18-38’inin obes tanımına uyduğu değişik araştırmacılar tarafından ortaya konmuştur.

Obesite nedir?
Obesite gövdede iskelet ve fiziksel standartlarından daha fazla yağ miktarda dokusu birikmesidir. Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsünün tanımına göre vücut ağırlığı ideal ağılıktan %20 ya da daha fazla artmış ise bu durum obesite olarak adlandırılır. Bu oran fazla kiloların sağlık sorunu açısından risk oluşturmaya başladığı noktadır.

Obesite kilo fazlalığına bağlı ciddi derecede risk oluşturmaya başladığı noktada morbid yani hastalık derecesinde kabul edilir. Kişinin ideal kilosundan %50-100 fazla olması durumunda morbid obesiteden söz edilebilir. Böyle bir durumda kişinin normal fiziksel aktiviteleri kısıtlanacağı gibi ölüm ile sonuçlanabilen ciddi sağlık sorunlarının ortaya çıkma olasılığı son derece artmaktadır.

Obesiteye neden olan faktörler nelerdir?

  • Yaş: Artan yaşla birlikte vücudun besinleri metabolize etma hızı yavaşlar. Bu nedenle kişi yaşlandıkça aynı miktarda yemesi ve aynı aktivitelerde bulunmasına karşın kilo alır
  • Cinsiyet: Erkeklerin bazal metabolizma hızı kadınlara göre daha yüksektir. Bu nedenle kadınlar daha kolay kilo alırlar.
  • Genetik
  • Çevresel faktörler: Genler önemli olmakla birlikte kişinin işi, yaşam tarzı gibi faktörler de kilosunu direkt olarak etkiler
  • Fiziksel aktivite:
  • Psikolojik faktörler yeme alışkanlıklarını değiştirerek kilo değişimlerine neden olabilirler.
  • Bazı hastalıklar: Bazı hormon bozuklukları ve psikiyatrik bozukluklar kilo artışına neden olabilir.
  • İlaçlar: Steroid gibi bazı ilaçlar kilo artışına yol açabilirler.

Obesite tanısı nasıl konur ?
Obesite tanısında en sık kabul gören yöntem vücut kitle indeksidir (Body mass index, BMI). BMI bir kişinin fazla kilolu olup olmadığını belirlemeye yarayan bir matematik denklemidir. Kişinin kilogram olarak ağırlığı, metre cinsinden boyunun karesine bölünerek BMI hesaplanır. BMI 25-29.9 arasındaysa kişi fazla kilolu, 30’un üzerinde ise obes olarak kabul edilir. BMI 20’nin altında ise kişi zayıf, 20-24.9 arasındaysa normal kilodadır.

Gebelik öncesinde obesite problemi olan kadınların Gebelikleri sırasında komplikasyon yaşama olaslıkları daha yüksektir. Buna bağlı olarak bebekte de anomalilerde dahil olmak üzere sorun ortaya çıkma olasılığı artmaktadır.

ANNE ADAYI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Karbonhidrat metabolizması
Kilo fazlalığı hem Gebelik öncesinde hem de Gebelik sırasında karbonhidrat toleransında bozulma açısından önemli bir risk faktörüdür. Kilo fazlalığı olan bir kadının Gebeliği sırasında Gebeliğe bağlı şeker hastalığı görülme olasılığı normal kiloda oranlara göre çok yüksektir.

Gebelik öncesi BMI 25-30 arasında olanlarda Gebeliğe bağlı şeker hastalığı görülme riski 1.8-6.5 kat fazlayken, BMI 30 ve üzerinde olanlarda bu artış 1-4-20 kat olmaktadır.

Ayrıca kilo fazlalığı insülin duyarlılığını bozarak yumurtlama probemlerine neden olabileceğinden bu kadınlar Gebe kalmakta güçlükler yaşayabilmektedirler.

Hipertansif bozukluklar
Kilo fazlalığı anne adayında yüksek tansiyon ve buna bağlı komplikasyonların görülme olasılığını da arttırmaktadır. Obes kadınlarda Gebelik sırasında tansiyon yüksekliğine 2.2-21.4 kat fazla rastlanırken oldukça tehlikeli olan preeklempsi görülme riskinde de 1.2 ile 9.7 kat artış izlenmektedir. İstatsitiksel bir anlam olmamakla birlikte hipertansiyonun en ciddi formlarından biri olan eklempsiye de daha sık rastlanmaktadır. Gebeik sırasında yüksek tansiyon hem anne adayı hem de bebek açısından ölüm de dahil olmak üzere pekçok riski beraberinde taşımaktadır. 

Doğum komplikasyonları
Obes kadınlarda doğumda problem yaşanma olasılığı zayıf olanlara göre daha yüksektir. Bozulmuş karbonhidrat metabolizması nedeni ile bebeğin iri olma olasılığı fazla olduğundan omuz takılması da dahil olmak üzere pekçok ciddi komplikasyonun görülme riski artar.

Obes kadınlarda sezaryen gerekliliği 1-3 kat artmakla birlikte normal doğum ya da sezaryen sonrası damarlarda pıhtılaşma ve enfeskiyon da dahil olmak üzere diğer komplikasyonlara da daha fazla rastlanır.

BEBEK ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Yenidoğan parametreleri
Obes anne adaylarından dünyaya gelen bebeklerin Apgar skorları zayıf annelerden dünyaya gelenlere göre biraz daha düşük olmaktadır.

Obes anne adaylarının bebeklerinin Gebelik yaşına göre büyük yani iri olma olasılığı da 1.4-18 kat daha fazladır. Bu tür bebeklerin ciltaltı kalınlığının fazla olması ise iriliğin altında yatan nedenin yağ dokusu fazlalığı olduğunu düşündürmektedir. Makrozomi olarak adlandırılan bebeğin normalden iri olması doğum travması ve bebeğin kaybedilmesi riskini arttırmaktadır.

Doğumsal anomaliler
Anne adayında obesite olması bebekte doğumsal kusurların görülme olaslığını da arttırmaktadır. Bazı araştırmalara göre obes kadınların %35’inin bebeklerinde bu tür anomalilere rastlanmaktadır. Yapılan son çalışmalarda obesitenin nöral tüp defekti görülme riskini de 1.8-3 kat arttırdığını göstermektedir.

Ayrıca 2003 yılında yayınlanan çok yeni bir araştırmanın sonuçlarına göre de fazla kilolu annelerden doğan bebeklerde kalp anomalilerine 2 kat fazla rastlanırken, bebeğin karın ön duvarının açık olması şeklindeki anomalinin görülme riski de en az 3 kat artmaktadır.

Kilo fazlalığı ile bebekteki doğumsal anomalier arasındaki ilişki bilinmemekle birlikte metabolik sistemedeki bazı değişimlerin embryodaki hücre gelişimini etkileyebildiği ve bu şekilde anomalilere neden olduğu düşünülmektedir.

Erkek bebeklerde inmemiş testis görülme oranı da yaklaşık 2.5 kat fazladır.

Mortalite
Kilo fazlalığı olan anne adaylarında doğumdan hemen önce ya da hemen sonra görülen bebek ölümlerinde de bir artış dikkati çekmektedir. Bazı yazarlara göre bu risk artışı 1.1-2.5 arasında değişmektedir. Bu risk artışı ilk bebeğine Gebe olanlarda daha belirginidir. Doğumdan sonra görülen bebek kayıplarındaki en önemli faktör ise doğum travmalarıdır.

Sonuç olarak obesite genel bir sağlık sorunu olmasının yanısıra Gebelik açısından da ciddi bir risk yaratmaktadır. Vücut kitle indeksi 25 ve üzerinde olan kadınlar bebek sahibi olmaya karar vermeden önce hem kendi hem de bebeklerinin sağlığı açısından fazla kilolarından kurtulmalıdırlar.

 

Gebelik ve kaşıntılar

Gebelik sırasında kadınlar daha önceden yaşamadıkları pekçok değişik durumla karşılaşabilirler. Özellikle ilk Gebeliğini yaşayanlarda bu durumlar bebeğin sağlığı, ve ona zarar verip vermeyeceği konusunda endişeye neden olabilirler.

Gebelik sırasında anne adayını hem fiziksel olarak hem de bebeğine zarar gelip gelmeyeceği konusunda endişelendiren durumlardan birisi de kaşıntılardır.

Pekçok kadın Gebeliğin seyri sırasında vücudun belirlli bölgelerinde ya da genelinde değişik derecelerde kaşıntı sorunu yaşar. Kaşıntılar çoğu zaman hem anne adayı hem de bebek açısından tehlike oluşturabilecek bir durumun habercisi değildir. Ancak bazı özel durumlar da söz konusu olabilmektedir

Özellikle hızla büyüyen karın ve memeler etrafında kaşıntının olması son derece normaldir. Bu bölgeler etrafında oluşan çatlakların şilk belirtisi kaşıntıdır. Hormonal değişimler de ciltte hassasiyeti arttırarak kaşıntıya yol açabilir.

Cilt Gebelik sırasında nortmalden daha aktif bir organdır. Hem kan akımları artar hem de ter bezlerinin çalışması hızlanır. Buna bağlı olarak meme altlarında, kasıklarda ve diğer cilt kıvrımlarında terlemeye bağlı döküntü ve kaşıntılar olabilir. Bu bölgelerde cilt mantarı gelişebilir ve bu enfeksiyonlar da kaşıntıya yol açabilir.

Vajina çevresindeki kaşıntılar genital mantar enfeksiyonuna, anüs çevresindeki kaşıntılar ise hemoroid ya da basrak parazitlerine bağlı olarak ortaya çıkabilir.

Artan östrojen düzeylerine bağlı olarak avuç içi ve ayak tabanlarında kızarıklık görülebilir ve bu tabloya kaşıntı eşlik edebilir. Durum doğumdan hemen sonra gerileyerek kaybolur.

Bunun dışında Gebe olmayan bir insanda kaşıntıya neden olabilecek egzema, cilt kuruluğu, besin alerjileri gibi durumlar da Gebelikte kaşıntının altında yatan neden olarak karşımıza çıkabilir.

Son olarak ise Gebelik kaşıntıları Gebeliğe bağlı cilt hastalıkları ya da daha da önemlisi safra yolları ile ilgili problemlerin belirtisi olabilir.

Hemen herkeste görülebilen basit kaşıntılar ile başa çıkmak için alınabilecek basit önlemler vardır. Bunlardan en basiti çok sıcak su ile banyo yapmaktan kaçınmaktır.Sıcak su cildi kurutarak elastikiyetini azaltır. İdeal olan ılık su ile banyo yapmaktır. Banyo sonrası sabun ve şampuanı iyice durulamak ve yumuşak bir havlu ile iyice kurulamak önemlidir. Bazı parfümler ciltte rahatsızlığa neden olabileceğinden kokusuz kremler ile vücudu nemlendirmek yararlı olacaktır.

Yulaf özlü şampuan ve sabunların ciltteki basit kaşıntıları gidermekte etkili olduğu bilinmektedir. Ülkemizde de satılan bu tür ürünlerin tercih edilmesi yararlı olabilir. Bol ve pamuk bazlı kıyafetlerin tercih edilmesi, günün çok sıcak saatlerinde sokağa çıkılmaması da alınabilecek basit ama etkili önlemlerdir.

 

PUPPP
Gebe kadınların yaklaşık %1’inde göbek çevresinde kaşıntılı kırmızı kabarıklıklar ortaya çıkar. Bu durum Gebeliğin kaşıntılı ürtiker plakları ve papülleri olarak (pruritic urticarial papules and plaques of pregnancy (PUPPP) olarak adlandırılır. PUPPP Gebeliğin son 3 ayında ve ilk bebeğini bekleyen ya da çoğul Gebelik yaşayan anne adaylarında daha sık görülen bir durumdur. Kızarıklıklar ilk başta karın çevresinde ve çoğu zaman eğer varsa karın çatlaklarının etrafında başlar ve giderek kalçalara, bacaklara ve hatta kollara doğru yayılır. Bu durum hm anne adayı hem de bebek için zararsız olmakla birlikte bazen çok rahatsız edici boyutta kaşıntıya neden olabilir.

Tanısı cilt doktoru tarafından konur. Tedavisinde ise rahatlatıcı kremler ve gerekli durumlarda alerji ilaçları kullanılır. Bu tedaviye dirençli olan nadir durumlarda ağızdan alınan steroidlerin kullanılması gerekli olabilir

PUPPP genelde doğumdan sonra birkaç gün içinde kendiliğinden kaybolur. Nadiren doğumdan sonra birkaç hafta daha devam edebilir. Dah anadir olarak ise Gebelik sırasında değil doğumu takip eden birkaç gün içinde ilk kez ortaya çıkabilir.

Bir Gebeliğinde PUPPP yaşayan annelerin takip eden Gebeliklerinde aynı duruma maruz kalmaları nadirdir.

 

Prurigo
PUPPP’dan daha nadir görülen Gebeliğe bağlı bir cilt problemidir. Cildin değişik yerlerinde böcek ısırığına benzer kabarık döküntüler ile karakterize bir durumdur. Her yerde görülebilmekle birlikte en sık eller, kollar, bacaklar ve ayaklarda ortaya çıkar.

Genellikle Gebeliğin son trimesterinin başlangıcında ortaya çıkar ve doğumdan sonra birkaç hafta ya da bazen birkaç ay daha devam eder. Çok kaşıntılı bir durum olmakla beraber anne adayı ve bebeğin sağlığı açısından bir risk oluşturmaz.

 

Pemphigoid gestationis
Çok nadiren Gebe adınlarda deriden kabarık üstü pütürlü şekilde başlayıp içi su toplamış kabarcıklar şekline dönüşen çok kaşıntılı döküntüler görülebilir. Bu durum pemphigoid gestationis ya da herpes gestationis olarak adlandırılır. Adında herpes geçmesine rağmen herpes yani uçuk virusü ile herhangi bir ilgisi yoktur. Döküntü genelde karın çevresinde başlayıpo buradan kollara ve bacaklara kadar yayılır.

Bu durum diğer cilt hastalıklarından daha önemlidir. Çünkü bebekte büyüme sorunlarına hatta erken doğumlara neden olabilir.

Genelde ikinci üç ayın son dönemlerinde ya da üçüncü üçayın ilk dönemlerinde başlamakla birlikte bazen doğumu takip eden birkaç hafta içinde başlayabilmektedir. Takip eden Gebeliklerde tekrarlama olasılığı yüksektir ve tekrarladığında çoğu zaman önceki Gebeliğe göre daha şiddetli seyreder.

 

Gebeliğin intrahepatik kolestazı
İkinci üçayın sonlarında ya da son üçayın başlangıcında ortaya çıkan ve bereberinde döküntü görülmeyen kaşıntılar Gebeliğin intrahepatik kolestazı olarak tanımlanan bir karaciğer hastalığınının belirtisi olabilir. Bu durum tüm Gebelerin yaklaşlık %1’ini etkileyen bir sorundur.

Karaciğerde üretilen safra, safra kanallrı içinde normal şekilde ilerleyerek safra kesesine ulaşamaz. Bu durumda safra tuzları kana karışarak ciltte birikir. Kaşıntı genelde oldukça şiddetlidir. Hastalığın kendisi normalde döküntüye neden olmaz ancak şidetli kaşıma neticesinde ciltte kızarıklıklar ve tırnak izine bağlı ince kesikler olabilir.

İntrahepatik kolestaz tehlikeli bir durumdur. Bebekte gelişme geriliği ve hatta anne karnında ölüme neden olabilir.

Tanısı yapılan kan testleri ile konur.

Şiddetli kolestaz varlığında bebeği riske atmamak için doğum planlanarak bebek erken dünyaya getirilebilir.

Durum genelde doğumdan sonra kendiliğinden düzelir. Ancak takip eden Gebeliklerde tekrarlama olasılığı yüksektir.

 

Gebelik ve Oruç

Gebeler oruç tutabilir mi?
Bu sorunun kesin bir cevabı yoktur, Konu ile ilgili yapılmış olan çalışmaların sayısı az, nitelikleri idealden uzak olduğundan oruç tutmanın Gebe bir kadın ve karnındaki bebeği açısından güvenli olup olmadığını kesin olarak bilmek olanaksızdır.

Ancak tamamen sağlıklı, Gebeliği yolunda giden, herhangi bir yüksek risk olmayan sağlıklı Geberlerde oruç tutumanın hem anne hem de bebek açısından zararlı olmayabileceği yönündeki görüş daha ağır basmaktadır.

Din ile ilgili konularda ülkemizin en yetkili kurumu olan T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulunun bu soru ile ilgili verdiği cevap aslında son derece açıktır:

Ramazan orucunu tutmamak için geçerli mazeretlerden biri de Gebelik veya çocuk emzirmektir. Gebe veya emzikli olan kadınlar, kendilerine yahut çocuklarına bir zarar gelmesinden korkmaları halinde oruç tutmayabilirler Bunlar bir yönüyle hasta hükmünde oldukları gibi, onlara bu ruhsatı tanıyan hadisler de bulunmaktadır. Kendisi dayanabilecek ve çocuk da etkilenmeyecek ise Gebe ve çocuk emziren anne oruç tutabilir. Bu konuda alanında uzman bir hekime danışılması uygun olur. Gebelik ve çocuk emzirme gibi meşru sebeplerle oruç tutamayan bayanlar, tutamadıkları bu oruçlarını şartların elverişli olduğu başka zamanlarda kaza ederler.

Gebelik sırasında oruç ile ilgili bilimsel veriler nelerdir?
Bu konuda çalışmalar arasında fikir birliği yoktur. Bazı yayınlada orucun yenıdoğan üzerinde çok az etkisi olduğu ya da hiç etkisi olmadığı bildirilirken bazı yayınlarda çocuğun ileriki yaşantısında ve okul başarısında sorun olabileceği ileri sürülmektedir.

Oruç düşüğe neden olabilir mi?
Halk arasında böyle bir endişe vardır ve bu endişeyi destekleyen ya da gideren bir çalışma yoktur. Genel olarak oruç tutumanın düşüğe neden olması uzak bir olasılık olarak görünmekle birlikte bunu destekleyecek yeterli bilimsel veri mevcut değildir.

Genel olarak bakacak olursak

  • Doğum sırasında APGAR skorları oruç tutan ve tutmayanlarda faklı bulunmamıştır
  • Oruç özellikle Gebeliğin ilk üç ayına denk geliyorsa bu bebeklerde düşük doğum ağırlığı görülme oranı daha fazladır ancak bu fark çok büyük değildir. 2004 yılında İran’da yapılan bir çalışmada ise Gebeliğin ilk 3 aylık döneminde oruç tutan kadınlarda düşük doğum ağırlığı görülme oranının 1.5 kat arttığı saptanmıştır.
  • Gebelik sırasında oruç tutan annelerin bebeklerinin ileriki yaşamlarında daha minyon yapılı olduğu ileri sürülmektedir ancak yine bu fark çok büyük değildir.
  • Oruç sırasında kan kimyasında değişiklik olması kaçınılmazdır ancak bu değişikliğin Gebelik ve bebek üzerindeki etkileri gösterilememiştir.
  • Gebelik sırasında oruç tutmanın erken doğuma neden olabileceğini ileri süren yayınlar olsa da bu yönde bir bulguya rastlanmadığını bildiren yayınlar da mevcuttur.

Eğer vücut ağırlığınız, yaşam tarzınız ve genel sağlığınız ideal koşullarda ve mutlaka oruç tutumak kararındaysanız bu durumda bazı noktaları da mutlaka dikkate almanız gerekir. Bunlardan belki de en önemlileri Gebeliğin hangi döneminde olduğunuz ve sahurdan iftara kadar geçen sürenin ne kadar uzun olduğudur.

Oruç tutmaya karar vermeden önce mutlaka Gebeliğinizi takip eden doktorunuz ile görüşüp fikrini almanızda yarar vardır. Örneğin diabet (şeker hastalığı) ve anemi (kansızlık) varsa oruç tutumanız önerilmez

Uyarı işaretleri

Gebelik sırasında oruç tutmaya karar verdiyseniz şu durumlarda mutlaka doktorunuzla görüşmeniz gerekir

  • Yeterli kilo artışınız yoksa
  • Kilo kaybı varsa
  • Aşırı susuzluk hissediyorsanız
  • İdrara çıkışlarınız azaldıysa (2015 yılında yayınlanan ve Türkiye’de yapılan bir araştırmada Ramazan’ın ilk haftasında ve son haftasında oruç tutan ve tutmayan kadınlar incelendiğinde oruç tutanlarda uzun süre susuz kalmaya bağlı böbrek fonksiyonlarında anlamlı bozulma olduğu gösterilmiştir.)
  • İdrar renginiz koyulaştı ise
  • İdrarda kötü bir koku varsa
  • Başağrısı olursa
  • Ateş yükselirse
  • Bulantı ve kusma olursa
  • Bebek hareketlerinde azalma hissederseniz
  • Rahimda adet sancısına benzer kasılmalar olursa
  • Baş dönmesi, aşırı yorgunluk, baygınlık, yer ve zaman kavramında karmaşıklık ortaya çıkarsa

Ramazan için öneriler

  • Sahur yemeyi ihmal etmeyin
  • İftar ile sahur arasında 1.5-2 litre sıvı almayı ihmal etmeyin
  • Kafeinli içeceklerden uzak durun
  • Yavaş enerji salan tam tahıl ürünlerini ve kuru meyveleri tercih edin
  • Kan şekerinizi hızla yuseltip sonrada düşüren şekerli gıdalardan uzak durun
  • Yağlı yiyeceklerden uzak durun
  • Kuru baklagiller, kuruyemiş, et ve yumurta tüketerek bebeğinizin ihtiyacı olan proteini sağlamaya özen gösterin

Yiyecekler

Yaz ayları sıcak ve nem nedeni ile yiyecelerin normalden daha erken bozulmasına ve zararlı bakterilerin üremesine neden olabilir. Bu nedenle çabuk bozulabilen yumurta, mayonez ve tavuk eti gibi gıdalar tüketilirken dikkatli olunmalıdır.

Yaz ayarı yine mangal ve ızgaranın daha çok yapıldığı dönemlerdir. Bu tür bir yemek hazırlanırken çiğ etten bulaşabilecek hastalıklar göz önüne alınmalı ve buna uygun davranılmalıdır.

Yiyeceklerden bulaşabilecek hastalıklardan korunmak için et tavuk ve balık çok iyi pişirilmeli, içlerinin çiğ kalmadığından emin olunmalıdır.

Dışarıda beklemiş şarküteri ürünlerinde listeria adı verilen ve düşüğe neden olabilen bakteriler üreyebilir.

Buzdolabı dışında iki saatten fazla beklemiş tüm yiyecekler tüketilmeden çöpe atılmalıdır. Hava sıcaklığının 32-33 dereceden fazla olduğu durumlarda bu süre 1 saati geçmemelidir.

 

Gebelik ve enfeksiyonlar

Gebe bir kadının herhangi bir enfeksiyona yakalanması, hele bir de ateşi çıkarsa doğal olarak büyük endişe yaratır. Bu enfeksiyonun bebeği etkileyip etkilemeyeceği, Gebeliğin erken döneminde geçirilen enfeksiyonların bebeği aldırmayı gerektirip gerektirmeyeceği enfeksyiyona neden olan mikroba bağlıdır. Bu bölümde Gebelikte çok karşılaşılan enfeksiyonlar ile Gebelikte geçirilmesi halinde özel önlem alınması gereken durumlar anlatılıyor.

Gebelik ve Suçiçeği

Herpes grubu viruslerin neden olduğu bir enfeksiyon olan su çiçeği ya da bilimsel adı ile varicella çocukluk çağı hastalıklarından birisidir. Herpes vürusler insanda temel olarak suçiçeği ve uçuğa neden olurlar. Çocukluk çağı hastalığı olmakla birlikte su çiçeği nadiren erişkinlerde de görülebilir. Erişkinlerde görülen hastalığın çocuklardakinden farkı çok dha ciddi seyretmesi, hatta ölümcül olabilmesidir. Erişkinler içinde hastalığı en ağır geçirenler Gebelerdir.

Görülme sıklığı:
Elde kesin veriler olmamakla birlikte tüm dünyadaki kişilerin %80-85’inin çocukluk döneminde su çiçeği geçirdiği tahmin edilmektedir. Hastalık bir kere geçirildiğinde kalıcı bağışıklık sağlanır ve kişi daha sonraki yaşantısında yeniden su çiçeğine yakalanmaz. 15 yaşından büyük bireylerde ise görülme sıklığı %1-2 civarındadır. Gebe kadınların ise yaklşık 10.000’de 5’inde görülür.

Diğer çocukluk çağı hastalıklarında olduğu gibi en sık kış ve bahar aylarında ortaya çıkar.

Bulaşma şekli:
Su çiçeği havadaki virus parçacıklarının solunması ya da aktif enfeksiyon geçiren bir kişeye direkt temas yolu ile bulaşır. Aynı ev içinde bir bireyde suçiçeği olması durumunda eğer daha önceden geçirmemişseniz %90 olasılıkla hastalığa yakalanacaksınız demektir.

Hastalığın seyri:
İlk temas ya da virusun solunum yoluna girmesinden sonra ağız ve burun içini döşeyen mukoza enfekte olur. Takip eden 1-4 günlerde virüs bölgesel lenf düğümlernde çoğalmaya başlar. Daha sonra buradan kan yolu ile diğer organlara (temel olarak karaciğer ve dalak) ulaşır ve burada da çoğalmaya devam eder. İlk temastan 10-14 gün sonra ikinci viremi adı verilen tablo ortaya çıkar ve vürus kan yolu ile cilde kadar ulaşır. İlk temastan 14-15 gün sonra ciltte tipik döküntü ortaya çıkar. Bir başka değişle hastalığın kuluçka süresi 14 gün kadardır ancak bu süre 10-21 gün arasında değişebilir.

İkinci viremi başladığında hastalığın bulaşıcılığı da başlamış olur. Yani döküntüler ortaya çıkmadan 1-2 gün önce hastalık başkalarına bulaşabilir.

Belirtileri
Suçiçeğinin en önemli belirtisi vücutta yaygın şekilde görülen döküntülerdir. Döküntü ortaya çıkmadan önce erişkinlerde ateş, halsizlik, kas ve eklem ağrıları ile başağrısı görülebilir. İlk lezyonlar önce yüzde ortaya çıkar ve yavaş yavaş aşağılara doğru iner. İlk önce çıkan lezyonlar en önce olmak üzere 4-7 gün içinde tüm döküntüler iyileşir. Döküntüler tamamen iyleşene kadar bulaşıcılık devam eder.

Su çiçeği enfeksiyonları zaman zaman komplikasyonlara neden olabilir. Erişkinlerde hastalığa bağlı ölüm oranının 100.000’de 50 olduğu tahmin edilmektedir.

Erişkinlerde en sık karşılaşılan komplikasyon pnömoni yani zaatürredir. Zaatürre nedeni ile hastaneye yatırılarak tedavi gerektiren hastaların oranı %5-14 civarındadır. Ancak bu durum ortaya çıktığında ölüm riski %12’lere kadar artabilmektedir. Belirtiler genelde döküntüler görüldükten 1-6 gün sonra ortaya çıkar. Öksürük, solunum güçlüğü, ateş, göğüs ağrısı ve tükrükte kan olması tipik bulgulardır. Suçiçeğinin bir diğer ciddi komplikasyonu da beyin iltihabıdır ancak bu durum çok nadir görülür.

Tanı
Suçiçeği tanısı tipik döküntülerin görülmesi ile konur

 

Gebelik ve suçiçeği
Gebelikte su çiçeği geçirilmesi riskli bir durumdur. Bölye bir durumda pnömoni başta olmak üzere komplikasyonların görülme riski daha yüksek olduğu gibi hastalık çok daha ciddi seyreder. Günümüzün gelişmiş yoğun bakım şartlarının olmadığı günlerde su çiçeği pnömonisi nedeni ile Gebe kadınlardaki ölüm oranlarının %35’e yakın olduğu bilinmektedir.

Gebe kadınlarda su çiçeğine bağlı zaatürre görülmesi açısından bazı risk faktörleri vardır. Bunlar arasında sigara, kronik akciğer hastalıkları ve bağışıklık sistemi hastalıkları sayılabilir. Döküntülerin şiddeti ve sayısı ne kadar fazla ise komplikasyon görülme olasılığı da o derece yüksektir.

Gebeliğin son dönemlerinde rahimin büyümesine ve yukarıya doğru baskı yapmasına bağlı olarak akciğer kapasitesinin azalması da pnömoni açısından risk faktörü olarak kabul edilir.

Gebeliği sırasında su çiçeği geçiren bir kişi ile temas eden kadında zaman kaybetmeden bağışıklık olup olmadığı incelenmelidir. Bunun için basit bir kan testi yeterlidir. Üreme çğındaki kadınların neredeyse %90’ından fazlasının bağışık olduğu düşünüldüğünde bu incelemenin rutin Gebelik incelemeleri arasında yer almaması normaldir. Kişinin su çiçeği geçirdiğini ya da aşı olduğunu bilmesi bağışık olduğu anlamına gelir. Böyle bir durumda dakanda inceleme yapmaya gerek yoktur.

Bağışıklığı olmayan kişilerde ise temastan sonraki ilk 96 saatte koruyucu immunglobulin yapılabilir.

Gebe bir kadın su çiçeğine yakalandığında yakın takip edilmesi şarttır. Gerekli görülen durumlarda (döküntünün şiddetine göre) hastayane yatırılarak damar yolu ile antiviral tedavi verilmesi gerekli olabilir. Hastalığa bağlı zaatürre genelde 4. günden sonra ortaya çıktığından döküntülerin görülmesnden sonraki ilk 3 günde böyle bir tedaviye gerek olup olmadığına karar verilmelidir.

Gebelikte su çiçeği görülmesi durumunda hastaneye yatırarak tedavi etme kriterleri şunlardır:

Mutlaka hastaneye yatırılması gereken durumlar:

  • Göğüs ya da karın ağrısı
  • Başağrısı dışında nörolojik belirtiler
  • Döküntülerde kanama
  • Döküntünün çok şiddetli olması, ağız içinde vb. döküntü olması
  • Bağışıklık sistemi bozukluğu olması

Şart olmamakla birlikte hastanede izlenmesi daha uygun olan durumlar:

  • Gebeliğin son dönemleri
  • Daha önceden ölü doğum ya da tekrarlayan düşük öyküsü
  • Sigara kullanımı
  • Kronik akciğer hastalığı
  • Düşük sosyoekonomik düzey
  • Hastayı evde takip etme olanaklarının kısıtlı olması
  • Hastanın aşırı endişeli olması

Hastanede yattığı sürece hastaya destek tedavisi uygulanır. Yeterli okijenizasyonu sağlamak için gerekirse hasta suni solunum makinesine bağlanabilir. Hastalığın üstüne ikincil bir bakteriyel enfeksiyon binmesini engellemek amacıyla antibiyotik koruması uygulanması yaygın bir yaklaşımdır. Tedavi edici etkisi tartışmalı olsa da immmunglobulin uygulaması yapılabilir. Sık kullanılan ajanlar oln kortikosteroidlerin yararı ise kanıtlanmamıştır.

 

Asiklovir
Asiklovir, uçuk başta olmak üzere herpes grubu virüslerin neden olduğu enfeksiyonlarda yıllardır kullanılan bir ajandır. Gebelikte C kategorisi ilaclar arasında yer alır. Yapılan geriye dönük incelemelrde Gebelikte kullanımı ile ilgili herhangi bir olumsuz etkiye rastlanamıştır.

Gebe bir kadında su çiçeği ortaya çıkması durumunda damardan asiklovir tedavisi uygulanır.

Suçiçeğinin bebek üzerindeki etkileri
Annede aktif enfeksiyon olması durumunda bebekte bazı olumsuz etkiler ortaya çıkabilir. Olası sekeller enfeksiyon ortaya çıktığındaki Gebelik yaşına bağlıdır. Bu sekellerin görülme sıklığı son derece düşüktür. Bebeklerin %97’sinde herhangi bir etki ortaya çıkmaz. Intrauterin enfeksiyon olması 3 şekilde sonuçlanabilir: konjenital varisella sendromu, yenidoğanda su çiçeği, ya da belirtiler olmadan kan değerlerinin pozitif olması.

 

Gebeliğin son dönemleri
Gebeliğin son trimesterinde su çiçeğine yakalanan bir kadının bebeğinde de su çiçeği görülebilir. Eğer ilk viremi atağı sırasında virüsler plasentada bebeğe geçerse bebekteki hastalık annesinden 1-2 gün sonra ortaya çıkarken, ikinci viremi sırasında geçiş olursa anne ile bebkteki hastalık arasında 10 günlük bir fark olabilir. Böyle bir durumda bebekte organ oluşumu tamamlandığı için herhangi bir anomali görülmez ancak yenidoğanda suçiçeği daha şiddetli geçebilir ve hatta ölümcül olabilir.

 

İlk ya da ikinci trimester’da su çiçeği
Bu dönemlerde görülen su çiçeği fetal anomalillere neden olabileceğinden çok daha önemlidir. Konjenital varicella sendromu bebeğin kol ve bacaklarında, derisinde, gözlerinde ve sinir sisteminde anomalilere neden olabilir. Hatta nadiren bebek anne karnında hayatını yitirebilir. Belirtiler en çok 20. Gebelik haftasından önce hastalığı geçiren anne adaylarından doğan bebeklerde görülür.

Görülebilecek olan bulgular şunlardır:

  • Düşük doğum ağırlığı
  • Ciltte lekelenmeler
  • Ciltte zig-zag şeklinde nedbe dokusu
  • Gözlerin normalden küçük olması
  • Katarakt
  • Göz enfeksiyonları
  • Görme sinirinde küçülme
  • Kollar ya da bacaklarda kısalık
  • Parmaklarda anomali
  • Kaslarda güç kaybı
  • His kaybı
  • Derin tendon reflekslerinde kaybolma ya da azalma
  • İdrar ya da dışkı tutamama
  • Beyin iltihabı
  • Kafanın normalden küçük olması
  • Kafa içinde su toplanması
  • Beyin dokusunun gelişmemesi
  • Sara nöbetleri
  • Zeka geriliği
  • Böbreklerde anomali
  • Barsaklarda gelişme bozukluğu

Ancak bu bulguların ortaya çıkma olasılığı son derece düşüktür. Almanya ve İngiltere’de yapılan ve Gebeliklerinin 36 haftasından önce suçiçeği geçiren 1373 kadından doğan bebekler incelendiğinde sadece 7 bebekte konjenital varicella sendromuna rastlanmış. Haftalara göre bakıldığında ise ilk 12 haftada su çiçeği geçirenlerde risk %0.4 iken 13-20 haftalar arasında bu risk %2 olarak hesaplanmıştır.

 

Gebelik sırasında su çiçeği geçirilirse ne yapmak gerekir?
Bu son derece tartışmalı bir konudur. Bebekte anomali riski aslında son derece düşüktür ve bu risk Gebeliğin 8-20 haftaları arasında su çiçeği geçirildiğinde en yüksektir. Bu nedenle Gebelği sonlandırıp sonlandırmamaya kendiniz karar vermelisiniz.

Öte yandan doğumdan 5 gün öncesi ile sonraki ilk 2 gün arasında su çiçeği ortaya çıkarsa yenidoğanda su çiçeği görülme olasılığı %20-25 civarındadır ve bebek doğduktan sonra immunglobulin yapılmalıdır. Yenidoğanda görülen su çiçeği %30 civarında ölüm riski taşır. Böyle bir durumda doğumun 5 gün geciktirilmesi yararlı olacaktır.

Eğer doğumdan 6 gün ya da daha uzun bir süre önce hastalık geçirilirse böyle bir durumda bile bebekte suçiçeği görülem riski vardır ancak anneden geçen antikorlar nedeni ile bebekteki hastalık daha hafif seyreder.

 

 

 

Bebekteki klinik etkisi

Annede su çiçeği görülen dönem Risk
Varisella sendromu İlk 20 hafta
13- 20 haftalar
%1
%2
Yenidoğanda şiddetli suçiçeği Doğumdan 5 gün önce ile doğumdan sonraki ilk 2 günde % 20-25
Yenidoğanda hafif suçiçeği Doğumdan önceki ilk 5 günden daha önce ????

 

 

Suçiçeği aşısı ve Gebelik
Su çiçeği aşısı olduktan sonra 3 ay Gebe kalınmaması önerilir anck bu önerinin rasyonel bir gerekçesi yoktur. Bu öneri sadece tüm diğer canlı virus aşıları ile aynı öneriler doğrultusunda verilmektedir. Öte yandan Amerikan Pediatri Akademisi suçiçeği aşısından sonra bir ay beklemenin yeterli olduğunu ileri sürmektedir. Aşıdan sonra ilk ayda ya da daha önce Gebe kalan kadınlardan doğan normal bebeklerle ilgili pekçok rapor mevcuttur.

Suçiçeği aşısı canlı ancak etkisi azaltılmış virusler kullanılarak hazırlanan bir aşıdır.Bu nedenle bazı bireylerde hafif bir enfeksiyon ve döküntüye neden olabilir. Döküntü varlığı durumunda bulaşıcılık olabileceği akılda tutulmalıdır.

Gebelik ve Kabakulak

Kabakulak hastalığı paramiksovirüs adı verilen virüs ailesine bağlı bir virüsün neden olduğu bir enfeksiyon hastalığıdır. Aynı grup virüsler içinde kızamığa neden olan virüs de bulunur.

Genelde 5-15 yaş grubu çocuklarda görülen kabakulak tüm dünyada çok yaygın bir çocukluk çağı hastalığıdır.Sıklıkla kış aylarında ortaya çıkar.

 

Görülme sıklığı
Kabakulak aşısının ilk kez kullanılmya başladığı 1967 yılından beri hastalığın görülme sıklığında büyük bir düşüş yaşanmıştır. Amerika Birleşik Devletlerinde 1967 yılında 152.000 civarında olan yıllık hastalık sayısı 1990’lı yılların sonunda 1.000’in altına düşmüştür.

 

Bulaşma yolları
Hastalık havadan damlacık yolu ile ya da hasta olan birinin eşyalarının kullanılması yolu ile bulaşır. Hasta olan kişi öksürük ya da hapşırma ile virüsleri havaya salar ve bu virüsü soluyan kişi hastalığı kapar. Bulaştırıcılık belirtilerortaya çıkmadan 1-2 gün önce başlar ve 10 gün kadar devam eder. Kuluçka süresi ortalama 18 gün olup 7-23 gün arasında sürebilir.

 

Belirtileri
Virüs üst solunum yollarında çoğalmaya başlar. Daha sonra ise kan yolu ile (viremi) tüm vücuda yayılır. Genelde salgı bezlerini ve nadiren merkezi sinir sitemini tutar. En sık kulağın hemen altında bulunan ve parotis olarak adlandırılan türük bezinde belirtilere neden olur.

Hastaların %15-20’sinde herhangi bir belirti ortaya çıkmadan sessizce kendiliğinden iyileşir. Belirtiler ortaya çıkan kişilerde ise en sık karşılaşılan bulgular ateş, başağrısı, iştahsızlık, salgı bezlerinde hassasiyet, çene civarında ve kulak altında ağrı ve şişliktir.

Hastalığa yakalanan erişkin erkeklerin %30’unda ise şiş ve ağrılı testisler görülür. Ergenlik döneminde geçirilen kabakulak hastalığı ileriki dönemlerde sperm bozukluklarına neden olabilir ancak bu çok sık karşılaşılan bir durum değildir.

Çok nadiren beyinde de enfeksiyona (ensefalit, menenjit) neden olabilir.

Belirtiler genelde 1 hafta içinde hafifleyerek kendiliğinden kaybolur.

Birkez kabakulak geçirildiğinde ömür boyu bağışıklık sağlanır ve daha sonra kişi virüsle karşılaşsa bile hastalık ortaya çıkmaz.

 

Gebelikte kabakulak
Gebelik döneminde kabakulak diğer dönemlerden daha şiddetli seyretmez.

Gebelik sırasında kabakulak görülme sıklığı 10.000’de 0.8-10 arasındadır.

Gebeliğin ilk 12 haftasında anne adayında kabakulak olması durumunda düşük oranlarında anlamlı bir artış söz konusudur. Düşük en sık virüsle karşılaşıldıktan sonraki ilk 2 haftada görülür.

Düşük olmaması durumunda bebekte herhangi bir anomaliye neden olmaz. bu nedenle Gebeliğinin erken dönemlerinde kabakulak ile temas eden bir kadında Gebeliği sonlandırmak gerekmez.

Kabakulak virüsü plasenta ve bebekte de enfeksiyon yaratma potansiyeline sahip olsa da yapılan pekçok çalışmada anne adayında görülen hastalığın bebekte anomaliye neden olduğu gösterilememiştir. Endokardial fibrosiz adı verlen ve kalp kaslarında kalınlaşma olarak tanımlayabileceğimiz bir durum ile ilgisinin olup olmadığı açık değildir.

Çok nadiren doğum sonrası bebekte solunum sıkıntısı, kanda trombosit sayılarında azalma ya da dalakta büyüme olabileceği ileri sürülmektedir.

 

Gebelik ve toksoplazma

Pek çok kişi etraflarında bir kadının kediden bulaşan bir hastalık yüzünden düşük ya da ölü doğum yaptığı öykülerini duymuştur. Bu öyküler nedeni ile Gebe kadınlar genelde kedi köpek gibi evcil hayvanlardan uzak durmaya çalışırlar. Hatta Gebelik öncesinde evlerinde bu tür evcil hayvan besleyenler ya bu dostlarını ebediyen terk ederler ya da bir tanıdıklarına vermeye çalışırlar. Gebelikleri sırasında da kedi ya da köpek beslenen evlere pek uğramazlar.

Kedilerden bulaştığı inancı yaygın olan bu hastalığın adı toksoplazmozis’dir. Gerçekçi olmak gerekirse insanlara bulaşan toksoplazma enfeksiyonlarında kediler en az suçlanması gereken faktördür.

 

Toksoplazmozis nedir?
Toksoplazmozis Toxoplasma gondii adı verilen parazitin neden olduğu bir enfeksiyondur. İlk kez 1908 yılında Afrikada gondi adı verilen bir tür kemirgende saptanmıştır. Tüm dünyada insanların da dahil olduğu pekçok tür omurgalı canlıda enfeksiyona neden olur. Buna karşılık sadece evcil kedilerin barsağında dişisi ve erkeği bir araya gelerek üreyebilir. Başka bir yerde üremesi mümkün değildir. Bu enfektif parazitler kedinin dışkısı ile dış dünyaya atılır ve buradan diğer canlılara sindirim sistemi yolu ile bulaşır. Bir başka değişle enfeskiyonun insan ya da diğer hayvanlara bulaşabilmesi için ağızlarından girmesi gerekir.

Toksoplazmozis nasıl bulaşır?

Kediler de bu paraziti enfekte bir hayvanı (fare gibi) çiğ olarak yediklerinde alırlar. Bundan sonta yaklaşık 2 hafta süreyle parazit kedinin barsağında çoğalır. Takip eden dönemde kedinin dışkısı ile dışarıya atılır. Atılan bu parazitlerin bulaşıcı olabilmesi için dış dünyada 24 saat geçirmeleri gerekir. Daha önce bulaşıcılıkları olmaz. Enfekte bir kedi yaklaşık 2-3 hafta süreyle dışkısı ile parazit atar. Bundan sonraki dönemde kedinin dışkısında parazit olmaz. Bir kere toksoplazma enfeksiyonu geçiren kedi bağışıklık kazanır ve daha sonra yeniden enfekte olmayacağı gibi bulaştırıcılık özelliği de taşımaz Benzer bir özellik insanlarda da vardır. Bir kere enfeksiyon geçiren bir kişi bağışıklık kazanır ve daha sonra yeniden hastalanmaz.

Sokak kedileri genelde bu enfeksiyonu yaşamlarının çok erken döneminde geçirirler ve beğışıklık kazanırlar. Bu nedenle büyük sokak kedilerinden enfeksiyon bulaşması çok uzak bir olasılıktır.Benzer şekilde çiğ etle beslenmeyen sadece kuru mama yiyen ve sokağa çıkmayan ev kedilerinde ise hastalığın görülmesi olanaksızdır.

Kedinin dışkısı ile toprağa atılan ve 24 saat içinde bulaşıcı özellik kazanan parazitler beslenme sırasında (örneğin otlaklarda) sığır, koyun, inek gibi hayvanların sindirim sitemine geçer. Daha sonra buradan kas dokusu içine geçerek hayvanı enfekte eder. Böyle bir hayvanın eti pişirilmeden ya da az pişirilerek bir insan tarafından yendiğinde direkt olarak o insanda da enfeksiyona neden olur. Bir başka bulaşma yolu da toksoplazma bulunan toprakla temas etmiş meyve ve sebzelerin uygun şekilde yıkanmadan yenmesidir.

Görüldüğü gibi toksoplazma insana 3 temel şekilde bulaşabilir.

  1. Enfekte bir kedinin dışıkısı ile temas edip daha sonra bu temasın gerçekleştiği eli yıkamadan ağıza götürmek
  2. Enfekte bir hayvanın etini iyice pişirmeden yemek
  3. Paraziti barındıran bir besin maddesini iyice yıkamadan yemek

İnsanlarda bir bulaşma yolu daha vardır:

  1. Enfekte bir anne adayından Gebelik sırasında bebeğine bulaşması

 

Ne sıklıkta görülür?
Tüm dünyada toksoplazmozisin görülme sıklığı konusunda net bir istatistik yoktur. Ancak insanların yaklaşık %25-50’sinin yaşamlarının herhangi bir döneminde parazitle temas ettikleri ve enfekte oldukları tahmin edilmektedir. Ilıman iklimlerde daha fazla görülür. Hastalığın en fazla görüldüğü Fransa’da insanların %65’inin bu enfeksiyonu geçirdiği tahmin edilmektedir.

 

Belirtileri nelerdir?
Toksoplazma enfeksiyonları erişkinlerde genelde pek belirti vermez. Çoğu zaman doktora gitme gereksinimi doğurmayan hafif bir soğuk algınlığı şeklinde atlatılır. Hafif kas ve eklem ağrıları, halsizlik, yorgunluk, lenf düğümlerinde şişlik gibi belirtiler görülebilir. Belirtiler birkaç hafta ile birkaç ay içinde kendiliğinden geriler. Çok nadiren göz enfeksiyonlarına neden olabilir.

Bağışıklık sistemi baskılanmış lösemi, lenfoma, AIDS hastaları ile organ nakli yapılan hastalarda çok daha ağır seyredebilir ve hatta ölümlere neden olabilir.

 

Tanısı nasıl konur?
Toksoplazmozis kanda bu parazite karşı vücudun bağışıklık sisteminin ürettiği antikorların varlığının saptanması ile konur. Yapılan incelemede toksoplazmaya karşı IgG pozitifliği hastalığın daha önceden geçirildiği ve bağışıklık olduğu anlamına gelir. Böyle bir durumda yeniden toksoplazmaya yakalanmak mümkün değildir. kanda IgM varlığı ise aktif yeni bir enfeksiyon varlığını gösterebilir. Böyle bir durumda tekrarlanan incelemelerde IgM düzeylerinde artış görülmesi ile tanı konur ve tedavi edilir. Hem IgG hem de IgM negatifliğinde hastalık yok ve kişi daha önce bu hastalık ile hiç karşılaşmamış demektir ve toksoplazmaya yakalanmamak için önlemlerin alınması gerekmektedir.

 

Bebek için riskleri nelerdir?
Gebelikleri sırasında toksoplazma enfeksiyonuna yakalanan kadınların sadece %30-40’ı bu hastalığı bebeklerine geçirirler.

Annedeki enfeksiyonun bebeği de etkileme riski Gebelik yaşı ile direkt ilişkilidir. Bu risk Gebeliğin son trimesterında daha yüksektir ve %70’le kadar ulaşabilirken bu oran ilk trimester enfeksiyonlarında %15’ler civarındadır. Ancak ilk trimesterda bebeğe enfeksiyon geçme olasılığı düşük olmasına rağmen bebekte yaratacağı zarar daha fazladır.

Bir başka deyişle son 3 ayda bebeğe enfeksiyon geçmesi daha kolay ancak zarar yaratma olasılığı son derece düşükken, ilk 3 ayda çok zor geçen enfeksiyon daha ciddi sorunlara neden olmaktadır.

Erken dönemde görülen toksoplazma düşük ya da ölü doğumlara neden olabilir. Toksoplazmanın diğer etkileri ise beyin hasarı, beyinde su toplanması (hidrosefali), görme ve işitme bozuklukları, gelişme geriliği, zeka geriliği ve epilepsi gibi sinir sistemi bozukluklarıdır.

 

Gebelikte toksoplazma enfeksiyonu saptanırsa ne yapılmalıdır?
Gebelikl sırasında anne adayında toksoplazma enfeskiyonu saptanması bebekte mutlaka bir sorun olacağı anlamına gelmez. Böyle bir durumda detaylı ultrasonografi ile enfeksiyonun bebekte zarar oluşturup oluşturmadığı aranır. 20. Gebelik haftasından sonra ise bebeğin göbek kordonundan kan alınarak (kordosentez) kesin tanı konulabilir. Burada bebek kanında IgM varlığı bebekte enfeksiyon olduğunun kesin belirtisidir.

 

Tedavi
Gebe olmayan bir kadında toksoplazmanın tedavisi antibiyotik ile yapılır. Gebelerde ise uygulanan antibiyotiğin bebekte oluşması muhtemel hasarı engelleyip engellemediği açık değildir.

Eğer bebekte ciddi sekel saptanır ise tercih edilmesi gereken yöntem Gebeliğin sonlandırılmasıdır.

 

Gebelikte toksoplazmaya bağışıklık olmadığı saptanırsa ne yapılmalıdır?
Böyle bir durumda toksoplazmadan korunma önlemlerine dikkat edilmeli ve belirli aralıklarla kanda toksoplazmaya karşı antikor oluşup oluşmadığı araştırılmalıdır.

 

Toksoplazmadan korunma yolları
Toksoplazmadan korunmanın en etkili yolu hijyen kurallarına uymaktır

  • Ellerinizi sık sık yıkayın.
  • Eğer toprak ile uğraşıyorsanız mutlaka eldiven giyin
  • Çiğ ya da az pişmiş et yemeyin (salam sucuk vb)
  • Çiğ et ile temas ettikten sonra mutlaka ellerinizi yıkayın
  • Çiğ et kesiiğiniz bıçak ile iyice yıkamadan başka bir madde kesmeyin
  • Çiğ et kestiğiniz kesme tahtalarını iyice yıkamadan üzerinde başka bir işlem yapmayın
  • Çiğ sebze ve meyveleri mutlaka çok iyi yıkayın
  • Tercihan dışarıda yeşil yapraklı salataları yemeyin
  • Pastörüze edilmemiş süt içmeyin bu tür sütlerden üretilmiş ürünleri kullanmayın
  • Evde kedi varsa kumunu siz değiştirmeyin
  • Kedinin kumunun 24 saat aralıklarla mutlaka değişmesini sağlayın
  • Kedinizi dışarı bırakmayın
  • Kedinize çiğ et yedirmeyin

Ev kedisinden toksoplazma bulaşması son derece nadirdir ve Gebe kaldığınızda evdeki kedinizi göndermeniz gerekmez.

 

Gebelikte idrar yolu enfeksiyonları

İdrar yolu enfeksiyonları kadın hastalıkları ve doğum hekimlerinin çok sık karşı karşıya kaldığı hastalıklardan birisidir. Jinekoloğa başvuran hastaların yaklaşık %10’unun idrar yolu enfeksiyonu sorunu olduğu tahmin edilmektedir. Öte yandan tüm kadınların %15-20’si hayatlarının bir döneminde idrar yolu enfeksiyonuna yakalanırlar.

Gebe kadınların ise yaklaşık %8’inde idrar yolu enfeksiyonları görülür. Görülen bu enfeksiyon herhangi bir belirti vermeyen ve asemptomatik bakteriüri, mesane enfeksiyonu (sistit) ya da böbrek enfeksiyonu şeklinde olabilir.

İdrar vücuttaki atık maddeleri dış dünyaya taşıyan bir madde olmasına karşın kendisi sterildir yani herhangi bir mikrop içermez. Bunun nedeni böbreklerde üretilen idrarın mesaneye ve oradan da dış dünyaya atılması sırasında sağlanan mekanik temizliktir. İdrar yollarının enfekte olabilmesi için mikropların bir şekilde idrar yolları içine girip burada birikmesi ve çoğalması gerekir. Böyle bir durum için en uygun yol mikropların vajina yolu ile üretraya girip (mesane ile dış dünya arasındaki boru şeklindeki ve idrarın yapıldığı bölüm) buradan yukarıya mesaneye çıkması, mesanede çoğaldıktan sonra böbrekler ile mesane arasında bulunan üreter adı verilen borular yolu ile de böbreklere ulaşmasıdır. Bu aşağıdan yukarıya doğru gelişen enfeksiyonlara assendan enfeksiyon adı verilir. Eğer mesanede idrar varsa bu mikroplar için uygun üreme ortamı yaratır.

Mikropların idrar yollarına bir başka ulaşma yolu da kan yoluyla olur. Vücudun bir başka bölgesindeki enfeksiyon etkenleri kan ile böbreklere ulaşabilir ve burada ikinci bir enfeksiyona yol açabilir. Ancak bu son derece nadir bir durumdur.

Kadınlar anatomik yapıları nedeni ile idrar yolu enfeksiyonlarına çok daha yatkındırlar. Mesane ile dış dünya arasındaki üretra adı verilen yapı kadınlarda daha kısa olduğundan mikroplar buradan kolayca ve kısa zamanda mesaneye ulaşabilirler. Ancak çok su içen ve çok sık idrara çıkan kadınlarda idrar yaparken üretra içinde bulunan mikroplar da dışarıya atıldığından mekanik temizlik gerçekleşmiş olur ve böylece enfeksiyon gelişme şansı azalır.

Gebelikte neden idrar yolları enfeksiyonları daha sık görülür?

Gebe kadınlar Gebe olmayanlara göre idrar yolları enfeksiyonlarına yakalanma açısından daha büyük risk altındadırlar. Gebelerde idrar yolu enfeksiyonları genelde 6 haftalarda görülmeye başlarken en sık 22-24. haftalarda ortaya çıkar.

Gebelik sırasında kadınların %90’ında böbreklerde üretilen idrarı mesaneye taşıyan üreterlerde genişleme olur ve bu genişleme doğuma kadar devam eder. Salgılanan hormonlara bağlı olarak tüm düz kaslarda olduğu gibi idrar yollarındaki düz kaslarda da gevşeme olur ve bunun sonucunda idrarın akım hızında azalma meydana gelir. Buna üriner staz adı verilir. Yine benzer hormonal nedenler ile mesaneden üreterlere idrar geri akımı (reflü) olur.

Öte yandan Gebe kadınların büyük bir kısmında idrarda glukoz yani şeker bulunur. Bu tamamen normal bir durum olmakla birlikte bakteriler için uygun bir üreme zemini hazırlar. Ayrıca Gebelik sırasında idrarın konsantrasyonu yani yoğunluğu artar. İdrardaki östrojen ve progesteron hormonu da eklendiğinde idrar yollarının bakteriler ile mücadele etme gücü azalır.

 

Bakteriyoloji
Gebelerde idrar yolu enfeksiyonuna neden olan mikroorganizmalar Gebe olmayanlar ile benzerlik gösterir. Olguların %80-90’nında sorumlu mikrop Escherichia coli‘dir. Halk arasında koli basili olarak da bilinen bu bakteri dışkıda bulunur. Bunlar dışında Proteus mirabilis, Klebsiella pneumoniae‘da sık görülen bakterilerdir. Grup B streptokok and Staphylococcus saprophyticus ise nadir görülen bakterilerdir.Çok nadiren Gardnerella vaginalis veUreaplasma ureolyticum‘da idrar yolu enfeksiyonundan sorumlu olan mikroorganizmalardır.

 

Yakınma ve bulgular
İdrar yolu enfeksiyonları üç değişik şekilde görülebilir. Bunlar asemptomatik bakteriüri, sistit (mesane enfeksiyonu)ve pyelonefrittir (böbrek enfeksiyonu).

 

Asemptomatik bakteriüri
Hastada herhengi bir yakınma olmamasına karşılık idrar kültüründe mililitrede 100.000’den fazla bakteri kolonisi saptanması durumunda asemptomatik bakteriüri tanısı konur. Gebe kadınların yaklaşık %10’unda saptanır. Tedavi edilmediğinde pyelonefrit görülme riskinde artış olduğu ileri sürülmektedir. Bu nedenle bazı yazarlar her Gebe kadında ilk kontrolde idrar kültürü yapılmasını önermektedir.

Asemptomatik bakteriürinin sistit ya da pyelonefrite yol açma olasılığı %30-50 arasında değişmektedir. Öte yandan bu durumun düşük doğum ağırlıklı bebeklere ya da rahim içi gelişme geriliğine neden olabileceği de ileri sürülmektedir.

Amerikan Jinekoloji ve Obstetrisyenler Birliği ilk Gebelik kontrolündeya da 12-16.haftalarda idrar kültürü yapılmasını ve bunun son trimesterda tekrarlanmasını önermektedir.

Gebe kadınlarda asemptomatik bakteriüri saptandığında mutlaka tedavi edilmelidir. Bu amaçla en sık karşılaşılan mikroplara karşı antibiyotikler kullanılabileceği gibi ideal olan antibiyogram yapılarak, üreyen bakterinin hangi antibiyotiklere karşı duyarlı, hangilerine karşı dirençli olduğu saptamak ve buna göre antibiyotik kullandırmaktır. Kullanılacak olan antibiyotik Gebelik sırasında kullanılmasında sakınca olmayan bir gruptan seçilmelidir.

Geçmişten gelen yanlış ve gereksiz antibiyotik kullanma alışkanlığı nedeni ile pekçok mikrop geleneksel ve ucuz antibiyotiklere karşı direnç geliştirdiğinden bunlar günümüzde etkinliğini yitirmiş, ve basit mikroorganizmaları yok edebilmek için çok daha karmaşık ve pahalı antibiyotikler geliştirilmek zorunda kalınmıştır. Bu nedenle hangi hastalık için olursa olsun doktor önerisi olmadan antibiyotik kullanılması ileride olumsuz sonuçlar yaratacaktır.

Asemptomatik bakteriüri tedavisinde değişik protokoller olmakla birlikte genelde 7-10 günlük tedavi ile enfeksiyon ortadan kaldırılabilmektedir.

Tedavi sonrasında yeniden kültür yapılarak tedavinin etkili olup olmadığı araştırılmalırdır.

 

Akut sistit
Akut sistit, yani mesane enfeksiyonu, asemptomatik bakteriüriden idrar yaparken yanma, sık idrara çıkma, idrar tutamama gibi yakınmaları varlığı ile ayrılır. Sistitte hasta kendini çok hastaymış gibi hissetmez ve ateş görülmez. Çok nadiren idrarda kan görülebilir. Gebelerin %1-3’ünde sistit ortaya çıkmaktadır.

Genel olarak sistit varlığında kültür sonucu beklenmeden ampirikolarak antibiyotik tedavsine başlanır. Tercih edilecek antibiyotik en sık görülen mikroorganizmalara yönelik bir tane olmalıdır. Kültür ve antibiyogram sonucu çıktığında eğer başlanan antibiyotiğe direnç saptanır ise duyarlı olarak bulunan başka bir antibiyotiğe geçilir. Sistitin klasik tedavisi 7-10 gün sürmekle birlikte 3 günlük tedavi protokolleri de vardır ve Gebe olmayanlarda benzer tedavi etkinliği sağlamaktadır. Ancak bu protokollerin Gebe kadınlar üzerindeki etkisi henüz açık değildir. Kısa protokoller ile tedavi edilen Gebe kadınlarda durumun tekrarlama olasılığı daha yüksek gibi görünmektedir.

 

Piyelonefrit
Böbrek enfeksiyonu olan piyelonefrit çok ciddi bir sistemik hastalıktır ve annede kan enfeksiyonu (sepsis), bebekte ise erken doğuma neden olabilir. Tanı genelde idrarda bakteri saptanması ile birlikte ateş, titreme, bulantı, kusma ve yan ağrısının olması ile konur. Ateş sıklıkla 39 derecenin üzerindedir. Alt idrar yolu enfeksiyonlarında bulunan idrar yaparken yanma ve sık idrara çıkma gibi yakınmalar görülmeyebilir.

Piyelonefrit Gebelerin %2’sinde görülen bir enfeksiyondur ve bunların %20’sinde aynı Gebelik sırasında hastalık tekrarlamaktadır.

Piyelonefritin erken dönemde agresif şekilde tedavi edilmesi komplikasyonların önlenmesi açıından kritik önem taşır. Genelikle hastanede yatarak ve damardan antibiyotik uygulanarak tedavi edilir. Ancak yapılan yeni çalışmalarda ağzıdan alınan antibiyotikler ile de etkili tedavi sağlanabildiği gösterilmiştir.

Tedaviye kültür sonucubeklenmeden başlanır ve kültür sonucuna göre eğer gerek olursa kullanılan antibiyotik değiştirilir. Zaman zaman farklı mikroorganizmalara yönelik iki antibiyotik aynı anda kullanılabilir. Tedavi sırasında hastanın yeterli hidrasyonunun yani sıvı alımının sağlanması önemlidir.

Tedaviye hastanın ateşi düşünceye ve genel durumu düzelinceye kadar devam edilir. Hastaların çoğu antibiyotik ve sıvı tedavisine 24-48 saat içinde yanıt verir. Tedavinin başarısız olmasında en önemli etken kullanılan antibiyotiğe karşı direnç olmasıdır bununla birlikte tedaviye dirençli olgularda altta yatan “idrar yollarında taş” gibi başka bir neden olup olmadığı araştırılmalıdır.

Gebelerin %4-5’inde idrar yolu enfeksiyonları tekrarlar.Böyle bir durumda idrar yollarında anatomik ya da fonksiyonel bozukluklar detaylı bir ürolojik inceleme ile araştırılmalıdır.

 

İdrar yolu enfeksiyonlarının Gebelik üzerindeki etkileri
İdrar yolu enfeksiyonlarının Gebelik ve bebek üzerindeki etkileri değişkendir. Yapılan bir çalışmada 25.000’den fazla Gebe kadın incelenmiş ve idrar yolu enfeksiyonlarının erken doğum eylemi, Gebeliğe bağlı yüksek tansiyon, anemi, ve amniyon iltihabına neden olduğu saptanmıştır. İdrar yolu enfksiyonları ayrıca düşük oğum ağırlığı ve prematürite riskini de arttırmaktadır.

İdrar yolu enfeksiyonlarının neden olduğu durumlar ve risk artış oranları şu şekildedir.

 

  Durum

   

Risk artşI       

  Düşük doğum ağrılığı (2500 gramdan az)   1.2-1.6 kat
  Prematürite (37 haftadan önce doğum)   1.1-1.4 kat
   Erken doğum ağrıları   1.4-1.8 kat
   Hipertansiyon/preeklempsi   1.2-1.7 kat
   Anemi   1.3-2.0 kat
  Amniyon iltihabı   1.1-1.9 kat
 

 

Gebelikte sitomegalovirüs (CMV) enfeksiyonu

Sitomegalovirüs (Cytomegalovirus, CMV) herpes ailesinden bir virüstür. Bu aileye dahil olan diğer virüsler uçuğa neden olan herpes simplleks virüsü ile su çiçeğine neden olan virüstür.

Tüm coğrafi bölgelerde bulunan bu virüsün neden olduğu enfeksiyon en sık karşılaşılan enfeksiyonlardan birisidir. Amerika Birleşik Devletlerinden her 100 kişiden 50 ile 85’inin 40 yaşına gelinceye kadar bu virüsle temas edip enfekte olduğu tahmin edilmektedir.

CMV aynı zamanda anneden karnındaki bebeğe bulaşan enfeksiyonlar arasında da en sık karşılaşılanlardan birisidir. Amerika Birleşik Devletlerinde doğan her 100 bebekten 1’inde CMV enfeksiyonu görüldüğü ve CMV’nin en sık karşılaşılan konjenital enfeksiyon olduğu kabul edilmektedir.

Gelişmekte olan ülkelerde ve düşük sosyoekonomik düzeye sahip toplumlarda daha sık görülür.

CMV enfeksiyonları primer (ilk kez geçirilen) ya da rekürren (tekrarlayan) enfeksiyonlar şeklinde görülebilir.

Kişi enfeksiyona yakalanıp akut dönemi atlattıktan sonra tüm herpes grubunda olduğu gibi virüs vücutta herhangi bir bölgede yerleşir ve yıllarca sessiz kalır. Buna karşılık hastalığın tekrarlaması son derece nadirdir ve genellikle ilaç kullanımı ya da sistemik hastalık nedeni ile (AIDS gibi) bağışıklık sisteminin ileri derecede baskılandığı durumlarda yeniden aktive olur. İnsanların büyük kısmında sorun yaratmadığı için CMV enfeksiyonları önemli hastalıklar grubuna dahil edilmez.

Öte yandan hastalığın ciddi etkiler ortaya koyabileceği bazı risk grupları vardır. Bunlar:

  1. Annesinde aktif enfeksiyon olan doğmamış bebekler
  2. Çocukların yoğun olarak bulunduğu kreş, okul gibi yerlerde çalışan kadınlar
  3. Organ nakil hastaları ya da AIDS hastaları gibi bağışıklık sisteminin ileri derecede baskılandığı kişiler

 

Bulaşma yolları
CMV enfeksiyonları çocuklar da dahil olmak üzere her yaştan kişiyi etkileyebilir. Genelde çocuklardan yetişkinlere bulaşan bu virüs idrar, tükrük, gözyaşı, semen ve süt gibi vücut sıvılarında da bulunduğundan direkt temas yolu ile yayılır. Semende ve vajinal sıvılarda da bulunduğundan cinsel ilişki ile de bulaşması olasıdır. Çok nadiren kan nakli sırasında da bulaşma gerçekleşebilir. Önemli bulaşma yollarından biri de Gebe bir kadından karnındaki bebeğe bulaşmasıdır.

Enfeksiyon geçirildikten sonra bağışıklık cevabı oluşur ancak bu cevap tam bir cevap değildir ve suçiçeği, kabakulak gibi diğer pek virüs enfeksiyonundan farklı olarak birkez enfeksiyonu geçirmek yeniden geçirilmeyeceği garantisini vermez. Ancak burada farklı olarak aynı virüsle yeniden karşılaşıldığında yeni bir enfeksiyon olmaz. Kişide var olan ve sessiz (latent) bekleyen enfeksiyon aktif hale gelebilir.

Bulaşmada temel yol vücut sıvıları ile direkt temastır. Bu temas ile alınan virus ağız ya da burun mukozasına girer ise hastalık bulaşır. Bu nedenle enfekte olduğundan şüphe edilen kişilerin vücut sıvıları ile temas ettikten sonra elleri yıkamak bulaşmayı büyük ölçüde önler. Örneğin bir çocuğun alt bezini değiştirdikten sonra elleri iyice yıkamak çok etkili bir korunma yöntemidir.

 

Belirtileri
CMV enfeksiyonları genelde herhangi özgün bir belirti vermeden geçirilir. Çoğu zaman kişi herhangi bir enfeksiyon geçirdiğini anlamaz. En sık karşılaşılan yakınmalar üst solunum yolu enfeksiyonlarına benzer. Boğaz ağrısı, hafif ateş, yaygın kas ve eklem ağrısı ile halsizliktir. AIDS gibi bağışıklık sistemi baskılanmış kişilerde ise görme bozukluğu gibi ciddi etkiler ortaya çıkabilir.

 

Tanı
CMV tanısı kanda yapılan serolojik testler ile konur. Kanda CMV’ye karşı oluşmuş antikorların varlığı aranır. Akut aktif enfeksiyonu düşündüren antikorların varlığında ise seri incelemeler yapılarak artış olup olmadığı incelenir. Kanda immmunglobulin G (IgG) varlığı ise daha önceden virüs ile karşılaşıldığı ve bağışıklık oluştuğu anlamına gelir. Ancak bu değerlerdeki 4 katlık artış da enfeksiyon tanısı koydurur.

 

Gebelikte primer CMV enfeksiyonu
Anne adayında primer CMV enfeksiyonunun görülme olasılığı %0.4-0.7 arasındadır. Anneden bebeğe geçiş ise değişik çalışmalarda %24-75 arasında olup ortalama %40 olarak kabul edilmektedir. Gebelik sırasında enfekte olan fetuslarda konjenital CMV enfeksiyonu varlığından söz edilir.

Enfekte olan %40 bebeğin sadece %10’unda konjenital CMV enfeksiyonuna bağlı belirtiler ortaya çıkar. Bir başka deyişle Gebelikleri sırasında primer CMV enfeksiyonu geçiren her 100 anne adayından sadece 4’ünün bebeğinde problem görülürken 36’sında doğum anında sorun yaşanmaz. .

Etkilenmiş yenidoğanda genel bir enfeksiyon vardır. En sık etkilenen organlar beyin, gözler, karaciğer, dalak, kan ve deridir. Beyinde kalsifikasyonlar, kafanın normalden küçük olması (mikrosefali), karaciğer ve dalakta büyüme sık karşılaşılan bulgulardır. Bu bebekler destekleyici tedavilerle yaşamlarını sürdürürler ancak %80-90’ında yaşamlarının ilk yılları içinde uzun dönem etkiler ortaya çıkar.

Uzun dönem etkileri arasında ise işitme kaybı, zeka geriliği, gelişme geriliği ve görme bozuklukları sayılabilir.

Doğum sırasında bulguların görülmediği %90 bebeğin (yukarıdaki örnekteki 36 bebek) ise %10-15’inde uzun dönem etkiler ortaya çıkabilir.

 

Gebelikte tekrarlayan enfeksiyon
Gebelikte tekrarlayan CMV enfeksiyonu görülme olasılığı primer enfeksiyon görülme olasılığından çok daha fazladır ve %1-14 arasında karşılaşılır. Buna karşılık rekürren enfeksiyonların bebekte konjenital enfeksiyona yol açma riski çok daha düşük olup %0.2-2 arasında değişmektedir. Buna paralel olarak konjenital CMV enfeksiyonu olan bebeklerin de sedece %1’inde bulgular ortaya çıkar. Ancak primer enfeksiyonda da söz konusu olan %10-15’lik uzun dönem etki riski tekrarlayan enfeksiyonlarda da mevcuttur.

Anne adayından bebeğe CMV bulaşma riski konusunda Gebelik yaşının herhangi bir belirleyici değeri yoktur. Ancak 20. haftadan önce olan bulaşmalarda problem ortaya çıkma riski daha yüksektir.

 

Gebelikte CMV’nin tedavisi var mıdır?
Ne yazık ki pekçok viral enfeksiyonda olduğu gibi Gebelik sırasında ya da diğer zamanlarda ortaya çıkan CMV enfeksiyonlarında da etkili bir tedavi seçeneği yoktur. Bazı antiviral ajanlar denenmekle birlikte bu ajanların etkinliği halen tartışmalıdır.

 

Korunma yolları
Tüm enfeksiyonlarda olduğu gibi CMV enfeksiyonlarından korunmanın da en etkili yolu uygun kişisel hijyendir. Bebeğin alt bezinin değiştirilmesi gibi herhangi bir vücut sıvısı ile temas edildiğinde eller mutlaka sabun ile yıkanmadan önce ağıza götürülmemelidir. Bu en etkili korunma yöntemidir.

Özetlemek gerekirse CMV enfeksiyonları çok sık karşılaşılan enfeksiyonlar olmakla birlikte Gebelikte son derece nadir görüldüklerinden ciddi bir risk yaratmazlar. Bununla birlikte virüsle ilk kez Gebelikleri sırasında karşılaşan kadınların bebeklerinde düşük de olsa potansiyel risk mevcuttur. Daha önceden enfeksiyonu geçirmiş olan kadınlarda ise enfeksiyonun yeniden aktive olması durumunda bu risk ihmal edilecek kadar azalmaktadır. .

Gebelikten önce ya da Gebelik sırasında anne adayında yapılacak olan CMV’ye yönelik antikor taramasının gerekli olup olmadığı tartışmalıdır. Ancak kişisel görüşüm bu testin yapılması yönündedir. Test yapılıp anne adayının daha önceden bu enfeksiyonu geçirdiği saptandığında, Gebelik sırasında yeniden enfeksiyon ortaya çıkması durumunda bunun tekrarlayan enfeksiyon olduğu anlaşılacağından bebeğin zarar görme olasılığının son derece düşük olduğu kararına ancak bu şekilde varılabilir.

Her yıl sadece Amerika Birleşik Devletlerinde en az 30.000 bebek bu virüs ile enfekte olarak doğmasına rağmen hastalığın bilinilirliği çok fazla değildir. Bu bebeklerin çok büyük bir kısmında herhangi bir problem görülmezken yaklaşık 8000 tanesinde değişik derecelerde gelişme geriliği, karaciğer ve dalak hastalığı görülür. Buna ek olarak her yıl sadece ABD’de 400 bebek anne karnında ya da yaşamlarının ilk bir ayı içinde hayatlarını kaybetmektedirler.

Bulguları ve etkileri bu kadar iyi bilinmekle birlikte üreme çağındaki kadınların sadece %9-15’i bu hastalığı duymuşlardır.

Basit bazı önlemler CMV enfeksiyonuna yakalanma riskini en aza indirmek açısından önemlidir. Hastalığın en çok etraftaki küçük çocuklardan bulaştığı akıldan çıkartılmamalıdır

1) Küçük çocukların yiyecek ve içecekleri paylaşılmamalıdır
2) Küçük çocukların kullandığı pipetler ile sıvı içilmemelidir
3) Küçük çacukların kullandığı çatal kaşık yıkanmadan kullanılmamalıdır
4) Küçük çocuklar dudaklarından ya da ağızlarının yakınlarından öpülmemelidir
5) Bebeklerin alt bezi degistirildikten sonra, burunları silindikten sonra ya da salyası ile temas ettikten sonre eller mutlaka sabunlu su ile uygun şekilde yıkanmalıdır.

Sadece bu basit önlemler ile Gebelik sırasında CMV enfeksiyonuna yakalanma riski neredeyse yarı yarıya azaltılabilir.

 

Gebelikte grip ve soğuk algınlığı

Sonbaharın gelmesi yanlızca sıcak yaz günlerinin ve tatilin sona erdiğini göstermekle kalmaz. Sonbahar değişken hava sıcaklıkları ile birlikte aynı zamanda kış hastalıkları olan grip ve soğuk algınlığı sezonunun da habercisidir. Normal zamanlarda bile çok rahatsızlık verici olan bu durum Gebelikte hem daha çok sıkıntı yaratır hem de anne adaylarının bebekleri açısından endişelenmesine neden olur.

 

Grip ve soğuk algınlığı nedir?
Grip (bilimsel adı ile influenza) ve soğuk algınlığı birbiriyle çok sık karıştırılan ve hatta birbiri yerine kullanılan iki terim olmakla birlikte aslında birbirlerinden çok farklı iki durumu ifade ederler. Her iki hastalıkta da benzer belirtiler görülmekle birlikte hem hastalığın nedeni hem de sonuçları çok farklıdır.

Her iki hastalık da viruslerin neden olduğu ve üst solunum yollarını tutan hastalıklardır. Grip Influenza A, B, ve C adı verilen 3 tür viruse bağlı bir hastalıkken, 200 değişik tür vürus soğuk algınlığına neden olabilir.

 

Soğuk algınlığı
Soğuk algınlığı genelde burnu tutan bir hastalıktır ve bu hastalığa neden olan mikropların önemli bir kısmı rhinovirus adı verilen gruba dahildir. Rhino Yunanca burun anlamına gelmektedir.

Belirtiler genelde vürusle karsilasildiktan 2 günsonra ortaya çıkar. En sık karşılaşılan yakınmalar nezle, burun tıkanıklığı ve hapşırmadır. Ateş genelde görülmezken boğaz ağrısı ya da hasassiyet olabilir ancak muayenede boğazda kızarıklığa nadiren rastlanır. Sinüslerde ağrı ve kulak ağrısı sık görülür.

Virüsün tipine bağlı olarak gözlerde sulanma, öksürük, geniz akıntısı, iştahsızlık, halsizlik gibi yakınmalar da olaya eşlik edebilir ancak yine de sorunun merkezi burundur.

İlk başta daha sıvı olan burun akıntısı birkaç gün içinde koyulaşarak kıvam değiştirebilir ve rengi sarı-yeşile dönebilir.

Belirtiler 7-10 gün içinde azalarak kendiliğinen kaybolur.

 

Grip
Influenza viruslerinin neden olduğu grip hastalığı ise her yıl yaygın salgınlara neden olabilen ciddi bir hastalıktır. Geçtiğimiz yüzyılın başında meydana gelen ve tüm dünyayı etkileyen grip salgını 20 milyondan fazla insanın ölümüne neden olmuştur.

Amerikan Hastalık Kontrol Merkezinin verilerine göre her yıl nüfusun %10-20’si gibe yakalanmakta ve ortalama 114.000 kişi grip nedeni ile hastanede tedavi edilmek zorunda kalmakta ve 20.000’den fazla kişi hayatını kaybetmektedir. Hayatını kaybeden hastaların önemli bir kısmı ya ciddi sağlı sorunu olan kronik hastalar, ya da ileri yaştaki düşkün kişilerdir. Bu nedenle grip çok ciddi bir hastalıktır.

Hastalığa neden olan virüs çok sık aralıklarla form değiştirdiği için yaygın salgınlara neden olur. Daha seyrek aralıklarla ise virüsün yapısında büyük değişimler meydana gelir ve tüm dünyayı etkileyen salgınlar görülür.

Hastalık genelde vücut sıcaklığında yükselme yani ateş ile başlar. Yüzde kızarıklık ve halsizlik tabloya eşlik eder. Bazı kişilerde başdönmesi, bulantı ve kusma görülebilir. Ateş genelde 2-3 gün devam ederken nadiren 5 güne kadar uzayabilir. Ateşten sonra genel vücut bulguları ortaya çıkar ve solunum sistemi yakınmaları artar. En önemli bulgulardan birisi kuru öksürüktür. Bununla birlikte boğaz ağrısı, boğazda kızarıklık, soğuk algınlığı belirtileri, yaygın ks ve eklem ağrıları sık görülür.

Grip virüsü solunum sistemi içinde burun, boğaz, soluk borusu hatta akciğerlere bile yerleşebilir ve zaatürreye neden olabilir. Soğuk algınlığına neden olan virüslerden farklı olarak solunum sistemini döşeyen epitel tabakasına zarar vererek bakterilerin de olaya karışmasına neden olabilir.

Öksürük dışındaki belirtiler genelde 1 hafta içinde kendiliğinden kaybolurken öksürük birkaçhafta daha devam edebilir.

 

Bulaşma yolları
Her iki hastalık da damlacık enfeksiyonu şeklinde havadan bulaşır. Virüsü taşıyan kişi hapşırdığında milyonlarca virus havaya karışır ve kişinin göz, burun ve ağızından girerek enfeksiyona neden olur. Virüsu alan kişi bundan sonraki ilk 2 gün civarında en fazla bulaştırıcılığa sahiptir. Yani belirtilerin ilk görüldüğü dönem bulaşıcılığın da en fazla olduğu dönemdir.

Öte yandan eller de bulaşmada rol oynayabilir. Hasta olan bir kişi eli ile burnunu sildikten sonra örneğin bir başkası ile el sıkıştığında ve elini sıktığı kişi daha sonra gözünü kaşıdığında hastalığı alabilir.

 

Grip ve soğuk algınlığı arasındaki farklar nelerdir?
Bu iki hastalığın ayrımını yapmak her zaman kolay değildir ancak kural olmamakla birlikte bazı farklılıklar yardımcı olabilir. Soğuk algınlığı genelde burunu etkilerken grip tüm vücudu etkiler

 

Gribin belirtileri

  • Kas ağrısı
  • Kuru öksürük
  • Burun tıkanıklığı, soluk almada güçlük
  • Burun akıntısı
  • Ateş
  • Titreme
  • Şiddetli olabilen baş ağrısı
  • İştahsızlık
  • Halsizlik
  • Yorgunluk

 

Soğuk algınlığının belirtileri

  • Burun akıntısı
  • Hapşırma
  • Öksürük
  • Hafif başağrısı
  • Hafif ateş
  • Gözlerde sulanma
  • Kulak ağrısı

Her iki hastalık da kopmlikasyonlara neden olabilirken zaatürre gibi ciddi durumlar soğuk algınlığında görülmez.

Grip ile soğuk algınlığı arasındaki temel farklardan birisi de gribin aşı ile önlenebilir bir hastalık olmasıdır.

 

Gebelik, grip ve grip aşısı

Gebelik tek başına gribe yakalanmak için bir risk oluşturmaz. Ancak Gebe bir kadın gribe yakalandığında komplikasyon görülme şansı çok daha artmaktadır. Aynı yaş grubundan kadınlar karşılaştırıldığında Gebe olanların grip nedeni ile hastaneye yatırılarak tedavi edilme oranlarının Gebe olmayanlara göre daha yüksek olduğu görülmektedir. Gebelik kişinin bağışıklık siteminin yanı sıra dolaşım ve solunum sisteminde de değişikliklere neden olarak komplikasyonlar açısından daha yüksek risk altında olmalarına yol açar.

Öte yandan Gebeliğin son dönemlerinde gribe yakalanan bir anne adayının doğum sonrası hastalığını bebeğine geçirme şansı fazladır.

Grip aşısı canlı virüs içermeyen ve Gebelikte kullanılabilen güvenli bir aşıdır. Amerikan jinekolog ve Obstetrisyenler birliği (ACOG) 2000 yılıaralık ayında yayınladığı görüşünde salgın mevsiminde Gebeliğinin ikinci ya da üçün trimesterinda olan kadınlara grip aşısı olmaları önermektedir.

Yine aynı bildiride şeker hastalığı, astım, hipertansiyon gibi yüksek risk durumlarının varlığında Gebelik yaşına bakılmaksızın grip aşısı yapılması önerilmektedir. Bu gibi yüksek risk faktörleri olmayan kadınlarda ise aşının ilk trimester sonunda yapılması önerilmektedir.

Bununla birlikte aşı sonrası annede gelişen antikorlar bir miktar bebeğe de geçerek yaşamının ilk aylarında onu da gribe karşı koruyacaktır.

Grip mevsimi genelde Kasım-Nisan aylarını kapsar. Hastalık en fazla Aralık ile Mart başına kadar olan dönemde görülür. Salgın başladığında genelde ilk 3 hafta en etkili olduğu dönemdir hastalanan kişi sayısı sonraki 3-4 haftada giderek azalır. Aşı için en ideal dönem Ekim ayı ile Kasım ayı ortasına kadar olan zaman aralığıdır. Aşı sonrası antikor üretilmesi ve koruyuculuğun başlaması için 1-2 haftaya gerek vardır. Grip aşısının koruyuculuğu %70-90 arasında değişmektedir.

Grip aşısı Gebelikte ve emzirme döneminde güvenli olarak kabul edilmektedir.

Grip aşısının olası yan etkileri şunlardır:

  • Enjeksiyon alanında lokal hassasiyet ve şişlik (%10-64 olguda)
  • Hafif ateş ve halsizlik
  • Nadiren alerjik reakisyon

Grip aşısı gribe neden olmaz. Aşı sonrası ilk 2 hafta içinde görülen üst solunum yolları enfeksiyonları tamamen tesadüfüdir ve aşı ile bir ilgisi yoktur.

Öte yandan aşı hazırlanırken yumurta kullanıldığı için yumurta alerjisi olanlarda grip aşısı kontraendikedir ve yapılmamalıdır

 

Tedavi
Ne yazik ki her iki hastalık için de etkili bir tedavi yoktur. Hiçbir ilaç ya da uygulama hastalığın süresini kısaltmaz. Eskiler soğuk algınlığı ilaç ile 7 günde ilaçsı 1 haftada geçer derler. Ancak yakınmaların daha hafif ve daha az rahatsızlık verecek şekilde atlatılmasına yardımcı olabilecek destek tedavileri uygulanmalıdır.

Amerika Birleşik Devletlerinde Influenza virüsüne karşı ilaçlar bulunmaktadır. Ancak bu ilaçların etkili olabilmesi için hastalık belirtileri başladıktan sonraki ilk 48 saat içinde alınması gereklidir. Gebelikte C kategorisine giren bu ilaçlar ancak anne adayı ciddi risk altındaysa kullanılmalıdır.

Grip ya da soğuk algınlığı sırasında destekleyici tedavi ve yapılması gerekenler şunlardır:

  • Her iki hastalık da virüslerin neden olduğu hastalıklardır. Antibiyotikler virüsler üzerinde etkili değildir bu nedenle ikincil bir bakteriyel enfeksiyon olmadığı sürece antibiyotik kullanılmamalıdır.
  • Tedaviden çok hastalığa yakalanmamak daha önemlidir. Bu nedenle salgın dönemlerinde kapalı yerlerde fazla uzun kalmamak ve elleri sık sık yıkamak koruyucu olabilir.
  • En iyi ve en etkili destek tedavisi istirahattir. Eğer mümkünse yatak istirahati yapılmalıdır.
  • Yatarken başınızı yukarıda tutmak (2 yada daha fazla sayıda yastık ile yatmak) geniz akıntısının vereceği rahatsızlığı azaltacaktır.
  • Bulunulan ortamın yeteri kadar sıcak olmasına ve iyi havalandırılmasına dikkat edilmelidir.
  • Havanın kuruması engellenmeli, nemli olması sağlanmalıdır.
  • Yeteri kadar sıvı alımı son derece önemlidir.
  • Hastalık dönemlerinde beslenmeye dikkat etmeli, iştahsızlık varsa enerji ihtiyacını gidermek için karbonhidrattan zengin diet uygulanmalıdır.
  • Boğaz ağrısını gidermek için pastil kullanılabilir.
  • Burun tıkanıklığı için tuzlu su ya da okyanus suyu vb. kullanılabilir.
  • Ağrı ve ateşi gidermek için parasetamol alınabilir.
  • Yakınmalar düzeldiğinde hemen normal aktiviteye dönülmemeli, tam bir iyileşme için bir süre daha dinlenmeye devam edilmelidir.

 

Aşağıdaki durumlarda mutlaka doktorunuza başvurmalısınız

  • Yüksek risk grubundaysanız
  • Ateşiniz 38.5 derecenin üzerine çıkarsa ve birkaç gün içinde düşmezse
  • Soluk alıp vermede güçlük olursa
  • Göğüs ağrısı ortaya çıkarsa
  • Şiddetli kulak ağısı, kulaktan akıntı ve kanama olursa
  • Döküntü ve kızarıklık ortaya çıkarsa
  • Ense sertliği ortaya çıkarsa
  • Birkaç gün içinde düzelemediğinizi ve ciddi derecede hasta olduğunuzu düşünüyorsanız

 

Gebelik ve Grip Aşısı

Influenza yani grip salgınları kış aylarında sık görülen ve sadece Amerika Birleşik Devletlerinde her yıl 20.000’den fazla insanın hayatını kaybetmesine neden olan ciddi enfeksiyonlardır. Bu hastaların büyük bir kısmı 65 yaşından büyük kişilerdir. Hastalık çocuklarda daha sık görülmekle birlikte ciddi komplikasyonlar ve ölüm 65 yaş üzerinde daha fazladır.

Gribi ve neden olduğu ciddi koplikasyonları önlemenin tek ve en etkili yolu grip aşısıdır.

Amerikan Bağışıklama Ugulamaları Tavsiye Komitesi grip aşısının asıl hedef kitlesini şu şekilde bildirmektedir:

  1. 65 yaşından büyükler
  2. Yaşı kaç olursa olsun kronik hastalığı olanlar (astım, diabet vb.)
  3. Yüksek risk altındaki kişiler ile temas halinde olanlar (sağlık personeli)
  4. Gebeliklerinin 2. ya da 3. trimesteri salgın dönemine denk gelen kadınlar

Grip aşısı genelde 3 tür Influenza virüsüne karşı bağışıklık sağlar. Aşının içeriği her yıl değiştirilerek o yıl içinde salgınlara neden olması beklenilen virüslere karşı olacak şekilde üretilir.

Tavuk yumurtasından elde edilen besi yerlerinde üretilen virüsler inaktive hale getirilerek enfeksiyone neden olma potansiyelleri ortadan kaldırılır ancak vücutta antiko üretimini uyarma özellikleri kaybolmaz.

 

Etkinliği
Aşının etkinliği genelde aşı yapılan kişinin yaşına ve o yıl enfeksiyona neden olan virüsle aşının içerdiği inaktive virüsün benzerliğine bağlıdır ve ortalama %70-90 civarındadır.

 

Gebelerde grip aşısı
Özellikle Gebeliğin son dönemlerinde gribe yakalanan kadınlarda komplikasyon görülme riski artmaktadır. 1998 yılında yapılan bir araştırmada 17 sezon boyunca yapılan incelemeler sonucu Gebe kaınlarda grip nedeni ile hastaneye yatırılarak tedavi edilmeyi gerektirecek kadar şiddetli yakınmaların Gebe olmayanlara göre çok daha fazla görüldüğü ortaya konmuştur. Yine 1918-19 ve 1957-58 yıllarında tüm dünyayı etkileyen salgınlar sırasında pekçok Gebe kadının da hayatını kaybettiği bilinmektedir.

Gebelik sırasında kalp atım hızında, kalbin pompaladığı kan miktarında, oksijen tüketiminde, akciğer kapasitesinde ve bağışıklık sisteminde ortaya çıkan fizyolojik değişiklikler, gribe bağlı komplikasyonların görülme olasılığını arttırmaktadır.

Bu bulguların ışığında Amerikan Hastalık Kontrol Merkezi (Centers for Disease Control and Prevention) grip sezonunda 2. ya da 3. trimesterda olacak olan tüm Gebe kadınların grip aşısı olmalarını önermektedir. Amerikadaki diğer bilimsel dernekler de bu öneriyi desteklemektedir.

Grip aşısı inkative virüs aşısı olduğundan yai canlı virüs içermediğinden Gebelikte kullanımının herhangi bir sakıncası yoktur. İkibin Gebe kadın üzerinde yapılan bir araştırmada aşının ne anne adayı ne de bebek üzerinde herhangi bir olumsuz etkisinin olmadığı gösterilmiştir. Benzer ancak daha az sayıda kadın üzerinde yapılan başka bir araştırma da aynı sonucu vermiştir.

Grip aşısı Gebeliğin her döneminde güvenli olmakla birlikte, ilk trimesterda çok gerekli olmadıkça ilaç kullanımından kaçınma geleneği nedeni ile pekçok hekim aşıyı bu dönemin sonunda yaptırmayı uygun görmektedir. Yine ilk trimesterda düşük olma olasılığı fazla olduğundan bu dönem atlatıldıktan sonra aşının yapılması daha uygundur.

Aşı aynı zamanda emziren annelerde de güvenle yapılabilir.

 

Kimlere yapılmaz?
Grip aşısı, aşının içinde bulunan maddelere ve özellikle yumurtaya karşı alerjisi olanlara yapılamaz.

 

Ne zaman yapılır?
Grip aşısı için en uygun dönem Ekim ve Kasım aylarıdır. Ancak bu aylarda Gebeliklerinin ilk trimesterını yaşayanlarda ertelenebilir. Aşı kas içi enjeksiyon olarak koldan yapılır.

 

Yan etkiler
Grip aşısı canlı virüs içermediğinde hastalığa neden olmaz. Aşı sonrası erken dönemde ortaya çıkan grip tamamen rastlantısaldır.

En sık karşılaşılan yan etki enjeksiyon alanında görülen şişlik ile hassasyettir ve olguların %10-64’ünde görülür.

Ateş, halsizlik, kas ağrısı gibi elirtiler özellikle ilk kez aşı olanlarda 6-12 saat sonra ortaya çıkabilir ve genelde 1-2 günde kaybolur.

Nadiren alerjik reaksiyon ve anafilaksi gelişebilir. Yine çok nadir olarak Gullain-Barre Sendromunun ortaya çıkabileceği bildirilmiştir.

Sonuç olarak Gebelikte grip aşısı güvenlidir ve yapılması önerilmektedir.

 

Gebelikte tetanoz aşısı

Halk arasında çok iyi bilinen bir hastalık olan tetanoz Clostridium tetani adı verilen bakterinin neden olduğu bir nefeksiyon hastalığıdır. Bu bakteri gazlı gangrene neden olan bakteri ile aynı aileye mensuptur.

Diğer pekçok enfeksiyon hastalığından farklı olarak tetanoz yüksek oranda öldürücü bir hastalıktır.

 

Bulaşma
Tetanoz mikrobu doğada yaygın olarak bulunur. Yaygın inanışın tersine sadece paslı maddeler ile değil daha ziyade topraktan bulaşır. Hastalığın ortaya çıkması için bakteri sporlarının herhangi bir yaradan vücuda girmesi gerekir. Bunun için en uygun ortam vücut bütünlüğünü bozan büyük ya da küçük tüm yaralardır. Kendi evinin bahçesinde toprakla uğraşan kişiler bile farkında olmadan bu mikrobu kapabilirler.

Tetanoz kişiden kişiye bulaşmaz. Toprak, toz, pas, hayvan dışıkısı gibi maddeler ile temas eden yaralar en önemli bulaşma yoludur. Bu tür yaralanmalar en fazla düşme, trafik kazası gibi durumlar sonrasında ortaya çıkar.

Bir başka bulaşma yolu da doğumdan hemen sonra göbek kordonunun uygun ve temiz olmayan maddeler ile bebeğe bulaşmasıdır. Yenidoğan tetanozu adı verilen bu durum bebek için öldürücüdür.

Hijyenik şartların iyi olmadığı ya da gerekli sterilite şartlarının sağlanmadığı ortamlarda yapılan doğum, kürtaj gibi müdahaleler ile kişilerin vajina içine yabancı cisim sokarak kendi kendilerine düşük yapmaya çalışmaları sonucu ortaya çıkan septik abortuslar da ülkemizin de dahil olduğu pekçok gelişmekte olan ülkede tetanozun önemli nedenlerinden birisidir.

Yine ülkemizin de içinde bulunduığu gelişmekte olan ülkelerde pekçok bebek doğumdan sonra göbek kordonunun taş, bıçak gibi kirli maddeler ile kesilmesi sonucu yenidoğan tetanozuna yakalanmakta ve yaşamının daha ilk günlerinde ölmektedir. Bu doğumların önemli bir kısmı evlerde gerçekleştiğinden kayıtlara girmemekte ve yenidoğan tetanozunun görülme sıklığı ne yazik ki gerçekçi bir şekilde tahmin edilememektedir.

 

Belirtiler
Bakteri vücuda girdikten sonra hızla toksik bir madde salgılamaya başlar. Bu madde kaslar üzerinde uyarıcı etkiye sahiptir. Kafa kaslarından başlayarak tüm kaslarda uzun süreli kasılma ve kilitlenmeler meydana gelir. En sık etkilenen kas grupları çene kaslarıdır. Buna paralel olarak en sık karşılaşılan bulgulardan birisi de çene kilitlenmesidir. İstemsiz kasılmalar yavaş yavaş kafadan aşağılara doğru iner. Hastalığın doğal seyri sırasında solunum kasları olaya karıştığında kişi nefes alıp veremez ve boğularak yaşamını yitirir.

Bakterinin vücuda girmesi ile berlitilerin ortaya çıkması arasında geçen kuluçka süresi genelde 2 haftadan daha azdır ancak bu süre 2 gün kadar kısa ya da 2 ay kadar uzun olabilir. Belirtiler ne kadar çabuk ortaya çıkarsa hastalık o kadar şiddetli seyretmektedir.

 

Önlem
Tetanoz önlenebilen bir hastalıktır. Önlemenin etkili tek yolu da aşı olmaktır. Pekçok ülkde olduğu gibi ülkemizde de çocuklardaki aşı programı içinde tetanoz aşısı da uygulanmaktadır. Çocukluk dönemindeki tetanoz aşısı difteri ve boğmaca aşıları ile birlilkte yapılır.

Diğer pekçok aşıdan farklı olarak tetanoz aşısının sağladığı bağışıklık ve koruyuculuk ömür boyu sürmez. Etkinin devam etmesi için aşını belirli aralıklarla tekrarlanması gerekir. Rapel adı verilen bu tekrarlar için ideal süre 10 yıldır. Ancak aşı yapılması üzerinden 5 yıldan fazla süre geçtiyse ve trafik kazası gibi ciddi bir yaralanma varsa veya yaralanma kirli olarak tabir edilen toprak, pas, kir ile temas etmiş bir yara ise 10 yılın dolması beklenmeden rapel yapılır.

 

Gebelik ve tetanoz aşısı
Ülkemizde yenidoğan tetanozu nadir olmayan bir hastalıktır. Bu nedenle ulusal aşı politikaları gereği Gebe kadınlarda eğer son 10 yıl içinde rapel yapılmamışsa ilk trimesterdan sonra yapılması önerilir.

Ülkemiz sağlık sisteminin bir parçası olan sağlık ocaklarında görev yapan ebeler zaman zaman evleri dolaşarak hanede Gebe kadın olup olmadığını eğer varsa kontrollerinin yapılıp yapılmadığını kontrol etmektedirler. Evine bu tür bir ziyarette bulunulan ve tetanoz aşısı olması gerektiği söylenen Gebe bir kadın daha önceden konu ile ilgili olarak doktoru tarafından bilgilendirilmediyse doğal olarak endişe duyar.

Çalışma hayatı içinde gerek yüzyüze gerekse telefon ya da e-posta yoluyla sık sık bu yönde sorular ile karşılaşıyoruz.

Tetanoz aşısı canlı mikroorganizma içermeyen ve Gebelikte güvenle yapılabilecek olan bir aşıdır. Ancak Gebelik takiplerinde mutlaka yapılması gereken rutin bir uygulama değildir. Aslolan Gebe olsun ya da olmasın erkeklerde dahil olmak üzere tüm bireylerin her 10 yılda bir bu aşıyı yaptırmalarıdır.

Gebelik sırasında yapılan aşıya bağlı gelişen antikorlar bebeğe de geçerek onu yaşamının ilk dönemlerinde bu ölümcül hastalıktan korurlar.

Daha önceden aşılanmamış bir kadın Gebeliği sırasında tetanoz aşısı olmaya karar verirse ilk trimesterdan sonra 4-8 hafta arayla toplam 2 doz aşı olmalıdır.

 

Gebelik ve listeria enfeksiyonu

Listeriozis besinler yolu ile bulaşan ve Listeria monocytogenes adı verilen bakterinin neden olduğu bir enfeksiyondur. Her yıl Amerika Birleşik Devletlerinde 2.500 civarında kişinin bu hastalığa yakalandığı ve bunlardan beşyüzünün hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir. Listeria enfeksiyonu Gebe kadınlarda düşük, erken doğum, anne karnında ya da doğum sonrası erken dönemde ölüm gibi ciddi sonuçlar doğurabilir.

Listeridan sorumlu olan bakteri toprak, su, bitkiler gibi her yerde bulunabilir. Hayvanlar ve insanlar hastalığa yakalanmadan bakteriyi taşıyabilirler. Doğada bu kadar yaygın bulunmasına karşın çok sık karşılaşılmayan listeria enfeksiyonları insanlara bakteriyi taşıyan besinler yolu ile bulaşır.

Her 1 milyon kişiden 7’sinde listeria enfeksiyonu görülmektedir. Küçük çocuklar, 60 yaşından büyük erişkinler, kanser, AIDS, şeker hastalığı ya da böbrek hastalığı gibi bağışıklık sistemi yetersizliğine neden olan kronik hastalığı olanlar ile organ nakli sonrası kullanılan ilaçlar nedeni ile bağışıklık sistemi baskılanmış kişiler listeria enfeksiyonu açısından yüksek risk grubunu oluşturular. Gebelik sırasında da bağışıklık sistemi bir miktar baskılandığından risk artışı söz konusudur. Amerikan Hastalık Kontrol Merkezi (CDC) Gebe bir kadının listeria enfeksiyonu açısından Gebe olmayan bir kadına göre 20 kat yüksek risk taşıdığını belirtmektedir. Bu ülkede görülen listeria enfeksiyonlarının önemli bir kısmı Gebe kadınlarda ortaya çıkmaktadır.

 

Listeria nasıl bulaşır?
Bir besin zehirlenmesi türü olan listeria enfeksiyonu sağlıksız koşullarda üretilen ve saklanan besinler yolu ile bulaşır. En sık etkilenen besin maddeleri çiğ et, çiğ deniz ürünleri, çiğ yumurta, pastörize edilmemiş süt ve bu süt ile üretilen besinler, iyi yıkanmamış sebze ve meyveler, önceden pişirilmiş hazır gıdalardır. Bu tür gıdaların alınması ile vücuda giren bakteri enfeksiyona neden olabilir.

 

Belirtileri nelerdir?
Vücuda alındıktan sonra belirtilerin ortaya çıkması birkaç gün ya da hafta sürebilir. Çoğu durumda herhangi bir belirti olmaz. En sık karşılaşılan belirtiler grip benzeri yakınmalardır. Ani başlayan ateş, kas ve karın ağrısı, bulantı, kusma ve ishal diğer belirtileridir.Yakınmaların hepsi birarada olabileceği gibi sadece biri ya da birkaçı da görülebilir. Enfeksiyon sinir sistemine yayılırsa başağrısı, hafıza kaybı, ense sertliği, denge sağlayamama ya da epilepsi benzeri nöbetler ortaya çıkabilir.

 

Tanı
Listeria tanısı şüpheli durumlarda yapılan kan testleri ile konur?

 

Bebek üzerindeki etkileri nelerdir?
Anne adayı enfeksiyona yakalansa bile bebeğin etkilenmemesi olasıdır. Enfeksiyon direkt olarak plasenta yolu ile bulaşabileceği gibi bebek hastalığı doğum sırasında da kapabilir.

Anne karnında yakalanılan enfeksiyon düşük, erken doğum ya da anne karnında ölüme neden olabilir. Bulgu göstermeyen listeria enfeksiyonu varlığında ise bebekte anomali ya da Gebelik kaybının arttığına dair bir bulgu yoktur. Listeria enfeksiyonları tekrarlayan düşüklere neden olmaz.

Aktif enfeksiyon varlığında erken dönemde uygulanan yüksek doz antibiyotik tedavisi ile bebeğin etkilenmesi önlenebilir ve sağlıklı bir bebeğin doğması sağlanabilir.

Doğum sonrası yenidoğanda görülen enfeksiyonlar ise oldukça ciddidir. Bu bebeklerde menenjit görülebileceği gibi sepsis adı verilen tablo ortaya çıkabilir ve enfeksiyon kan yolu ile tüm vücuda yayılabilir. Bu bebeklerin yaklaşık yarısı kaybedilir. Bazı zamanlarda ise belirtiler doğumdan bir süre sonra ortaya çıkabilir. Bebeklerde beslenme bozukluğu görülebilir.

 

Önlemler
Listeriayı önlemenin tek yolu bakteri içerebilecek besin maddelerinden uzak durmaktır. Basit bir kural yiyecekleri yemeden hemen önce pişirmektir. Pişmiş yiyeceklerin buzdolabında saklanması listeriayı önlemez. Bu nedenle hazırlandıktan sonra üzerinden 12 saatten fazla geçmiş olan yiyeceklerin yenmemesi idealdir.

Listeria enfeksiyonunu engellemek için alınabilecek bazı önlemler şunlardır:

  • Çiğ ya da az pişmiş et ve yumurta yemeyin
  • Salam, sucuk, jambon gibi işlenmiş, çiğ ve soğuk tüketilen besin maddelerinden uzak durmaya çalışın.
  • Açık büfe restoranlarda uzun süre beklediğinden şüphe ettiğiniz yiyecekleri yemeyin.
  • Pastörize edilmememiş süt ve süt ürünlerini kesinlikle tüketmeyin. Bu tür ürünleri alırken mutlaka tanınmış ve üzerinde pastörize sütten üretilmiştir ibaresi bulunan markaları tercih edin.
  • Türk mutfağında yaygın olarak tüketilmeyen ancak büyük marketlerde son zamanlarda satılmaya başlanan camambert, fetta gibi yumuşak peynirleri tüketmemeye özen gösterin
  • Dondurulmuş gıdaları çözdükten sonra yeniden dondurmayın
  • Önceden pişirilmiş besin maddelerini yemeden önce mutlaka yeniden ısıtın
  • Ambalajlı besin maddelerinin üzerinde yazan saklama koşullarına mutlaka uyun ve son kullanma tarihi geçmiş ürünleri asla tüketmeyin
  • Önceden hazırlanmış ve beklemiş soslu salataları yemeyin
  • Sebze ve meyveleri çok iyi yıkamadan yemeyin
  • Çiğ ya da füme edilmiş deniz ürünleri yemeyin

 

Gebelik ve Sfiliz (Frengi)

1500’lü yıllardan 1900’lü yılların başına kadar batı dünyasını kasup kavuran ve dolaşım sistemi ile sinir siteminde kalıcı harabiyetlere sebep olan frengi 2. Dünya savaşından sonra keşfedilen güçlü antibiyotikler sayesinde büyük ölçüde önemini yitirmişken, AIDS hastalığının yaygınlaşması ve frengi ile HIV enfeksiyonu arasında yakın ilişki olması nedeni ile yeniden ilgi odağı haline gelmiştir.

Özellikle Kuzey Amerikada görülme sıklığı giderek artmaktadır. Hastalık Troponema Pallidum adı verilen bir bakteri tarafından yapılır. Yapılan onca araştırmaya rağmen hala daha bu mikroorganizmayı üretebilecek bir kültür ortamı bulunamamıştır.

Görülme sıklığı konusunda çok değişken raporlar vardır. Sosyoekonomik düzeyi düşük topluluklarda daha sık görülür. A.B.D.’de 100.000’de 16.8 ile 100 arasında görüldüğü bildirilmektedir. Vakaların büyük çoğunluğu 15-30 yaş arasında, birden fazla partneri olan kişilerdir.

 

Bulaş yolları AIDS ile aynıdır.

En sık heteroseksüel ya da homoseksüel cinsel ilişki ile bulaşır. Bir diğer bulaşma yolu ise enfekte kan ve kan ürünleri ile temasdır. Birden fazla kişinin kullandığı iğneler, uyuşturucu bağımlılarında hastalığın kolayca yayılmasına olanak sağlar. Plasentadan kolaylıkla geçtiği için hasta bir Gebe mikrobu karnındaki bebeğe bulaştırabilir.

 

Klinik 
Hastalık evreler halinde ilerler ve her evrede değişik bulgular verir.

Primer sifiliz: Hastalık etkeni ile temastan sonra genital bölgede ağrısız bir ülser belirir. Bu lezyonaşankr adı verilir. Yine kasık bölgesindeki lenf düğümlerinde büyüme olur ancak bu lezyonlarda da ağrı görülmez. Ciddi şiakyet yaratmadığı için hastaların çoğu bu belirtileri önemsemez. Lezyonlar tedavi edilmediği taktirde 6-8 haftada kendiliğinden gerileyerek kaybolur.

Sekonder sifiliz: İlk lezyonun görülmesinden 6 hafta- 6 ay sonra mikroorganizmaların kan yolu ile yayılması sonucu eklemlerde enfeksiyon başlar. Ciltte döküntüler olur ve bu döküntüler 4-12 hafta içinde kaybolur. %1 civarında vakada karaciğer iltihabı, böbrek hastalıkları, menenjit görülebilir.Hastalarda ateş ve boğaz ağrısı olabilir.Genital bölge civarında nemli, düz condyloma lata adı verilen ve yüksek bulaştırıcılığa sahip lezyonlar ortaya çıkar. Kısmi saç dökülmesi nadiren görülebilir. Ağız, boğaz ve vajinada ülserler ortaya çıkabilir.

Latent (sessiz) sifiliz: Tedavi edilmediği taktirde sekonder sifilizin belirtileri de kendiliğinden kaybolur ve sessiz enfeksiyon halini alır. Bu durumda hastalık sadece yapılan kan testlerinde saptanabilir. Bu süre zarfında mikroorganizmalar yavaş yavaş çoğalmaya devam etmektedir. Latent enfeksiyonun ilk yılı içinde hastaların %25’inde belirtiler zaman zaman alevlenebilir. Zamen geçtikçe kişinin hastalığı bulaştırıcılığı giderek azalır.

Tersiyer sifiliz: İlk enfeksiyondan yaklaşık 10 yıl sonra ortaya çıkar. Hiçbir dönemde tedavi edilmeyen vakaların %35’inde tersiyer sifiliz ortaya çıkar.Bu 10 yıllık süre AIDS varlığında daha kısa olabilir. Terisyer bulgular 3 kategoride saptanır:

  • Kardiyovasküler lezyonlar %10 vakada görülür. Aorta’da balonlaşma, kalp kapakçıklarında yetmezlik vb. gibi bulgular olur.
  • Nörolojik lezyonlar Göz, beyin zarları gibi sinir sistemi organlarında hasarlar olur
  • Diğer sistemik lezyonlar Dişler, dişetleri, kas iskelet sistemi, ve iç organlarda lezyonlar görülür.

 

Tanı 
Sifiliz etkeni olan mikroorganizma kültürlerde üretilemediği için tanıda en yararlı yöntem kan testidir. Kanda yapılan serolojik testleri ile antijen ve antikorlar aranır. Taze lezyonlardan alınan örneklerin özel floresanlı mikroskoplar altında incelenmesi ile T.Pallidum görülebilir. Beyin-omurilik sıvısından örnek alınarak serolojik testler yapılabilir.

 

Tedavi
Hangi evrede olursa olsun sifilizin tedavisinde antibiyotikler kullanılır ve takipte antijen titreleri ölçülür.

 

Gebelik ve frengi
Tedavi edilmemiş frengi varlığında Gebeliğin herhangi bir döneminde ya da doğumda hastalık anneden bebeğe bulaşabilir ve bu durum konjenital sifiliz olarak adlandırılır. Konjenital sifilizin komplikasyonları arasında ölü doğum, doğum sonrası erken dönemde bebek ölümleri ve bebekte ciddi kemik bozuklukları ve sinir sistemiyle ilgili hastalıklar sayılabilir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde 2008 ile 2012 yılları arasında konjenital sifiliz oranlarında bir azalma izlenirken 2012 ile 2016 yılları arasında ise %87’ye ulaşan dramatik bir artış saptanmıştır. Aynı zaman dilimi içersinde üreme çağındaki kadınlarda karşılaşılan enfeksiyon oranları da benzer şekilde artmıştır.

Amerikan preventive services task force tüm Gebe kadınların Gebeliğin erken döneminde bu hastalık açısından mutlaka taranmasını önermektedir.

Amerika Birleşik Devletleri’nde Pirimer ya da sekonder frengi hastası olan kadınların yaklaşık %43’ünün Gebelik sırasında tedavi edilmediği, çünkü bu Gebe kadınlarda tarama yapılmadığı, veya Gebeliğin erken dönemlerinde negatif çıkmasına rağmen Gebeliğin ilerleyen dönemlerinde yeniden test yapılmaması nedeniyle daha sonradan ortaya çıkan hastalığın atlandığı veya pozitif test olmasına rağmen hatalı olarak tedavi verilmediği düşünülmektedir.

Ülkemiz açısından net bir istatistik olmasa da bu kadar ciddi bir hastalığın taranması asla ihmal edilmemelidir.

 

Gebelik ve Rubella (kızamıkçık) enfeksiyonu

Halk arasında kızamıkçık olarak bilinen rubella oldukça yaygın görülen bir virus enfeksiyonudur. Gebelik sırasında geçirildiğinde bebekte ciddi sorunlara neden olabilmektedir.

 

Rubella nedir?
Rubella (kızamıkçık) döküntüler ile birlikte görülen ateşli bir viral enfeksiyondur. Genelde çocukluk çağında geçirilen rubella yaklaşık 3 gün kadar sürer ve çoğu zaman kızamıktan çok daha hafif seyreder. En önemli belirtileri kendisine özgü yüzden başlayıp vücuda yayılan ve üç gün süren tipik döküntü, hafif ateş, iştahsızlık, öksürük, baş ağrısı ve eklem ağrısıdır. Döküntü dışındaki belirtiler hafiftir ve bazen 1-2 hafta kadar sürebilir. Hatta hastalık bazen o kadar hafif seyreder ki hastalık geçirilip geçirilmediği bile anlaşılamaz. Rubella erişkinlerde biraz daha şiddetli seyredebilir ve eklem ağrıları görülebilir. . Hastalık geçirildikten sonra kişide kalıcı bir hasar bırakmaz. Enfeksiyonu geçiren kişi bağışıklık kazanır ve bir daha rubellaya yakalanmaz.

Hastalığın kuluçka süresi 14-23 gündür. Yani kişi hasta bir bireyle temas ettikten 14-23 gün sonra belirtiler ortaya çıkar.

Rubella virüsü hasta kişinin burun ve boğazında bulunur. Hastalık burun ve boğaz salgıları ile direkt temas ya da hasta kişinin öksürük ve hapşırması ile havaya yayılan virüsler yolu ile bulaşır. Hasta bir kişi döküntü orataya çıkmadan 1 hafta öncesi ile döküntüyü takip eden 4 günlük süre içinde bulaştırıcılığa sahiptir.

Rubella günümüzde büyük ölçüde önlenebilen bir hastalıktır ve önlemenin tek yolu aşılamaktır. Aşı sonrasında kalıcı bağışıklık gelişir. Üreme çağındaki erişkinlerin çok büyük bir kısmı ya çocukluk çağında geçirdikleri için ya da aşılandıklarından dolayı rubellaya karşı bağışıklık taşımaktadırlar.

Rubellaya karşı bağışıklık olup olmadığı kanda yapılacak olan serolojik bir inceleme ile kolaylıkla anlaşılabilir. Rubella IgG pozitif olması o kişinin kızamıkçığa karşı bağışıklığının olduğunu gösterir.

 

Gebelikte rubellanın bebek üzerindeki etkileri nelerdir?
Rubella enfeksiyonu Gebelik sırasında geçirildiğinde bebekte ciddi hasarlara ya da düşüklere neden olabilir. Amerika Birleşik Devletlerinde 1964-65 yıllarında yaşanan salgın sonucunda 20.000’den fazla bebek anomalili olarak doğmuş, 10.000’den fazla Gebelik ise düşükle sonuçlanmıştır.

Rubella aşısının 1969 yılında kullanıma girmesinden sonra ise büyük salgınlar önlenebilmiştir. Ancak yine de dünyanın değişik bölgelerinde küçük çaplı salgınlar yaşanabilmektedir. Günümüzde üreme çağındaki pekçok kadının bu hastalığa karşı bağışıklığının olması nedeni ile rubellaya bağlı doğumsal kusurların görülme sıklığı son derece azalmıştır.

Anneleri Gebeliğin ilk trimesterında rubella geçiren bebeklerin yaklaşık dörtte biri bir ya da birden fazla sayıda doğumsal kusur ile dünyaya gelmektedirler. Bu durum konjenital (doğumsal) rubella sendromu olarak adlandırılır. En sık karşılaşılan doğum defektleri arasında görme kaybı ve tam körlükle sonuçlanabilen göz problemleri, işitme kaybı, kalp anomalileri, zeka geriliği, ve serebral palsi sayılabilir.

Konjenital rubella sendromu olan çocukların önemli bir kısmı ileriki yaşamlarında yürüme ve öğrenme güçlüğü yaşamaktadırlar.

Öte yandan Gebelikte geçirilen rubella sıklıkla düşük ve ölü doğumlara da neden olmaktadır.

Bebekte konjenital rubella sendromu ortaya çıkma riski hastalığın Gebeliğin hangi döneminde geçirildiği ile yakından ilgilidir. Hastalık ne kadar erken dönemde geçirilirse risk o kadar artmaktadır. En büyük risk ilk trimesterda rubellla geçirilmesidedir. Böyle bir durumda bebeğin etkilenme ya da düşük olma riski %25-80 arasında değişmektedir. İkinci trimesterın başlarında geçirildiğinde ise konjenital rubella riski %1 civarına inmektedir. Yirminci haftadan sonra ise nadiren doğum defektine neden olmaktadır.

Bazı bebeklerde ise kalıcı olmayan sağlık sorunları görülebilmektedir. Bunlar arasında en sık karşılaşılan düşük doğum ağırlığıdır. Ayrıca zaman zaman beslenme problemleri, ishal, zaatürre, menenjit ve anemi gibi tablolar görülebilir. Geçici kanama bozukluklarına bağlı olarak cillte mor-kırmızı lekeler olabilir. bebekte karaciğer ve dalak büyümesi saptanabilir.

 

Konjenital rubella sendromu nasıl tedavi edilir?
Ne yazık ki konjenital rubella sendromunun belirli bir tedavisi yoktur. Kan ve karaciğer sorunları gibi yenidoğan döneminde sıkça karşılaşılan sorunlar çoğu zaman kendiliğinden tedavisiz iyileşir. Görme ve işitme ile ilgili sorunların bir kısmı ise erken cerrahi ile düzeltilebilir. ya da en azından daha iyi hale getirilebilir.

 

Konjenital rubella sendromu önlenebilir mi?
Evet. Konjenitla rubella sendromu önlenebilir. Bu nedenle çocukluk çağında kızamıkçık geçirip geçirmediğini bilmeyen tüm anne adaylarının Gebe kalmadan önce kan testi yaptırırark durumlarını öğrenmeleri yararlı olacaktır. Çok nadiren de olsa bağışıklığı olmayan kişilerde Gebe kalmadan önce aşı yapılması uygun bir yaklaşımdır.

Gebe kaldıktan sonra rubella taraması yapılan ve bağışıklığı olmadığı saptanan kadınlarda ise aşı yapılamaz. Böyle bir durumda kişi Gebeliği süresince rubella geçiren kişilerden uzak durmalıdır.

 

Rubella aşısından ne kadar sonra Gebe kalınabilir?
Gebelik planlayan ve aşılanan kadınlarda yakın bir geçmişe kadar 3 ay süreyle Gebeliğe izin verilmemekteydi. Amerikan Hastalık Kontrol Merkezi (CDC), aşı yaptıran ancak 3 aylık süre içinde Gebe kalan kadınlardan doğan bebekler üzerinde yaptıkları araştırmalarda bu durumun herhangi bir doğumsal kusura neden olduğu yönünde veri elde edememiş olsa da potansiyel riskleri nedeni ile 3 ay süre ile Gebe kalınmamasını önermekteydi. Ancak Gebe kalmadan önceki 3 ay içinde ya da Gebeliğin erken dönemlerinda aşı yaptıran kadınların incelendiği son araştırmalardan elde edilen verilerin sonucunda aşıya bağlı konjenital rubella sendromu gelişme riski % 0.5-1.3 arasında bulunmuştur. Bu risk Gebeliğin erken dönemlerinde enfeksiyon geçirilmesi durumunda karşılaşılan %25’lik riskten çok daha düşük olduğu için günümüzde rubella aşısından sonra 28 gün süreyle korunulması yeterli olarak kabul edilmektedir.

Ülkemizde kızamıkçık aşısı kabakulak ve kızamık aşıları ile birlikte olarak tüm çocuklara uygulanmaktadır.

2009 H1N1 enfeksiyonu (Domuz Gribi)

Bu sayfada yer alan bilgiler temel olarak Amerikan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezinin web sitesinden alınmaktadır

 

Gebe iken H1N1 virüsüne yakalanırsam ?
Grip benzeri yakınmalarınız olduğunda zaman kaybetmeden doktorunuza haber vermeniz gerekir. H1N1 enfeksiyonu Gebe kadınarda daha şiddetli seyretmektedir ve ölümle sonuçlanabilen ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir. Gebe olan kadınlar hastalığı olmayanlara göre daha ciddi sonuçlar doğurabilmektedir. Bu nedenle gripal enfeksiyondan kuşkulanıyorsanız bunu ihmat etmeyin. Öte yandan mevsimsel grip de aslında ciddiye alınması gereken ve her yıl dünyada pekçok insanın ölümüne neden olan bir hastalıktır. H1N1 enfeksiyonunun bu kadar ses getirmesinin sebebi mevsimsel grip virüsüne göre çok daha hızlı yayılması ve daha fazla sayıda kişiyi etkilemesidir.

 

Korunmak için neler yapabilirim?
Gripten korunmanın en etkili yolu aşıdır. Bunun dışında elleri sık aralıklar ile yıkamak, el dezenfektanları kullanmak, kapalı ve kalabalık yerlerden mümkün olduğunca uzak durmak oldukça etkilidir. Cerrahi maske kullanımı ise sanılanın aksine koruyucu olmadığı gibi uzun süre maska ağızda kapalı kaldığında zararlı bile olabilir. Maske sadece hasta olduğundan kuşkulanılan ya da bilinen kişiler ile kısa süreli temas gereken durumlarda etkilidir. Dünya Sağlık Örgütü yıllardır Gebe kadınların mevsimsel grip aşısını yaptırmalarını önermektedir. Bu yıl bu aşıya ek olarak H1N1 aşısının yapılması da önerilmektedir.

Evinizde H1N1 enfeksiyonu geçiren birisi varsa ya da bu enfeksiyonu olduğunu düşündüğünüz birisi ile yakın temasta bulunursanız doktorunuz ile temasa geçmeniz önemlidir. Bu gibi durumlarda doktorunuz gerekli görmesi halinde size Tamiflu ya da Relenza isimli anti viral ilaçları kullanmanızı önerebilir.

 

Grip aşısı Gebelerde güvenli midir? 
Mevsimsel grip aşısı yıllardır milyonlarca Gebe kadın üzerinde uygulanmış olan bir aşıdır ve hem Gebe kadınlarda hem de bebeklerinde olumsuz bir etkisi bugüne kadar gösterilmemiştir. Bu yıl üretilen H1N1 aşıları da aynı üreticiler tarafından aynı yöntemler ile üretilmektedir. Amerikan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi bu aşıların Gebelerde güvenli olduğunu belirtmektedir.

 

H1N1 enfeksiyonunun bulguları nelerdir?
Mevsimsel grip ve H1N1 hastalığı benzer yakınmalara neden olur. Bunlar:

  • Ateş
  • Öksürük
  • Boğaz Ağrısı
  • Burun akıntısı ve tıkanıklığı
  • Genel vücut ağrısı ve halsizlik
  • Başağrısı
  • Titreme
  • Bazı durumlarda ishal ve kusmadır

Bazı hastalarda ateş olmayabileceği unutulmamalıdır. Ateş görülme sıkığı %78 civarındadır.

 

H1N1 nasıl tedavi edilir ?

  • H1N1 grip enfelsyonu Tamiflu ve Relenza gibi antiviral ilaçlar ile tedavi edilir. Bu ilaçlar hap ya da şurup şeklinde olabilir ve virüslerin vücudunuzda çoğalmasını engelleyerek etki eder.
  • En iyi etkiyi sağlamak için bulgular ortaya çıkar çıkmaz tedaviye başlamak ve en az 5 gün devam etmek gerekir. Bu ilaçlar yakınmaların daha hafif seyretmesine yardımcı olur
  • Halihazırda bu ilaçların Gebe kadınların bebeklerinde olumsuz bir etkiye neden olabileceğine dair bir bulgu yoktur
  • Bu antiviral ilaçları Gebeliğin her dönemindeki kadınlar kullanabilir
  • Ateş çok yükselirse düürmek için parasetamol alınabilir
  • Hastalık döneminde istirahat ve bol sıvı alımı önemlidir

 

Acil durumlar nelerdir?

  • Zor soluk alma ya da nefes darlığı
  • Karın ya da göğüste baskı hissi ve ağrı
  • Ani baş dönmeleri
  • Konfüzyon
  • Şiddetli ve ısrarcı kusma
  • Parasetamol ile kontrol edilemeyen ateş
  • Bebek hareketlerinde azalma

 

Gebe iken H1N1 virüsüne yakalanırsam ?
Domuz gribi olarak da bilinen 2009 H1N1 virusunun ve buna bağlı enfeksiyonun hızlı yayılması dikkatlerin 1918 ve 1957 salgınlarına çevrilmesine neden olmuştur. Her iki salgında da Gebe kadınlar olaydan daha fazla etkilenmişlerdir. Günümüzdeki salgında da Amerika Birleşik Devletlerinde enfekte olan Gebe kadınların sayısı genel popülasyonun yaklaşık 6 katıdır.

 

Gebe kadınlar neden daha fazla risk altındadır?
Daha önceki salgınlarda hatta mevsimsel grip olgularından elde edilen veriler Gebelerin ve lohusaların pnomoni (zaatüre) risklerinin daha fazla olduğunu göstermektedir.

Gebe bir kadının karnında büyüyen bebek yukarıya doğru basınç uygulamakta ve akciğerlere baskı yapmaktadır. Bu baskı akciğelerin genişleme kapasitesini azaltmakta ve içindeki sıvıyı dışarı atma yeteneğini sınırlamaktadır. Sonuç olarak Gebelerde zaatüre riski artmaktadır.

Gebelik ve doğum anne adayının bağışıklık sisteminin yabancı maddeler ile mücadele etme yeteneğinde de dramatik değişimlere neden olmaktadır. Bu değişimler neticesinde anne adayı enfeksiyonlara daha açık hale gelmekte ve doğal olarak grip enfeksiyonlarını daha da tehlikeli yapmaktadır.

 

Enfeksiyonun önlenmesi önemlidir
Enfeksiyon varlığı anne ve bebek için yüksek risk yarattığından birincil öncelik bu enfeksiyonun önlenmesidir. İzolasyon ve genel hijyen kurallarına uyulması elzemdir. Bazı ülkelerde güncel H1N1 salgını bitene kadar kadınlara Gebe kalmamaları önerilmekle birlikte Amerika Birleşik Devletleri ve ülkemizde bu tür bir uyarı mevcut değildir.

 

Gebe ve yeni doğum yapmışlarda CDC (Amerikan Hastalık KOntrol ve Önleme Merkezi) önerileri

  • Zaman geçirmeden antiviral tedaviye başlanmalı
  • Enfekte anneler diğer Gebelerden izole edilmeli
  • Hastanede yatış sırasında, doğum sırasında ve doğumu takip eden dönemde annenin yüzü cerrahi maske ile kapatılmalı
  • Doğum sonrasında anne izole edilmiş ayrı bir odaya alınmalı
  • Emzrimeye devam edilmelidir.

 

Antiviral tedavi
CDC H1N1 enfeksiyon bulguları gösteren Gebelerde zaman kaybetmeden antiviral tedaviye başlanmasını önermektedir. Bazı ülkelerde görülen H1N1 vürus tipleri antiviral tedaviye dirençli olsa da bu tedavinin başlanması yine de önerilmektedir. Antiviral ilaçların Gebelik sırasında anne ve fetus ya da yeenidoğanlar üzerindeki etkileri tam bilinmemekle birlikte Gebelikte kullanımı önerilen pekçok ilaç gibi C kategorisinde yer almaktadır. Tedavi edilmeyen enfeksiyonların riski daha büyük gibi görünmektedir.

 

Antiviral tedavi ne zaman başlanmalıdır?
Günümüzde kabul edilen ülkemiz de dahil olmak üzere halihazırda Amerika ve Avrupada dolaşan grip virüslerinin %99’unun H1N1 olduğudur. Dolayısı ile bu ülkelrde görülen grip olguları aksi ispatlanmadığı sürece domuz gribi olarak kabul edilmelidir. Görülen yakınmalar Gebelerde ve Gebe olmayanlarda genelde aynıdır

  • Öksürük
  • Yüksek ve kontrol edilemeyen ateş
  • Burun akıntısı
  • Boğaz ağrısı
  • Geniz akıntısı
  • Baş ağrısı
  • Kas ve eklem ağrıları
  • Halsizlik

Kusma ve ishal olguların yalnızca %12 sinde görülmektedir.

Bu yakınmalar olan özellikle öksürük ve ateş yakınması olan hastalar domuz gribi olarak kabul edilmedir. Hastanelerde burun akıntısından yapılan hızlı testlerin duyarlılığı çok yüksek değildir ve %10-70 arasında değişmektedir. Bir başka deyişle yapılan test sonucu domuz gribi olmadığı ortaya çıkan her 100 kişiden 30-90 tanesinde aslında testin yakalayamadığı domuz gribi vardır. Bu nedenle tedaviye başlamak için test sonucunun beklenmesinin bir anlamı yoktur. Öte yandan testin negatif çıkması da tedaviye başlanmasını engelleyen bir bulgu değildir.

Tedavide Oseltamivir (Tamiflu) tercih edilmesi gerekn ilaçtır.

Dozu erişkinlerde tedavi için 5 gün süreyle günde 2 kez 75 mg, korunma için ise günde 1 kez 75 mg kapsül 10 gün süreyledir.

 

Gebe kadınların 2009 H1N1 aşısı olması neden önerilmekte?
Amerikan Hastalık kontrol ve önleme merkezi (CDC) Gebe kadınların hem mevsimsel hem de H1N1 grip aşısı olmasını önermektedir. Bu hastalıktan korunmanın bilinen en etkili yöntemi budur. Grip enfeksiyonuna yakalanan Gebe bir kadının ciddi sağlık sorunları yaşama riski çok yüksektir. Gebe olmayan popülasyon ile kıyaslandığında Gebelerin grip enfeksiyonu sırasında hastaneye yatırılarak tedavi edilmeleri daha olasıdır. Bu aşılar aynı zamanda yenidoğanları da korumaktadır.

Amerika Birleşik Devletlerinin en büyük meslek kuruluşlarından biri olan American Congress of Obstetricians ang Gynecologist (www.acog.org) Gebe kadınların aşılanmasını önermektedir.

 

Mevsimsel grip aşısı 2009 H1N1’e karşı koruma sağlar mı?
Mevsimsel grip ve domuz gribi olarak bilinen hastalık farklı virüslerin neden olduğuı durumlar olduğunda bu iki aşının çapraz koruması söz konusu değildir.

 

Gebelerin olmaması gereken grip aşısı var mıdır?
Domuz gribi aşısı kas içine enjeksiyon ya da burun spreyi şeklinde uygulanan değişik formlarda üretilmektedir. Ancak burun spreyi şeklinde uygulanan ve ülkemizde bulunmayan aşı canlı virüs içerdiğinden Gebelerde kullanımı onaylanmamıştır ve uygun değildir. Bu aşı ciddi sağlık sorunu bulunmayan 2-49 yaş arası kişilerde kullanılabilir. Doğumdan sonra ise emzirme döneminde dahi sprey şeklindeki aşı kullanılabilir.

 

Mevsimsel grip aşısı ve H1N1 aşısı aynı anda yapılabilir mi?
Evet bu iki aşı aynı anda yapılabilir ancak farklı kollardan yapılması önerilmektedir.

 

H1N1 grip aşısı Gebeler için güvenli midir?
Mevsimsel grip aşısı yıllardır milyonlarca Gebe kadın üzerinde uygulanmış ve uygulanması dünyadaki önde gelen sağlık otoriteleri tarafından önerilen ve özendirilen bir aşıdır. Bu aşıların Gebe kadınlar ya da bebekleri üzerinde herhangi olumsuz bir etkisi bugüne kadar saptanmamıştır. Domuz gribi aşısı da mevsimsel grip aşısı ile aynı yöntemler ile ve genelde aynı firmalar tarafından üretilmektedir.

Kısa süreli de olsa yapılan çalışmalarda bağışıklık sisteminin bu yeni aşıya iyi cevap verdiği ve güvenlilik sonuçlarının mevsimsel grip aşısı ile benzer olduğu ortaya konmuştur. Bu çalışmalar Amerikan Ulusal Alerji ve Enfeksiyon hastalıkları merkezi ve aşı üretici firmalar tarafından yapılmakta ve yayınlanmaktadır.

Dünya Sağlık Örgütü de kullanımdaki aşılar ile ilgili olumsuz bir duruma rastlanmadığını bildirmektedir.

Adjuvan nedir?
Adjuvanlar aşı içine katılan ve aşının etkisini arttırıcı kimyasal maddelerdir. Bunlardan en fazla endişe uyandıran ikisi thimerosal (etil civa) ve squalene’dir Thimerosal yıllardır aşılarda kullanılan ve zararı gösterilmemiş bir maddedir. Benzer şekilde squalene de aşılarda uzun zamandır kullanılan maddelerdir. Amerika Birleşik Devletlerinde hem adjuvan içeren hem de içermeyen aşılar bulunmaktadır. CDC Gebelerin her iki türdeki aşıyı da olabileceğini duyurmuştur.

CDC gelecek sezondan itibaren ABD’de kullanılacak aşılarda adjuvan olmayacağını deklare etmiştir.

Aşı ne zaman yapılmalıdır?
Amerikan İlaç ve Gıda dairesi 10 yaşından büyük kişilerde tek doz aşının yeterli koruma sağladığını saptamış ve buna göre öneride bulunmuştur. H1N1 aşısı Gebeliğin herhangi bir döneminde yapılabilir. Domuz girbi geçirilip geçirilmediğini saptamak zor olduğundan tanısı konumuş domuz gribi geçirmiş olanlar hariç her Gebenin bu aşıyı olması önerilmektedir.

 

Domuz gribi aşısının potansiyel yan etkileri nelerdir?
Domuz girbi aşısının yan etkilerinin mevsimsel grip aşısının yan etkilerinden farklı olması beklenmemektedir. En sık görülen yan etki aşı yapılan yerde şişlik, kızarıklık ve ağrıdır. Bazı kişilerde baş ağrısı, kas ve eklem ağrıları ile halsizlik olabilir ve bu bulgular 1-2 gün içinde geriler. Bazı kişilerde aşı sonrsı bayılma olabilir. Çok nadiren aşıya bağlı alerjik reaksiyonlar gelişebilir ancak hayatı tehdit eden alerjiler çok nadirdir. Aşı üretiminde yumurta kullanıldığından yumurta alerjisi olan kişiler Gebe olsalar dahi aşıyı yaptırmamalıdır.

 

Guillain-Barre Sendromu ve aşı?
1976 yılında yaşanan kısa süreli salgın sırasında yapılan aşıları takiben bazı kişilerde Guillain-Barre sendromu (GBS) adı verilen geçici felç şeklinde kendini gösteren tabloya rastlanmıştır. O dönemde bu tablo aşılanan her 100.000 kişiden birinde ortaya çıkmıştır. O tarihten sonra yapılan çalışmalarda mevsimsel grip aşısına bağlı GBS görülme sıklığı aşı yapılan her 1.000.000 kişide 1 olarak saptanmıştır. GBS aşı olamayan kişilerde viral enfeksiyonları takiben de görülebilmektedir.

 

Gebelik ve ultrason

Ultrason nedir?

Ultrason ya da ultrasonografi modern tıbbın vazgeçemediği görüntüleme yöntemlerinden birisidir. Ultrasonun insan vücudunun içinde olup bitenleri anlamaya yarayan diğer görüntüleme yöntemlerden en önemli farkı bu amaca ulaşmak için X- ışınlarını kullanmaması yani radyasyon içermemesi, bunun yerine insan kulağının duyamayacağı frekansta ses dalgalarından yararlanmasıdır. Bir başka olumlu özelliği de elde edilen görüntünün gerçek zamanlı olması yani işlem yapıldığı sırada görüntünün monitör ekranında izlenebilmesidir.

40 yıldan fazla zamandır tıp alanında kullanılan ultrason günümüzde kadın doğum pratiğinde rutin uygulamaya girmiş, jinekolojik muayene ve Gebelik takiplerinin olmazsa olmaz bileşeni haline gelmiştir.

 

Ultrasonun çalışma prensibi
Ultrason cihazı ses dalgalarının değişik yoğunlukta dokular içinde farklı hızlarda ilerlemesi ve yansıması prensibine dayanan bir mekanizma ile çalışır. Bu mekanizma aslında doğaya yabancı bir mekanizma değildir. Yarasaların uçarken, balinaların ise denizlerde yüzerken kullandıkları sistem de benzer bir prensibe dayanmaktadır. Öte yandan denizaltıların seyir sırasında ya da balıkçıların balık sürülerini ararken kullandıkları sonar cihazları da aynı mekanizma ile çalışırlar.

 

Ultrason cihazının bölümleri
Ultrason cihazları tıpkı bilgisayarlarda olduğu gibi farklı parçalardan oluşur.

Prob: Ultrason cihazının inceleme sırasında vücüt ile temas eden en önemli kısmıdır. Prob ses dalgalarını üretir ve yansımalarını algılar. Basit bir benzetme yapacak olursak ultrason cihazının ağzı ve kulağı gibi görev yapar.

Ultrason probları ses dalgalarını 1880 yılında Pierre ve Jacques Curie tarafından keşfedilen ve piezoelektrik etkisi adı verilen bir sistemle üretirler ve algılarlar. Probların içinde çok sayıda piezoelektrik kristali adı verilen quartz kristal bulunur. Elektrik akımı uygulandığında kristaller hızla şekil değiştirirler. Bu şekil değişikliği titreşime ve sonuçta ses dalgası oluşmasına yol açar. Tam tersi olarak kristallere herhangi bir ses dalgası ya da basınç ulaştığında bu kez elektrik akımı üretirler. Bu sayede aynı kristaller hem ses üretmek hem de sesi algılamak amacıyla kullanılırlar. Probun içinde ayrıca kendi ürettiği sesin oluşturduğu yansımaları ayıran bir bölüm ve üretilen ses dalgalarını odaklamaya yarayan bir de akustik lens bulunur.

Tipik olarak bir ultrason probunda yaklaşık 300 kristal bulunur. Bu kristaller birbirlerinden bağımsız olarak ses dalgası üretir ve kendilerine ulaşan yansımaları elektrik akımına çevirirler. Sonuçta saniyede yaklaşık 30 görüntü elde edilir ve bu 30 görüntü monitörde hareketli film gibi izlenir. Bu olaya gerçek zamanlı ultrason adı verilir. Diğer görüntüleme yöntemlerinde ise sadace tek bir kare görüntü elde edilmektedir.

Ultrason probları çok değişik boyutta ve şekilde olabilir. Probun türü elde edilecek görüntü alanını, üretilen ses dalgalarının frekansını, doku içerisinde ilerleyeceği mesafeyi ve elde edilen görüntünün çözünürlüğünü belirler. Kadın doğumda en çok frekansı 1-10 MHz aralığında ses dalgası üretebilen vajinal ve konveks abdominal problar kullanılır. Probun açısı inceleme amacıyla taranan alanın da genişliğini belirler.

Üretilen ses dalgalarının doku içinde ilerleme hızı saniyede yaklaşık 1540 metredir ancak aynı dalgaların gücü dokunun direncine göre değişir. Probu terk eden ses dalgası vücut içinde yansıyacağı, kırılacağı ya da emilip ısıya dönüşeceği bir yere ulaşana kadar ilerler. Kırılan ses dalgası yönünü değiştirerek ilerlemeye devam eder ve sonuçta ya bir dokuya ulaşıp yansır ya da emilir.Yansıyan ses dalgası proba geri döndüğünde kristallerde oluşan elektrik akımı merkez üniteye iletilir ve görüntü olarak işlenir.

Ses dalgasının frekansı ne kadar yüksek ise elde edilen görüntünün çözünürlüğü yani kalitesi de o derece yüksektir. Buna karşılık yüksek frekanslı ses dalgaları dokular içinde çok fazla ilerleyemez. Vajinal prob ile abdominal prob arasındaki farkın temeli bu özellikte yatar. Abdominal prob ile inceleme yaparken ses dalgaları üreme organlarına ulaşana kadar uzun bir mesafe katetmek durumundadırlar ancak vajinal incelemede prob incelenmesi amaçlanan dokulara çok yakın olduğundan ses dalgasının uzun bir mesafe katetmesine gerek yoktur. Bu nedenle vajinal incelemelerde daha yüksek frekanslı problar kullanılabilir ve abdominal proba göre çok daha kaliteli görüntü elde edilebilir.

 

Merkezi işleme ünitesi (Central processing unit, CPU): Prob bir ses dalgası üretip doku içine gönderdikten sonra buradan geri yansıyan ve elektrik akımına dönüştürülen sinyaller merkezi bir işleme ünitesi tarafından değerlendirilir. Dokuların yoğunluğu ve uzaklığına göre bu işlem ünitesi sinyalleri yükseltir filtre eder ve sonuçta görüntüye dönüştürür. Filtre işlemi sinyali görüntüyü bozabilecek dış seslerden arındırmak için gereklidir.Bu olaylar tıpkı şu anda kullandığınız bilgisayar işlemsinde olduğu gibi gerçekleşir. CPU aynı zamanda ultrason cihazının ve probun gereksinim duyduğu elektrik enerjisini de sağlayan kaynaktır.

CPU’nun bir diğer işlevi de elde edilen görünütünün kalitesini sağlamak ve bu görüntüyü çıktı ünitelerine iletmektir. Genelde CPU ünitelerinde cihazın kontrolünü sağlayan bir panel ve mouse ya da trackball da bulunur. Bunların görevi hem görüntü üzerinde işaretleme hem de ölçüm yapabilmektir.

Elde edilen görüntünün kalitesi probun frekansına ve kalitesine bağlı olduğu kadar aynı zamanda CPU kapasitesi ile kullanılan yazılıma da bağlıdır. Yazılım aynı zamanda verilerin işlenmesi ve ölçüm sonucunda özellikle Gebelik ultrasonografisinde bebeğin büyüme ve gelişiminin değerlendirilmesi ile ağırlığının tahmin edilmesinde de kullanılır.

 

Çıktı üniteleri: Ultrtasonik dalgaların CPU’da işlennmesi ve görüntüye dönüştürülmesi ile elde edilen veriler çıktı ünitelerine aktarılır. Bu ünitelerin en çok kullanılanı monitördür. Bu monitör bilgisayar monitörü ile benzerdir. Pek çok ultrasonda renkli monitör de olsa ekrana yansıyan görüntü siyahtan beyaza dek uzanan gri tonlardan oluşmuştur. Ekrandaki koyu renk alanlar ses dalgasını kıran ya da emen oluşumları temsil ederken daha açık renkli alanlar sesi yansıtan ya da proba çok yakın olan dokuları gösterir. Örneğin sıvı ses dalgasını absorbe ettiği için içi idrarla dolu bir mesane ya da basit bir yumurtalık kisti ultrasonda siyah olarak görülür. Doppler etkisi ile çalışan ultrasonlar ise hareketleri de gösterebilir ve bu hareketler ekranda renkli olarak görülebilir. Bu etki en çok kan akımlarını izlemek için kullanılır. Probdan uzaklaşan cisimler ekranda mavi, yaklaşanlar ise kırmızı renkte görünür.

CPU’dan çıkan ve monitörde yansıtılan görüntü disket ya da CD gibi depolama aygıtlarında saklanabilir, bağlı olan bir video ile kasede kaydedilebilir ya da termal bir yazıcı ile kağıda aktarılabilir.

 

Özetleyecek olursak ultrason cihazı aslinda bir bilgisayar ve probdan gelen veriyi işleyen bir yazılım programıdır, dolayısı ile bilgisayar teknolojilerinde yaşanan gelişmeler direkt olarak ultrason cihazlarına da yansımaktadır. 2010 yılında kullandığımız  3 boyutlu ultason cihazları büyük ve hacimli iken 2014 yılında Montreal`de kullandığımız hem vajinal ham de abdominal probu 3 boyutlu olan cihazlar fotograftan da gorulebilecegi gibi neredeyse bir laptop bilgisayar boyutundadır ve bu cihazlar ile hem 3 boyutlu görüntü alınabilmekte hem de doppler incelemeleri yapılabilmektedir. Üstelik bu cihazlar dizüstü bilgıyasayar gibi tasarlandığından prizden çıkartılıp istenilen yere rahatça götürülüp kullanılabilmektedir. Hastanın gelemediği durumlarda cihaz kolaylıkla hasta yanına götürülüp inceleme yapılabilir. Örneğin gerek duyulmasi halinde kesin yatak istirahati verilen bir Gebenin evinde bile ultrason yapılabilir.

Özet
Bir ultrason incelemesini özetleyecek olursak:

  1. Ultrason cihazı prob yardımı ile yüksek frekanslı ses dalgalarını vücudunuza gönderir.
  2. Ses dalgaları vücudunuz içinde ilerlerken farklı yoğunluktaki dokulara çarparak ya emilir ve ısıya dönüşür, ya geri yansır ya da kırılıp yön değiştirirdikten sonra yansıyacağı başka bir dokuya kadar ilerlemeye devam eder.
  3. Geri yansıyan dalgalar prob tarafından yakalanarak elektrik uyarısına dönüştürülür ve CPU’ya aktarılır.
  4. CPU sesin doku içindeki ilerleme hızına göre dalgayı yansıtan oluşumun probdan olan uzaklığını hesaplar ve bu işlem saniyenin milyonda biri gibi kısa bir sürede gerçekleşir.
  5. CPU yansıyan ekoların uzaklığını ve yoğunluğunu işleyerek bunu ekranda görülebilen iki boyutlu bir görüntü haline dönüştürerek monitöre yansıtır.

 

Ultrasonun tarihsel gelişimi

Tıp tarihinde medikal mühendisliğin çok büyük önemi vardır. Tıbbi mühendislik olmasa günümüzdeki modern hastane ve kliniklerin pek çoğu var olmazdı. Mühendislik bilminin tıp alanındaki yansımalarından en önemlilerinden birisi de ultrason teknolojisindeki gelişimdir.

Sesin yankılanmasından yararlanmayı ilk kez gündeme getiren 1880 yılında Pierre Curie olmuştur. Bunun sonucunda sesin bir ortam içinde ilerlemesi, kırılması, yansıması ve emilmesi ile elde edilen veriler SONAR cihazlarında kullanılmıştır. Sonar’lar denizcilikte suyun altındaki diğer deniz araçları ve canlıların yerlerini saptamak için kullanılan cihazlardır.

Bu ilk adımların ardından benzer bir teknoloji tıp alanında kullanılmaya başlamış ve ilk kez 1942 yılında Avusturya’lı Thedore Dussik tıbbi ultrasonu tanımlamıştır. Bunu daha sonra diğerleri izlemiş ve 2 boyutlu ultrason icat edilmiştir.

Modern ultrason teknolojisi ise II. Dünya Savaşı sırasından sonra gelişmeye başlamıştır. Ludwig ve Struthers ilk kez safra kesesi içindeki taşları kulağın duyamayacağı ses dalgalarının yardımı ile göstermişlerdir.

1950 ve 60’larda bu yeni teknoloji büyük bir ilgi odağı haline gelmiş, doktorlar ve mühendisler ses dalgaları ile biyolojik dokular arasındaki ilişkiyi daha iyi anladıkça daha iyi cihazlar üretilmeye başlamıştır. Konu ile ilgili tüm dünyada pekçok sempozyum düzenlenmiş, binlerce makale yayınlanmıştır. Piezoelektrik materyallerindeki gelişme ultrasonun gerçek zamanlı yapılabilmesine olanak tanımıştır.

1967 yılında Dünya Tıp ve Biyolojide Ultrason Federasyonu (World Federation for Ultrasound in Medicine and Biology, WFUMB) kurulmuştur .Bu dernek günümüzde tüm dünyada ultrasonografi ile ilgili en yetkin kurumlardan biri olarak kabul edilmektedir.

Ultrasonun anne karnında gelişmekte olan bebeğin incelenmesinde kullanılması ise 1971 yılına rastlar. Bu olay tüm dünyada Gebelik takiplerinde bir devrim yaratmıştır.

1980’lerden sonra ise hem cihazların fiyatlarının bir miktar ucuzlaması hem de kalitesinin artması sonucunda günümüzde neredeyse her hastane ve hatta muayenehanede ultrason bulunur hale gelmiştir. Hatta iş o boyuta gelmiştir ki ultrason incelemesi yapılmayan bir jinekolojik muayene eksik kalmaktadır.

Takip eden dönemde akım hızlarını ölçebilen Doppler teknolojisinin hayata geçmesi özellikle Gebelik takiplerinde bebeğe giden kan akımlarının dolayısı ile bebeğin sağlık durumunun değerlendirilmesinde önemli aşamalar kaydedilmesine olanak sağlamıştır. Öte yandan doppler teknolojisi örneğin yumurtalık kistlerinde kan akımlarını değerlendirerek kitlenin iyi huylu ya da kötü huylu olduğu konusunda da önemli bilgiler vermektedir.

Günümüzde ise gelişme hala daha olanca hızıyla devam etmektedir. Bugün 3 ya da 4 boyutlu ultrasonografi cihazları büyük kliniklerde yerini almıştır. Bu teknolojide elde edilen veriler bilgisayar yardımı ile işlenmekte ve sonuçta ortaya 3 boyutlu bir görüntü çıkmaktadır. Dört boyutlu olarak adlandırılan türde ise bu işlemler gerçek zamanlı olarak yani prob hasta üzerindeyken gerçekleşmektedir.

Günümüzde ultrason cihazları ile vücudun pekçok bölümü incelenmekle birlikte ultrason denince akla ilk olarak jinekoloji ve Gebelik gelmektedir. Ultrason incelemeleri jinekolojik muayene ve Gebelik takiplerinin rutin parçalarıdır. İncelemenin muayene ücretinin içinde olması da hasta ve sigorta şirketlerine ek maliyet yüklememektedir. Gelişmiş ülkelerden farklı olan bu durum ülkemizde ultrasonun daha rahat ve sık kullanılmasına olanak sağlar.

Jinekolojik muayene sırasında görmeden elle yapılan muayeneden elde edilecek subjektif bulgular yerine vajinal ultrason ile kadın üreme sistemine ait organların direkt görüntülenmesi ve objektif veriler elde edilmesi tanıda karşılaşılabilecek güçlükleri ve yanılgıları en aza indirgerken elle muayeneden büyük rahatsızlık duyan pekçok kadın için hasta konforunu da en üst düzeye yükseltir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli nokta ultrason incelemesini yapan kadın doğum uzmanının deneyimidir.

Gebelik takipleri sırasında ise ultrason incelemeleri ters giden durumların saptanmasında ve tedavi edilmesinde büyük yarar sağlamaktadır.

Gebeliğin en başından sonuna kadar bebeğin gelişimi sürekli takip edilmekte, bunu ekrandan izleyen anne ve baba adayları ile bebekleri arasında daha doğmadan sıkı bir psikolojik bağ oluşmaktadır. Ultrason incelemeleri sırasında baba adaylarının da olaya katılması ile aile içi bağlar daha da kuvvetlenmektedir. Ayrıca görüntüler günümüzde sadece fotograf olarak degil video kaset hatta CD olarak da saklanmakta ve bebeğin albümü daha doğmadan oluşmaya başlamaktadır.

 

Gebelikte ultrason güvenli midir?

Konu tıp ve insan olduğunda herhangi bir uygulama, tedavi şekli ya da tanısal yöntem için kesinlikle güvenlidir demek mümkün değildir. Dünya üzerinde ne kadar insan varsa o kadar değişik genetik yapı var demektir ve bunlardan biri için bile geri kalanları için güvenli olan bir uygulama istenmeyen sonuçlar doğurabilir.

Tıpta bir uygulamanın güvenli ya da etkili olup olmadığı ancak yapılan araştırmalar ve bunlardan elde edilen verilerin istatistiksel olarak incelenmesi ile değerlendirilir.

Bilimsel açıdan en anlamlı araştırmalar plasebo kontrollü randomize prospektif olarak adlandırılanlardır. Bu tür araştırmalarda aynı karakterisitk yapıya sahip hastalar rastlantısal olarak 2 gruba ayrılır. Çalışma grubu olarak adlandırılan gruba uygulamada bulunulurken kontrol grubu olarak adlandırılan gruptaki hastalara herhangi bir uygulamada bulunulmaz. Sonuçta elde edilen veriler değerlendirilir ve aradaki farkın istatistiki açıdan anlamlı olup olmadığı incelenir. Eğer bir anlam bulunursa bu uygulanan tedavinin etkili ya da etkisiz olduğu şeklinde yorumlanır. Tek bir çalışmada sonucun anlamlı ya da anlamsız olarak bulunması o uygulamanın etkili ya da etkisi olduğu kesin sonucunu vermez. Benzer sonuçların başka çalışmalar tarafından da desteklenmesi gerekir.

Tıp literatüründe herhangi bir konu hakkında lehte ve aleyhte pekçok araştırma bulunur. Bunların birarada değerlendirilmesi ile meta analizler yapılır ve bir genellemeye varılmaya çalışılır.

Her çalışmadaki hasta karakteristikleri birbirinden farklı olacağı için sonuçlar arasında da fark olması şaşırtıcı değildir.

Bir başka önemli nokta da vücut dışında laboratuvar ortamında (in vitro) ortaya çıkan bir etkinin vücut içinde (in vivo) ortaya çıkmaması olasılığıdır. Bu nedenle herhangi bir uygulama ile labovatuar ortamında görülen ya da teorikte bulunan bir etki vücut içinde uygulandığında aynı şekilde ortaya çıkmayabilir.

Bu kısa bilgiler ışığında ultrasonun gelişmekte olan bebek üzerinde zararlı bir etkisinin olup olmadığı yapılan pekçok araştırmada incelenmiştir.

Yaklaşık 40 yıldır Gebe kadınlar üzerinde uygulanan ultrason, rontgen ışınları ile yani x-ışınları ile çalışmadığından teorik olarak radyasyon ile görülen teratojenik etkiyi göstermesi beklenmez. Daha açık bir dille ifade etmek gerekirse ultrasonun bebekte gelişim kusurlarına yol açması beklenilen bir teorik etki değildir.

Termojenik etki (ısı etkisi)
Ultrason ses dalgalarını yani mekanik enerjiyi kullanan bir görüntüleme tekniğidir. Bu ses dalgaları ulaştıkları son dokular tarafından ya emilir ya da yansıtılır. Bu durumda enerjinin korunumu kuralına uygun olarak mekanik enerji ısı enerjisine dönüşür. Ultrasonun teorik olarak potansiyel istenmeyen etkisi dokulardaki lokal ısı artışıdır. Laboratuvar ortamında yaniin vitro ortamda yüksek dozda ve uzun süre uygulanan ultrason enerjisinin ısı artışına neden olduğu bilinmektedir. Bu ısınma uygulanan ultrasonik dalgaların gücü ve süresi ile doğru orantılıdır. Daha yüksek enerji uygulanan renkli doppler gibi incelemelerde bu teorik etkinin görülme olasılığı daha yüksektir.

Kavitasyon
Ultrasonun bir diğer potansiyel riski de kavitasyondur. Kavitasyon doku içinde geçici ya da kalıcı baloncuklar oluşması olarak tanımlanabilir. Bu baloncuklar dokuda harabiyete, doku kaybına ve kanamaya neden olabilirler.

Ultrason bebek için zararlı mı?
Ultrasonun etkileri mekanik ve termal olarak iki gruba ayrıldığına göre fetus üzerindeki etkileri de bu şekilde incelenir. Mekanik etki açısından bakıldığında fetal incelemenin kavitasyona neden olabildiğini gösteren bir veri yoktur. Kavitasyon açısından ultrason güvenli kabul edilir.

Fetal incelemelerde araştırmacılarda en fazla endişe uyandıran termal etkidir. Yüksek sıcaklığın fetusta teratojenik etki gösterdiği bilinmektedir. Sıcaklık artışının 4 °C’den fazla olması ve 5 dakikadan fazla süreyle bu düzeyde kalması durumunda olumsuz etkilerin ortaya çıkabileceği düşünülmektedir. Yapılan araştırmalarda tanısal amaçlı yapılan ultrason uygulamalarında fetus üzerinde olumsuz etki yaratabilecek düzeyde sıcaklık artışı ortaya çıktığı gösterilememiştir. Hayvan deneylerinde uzun süre doppler uygulanması durumunda yaklaşık 2.5 °C’lik bir artış olabileceği gösterilmekle birlikte bu düzey bile insanlarda güvenlidir ve Gebelikteki doppler incelemeleri bu kadar uzun sürmemektedir. Bu nedenle Gebelikte yapılan ultrason termal açıdan da güvenli kabul edilmektedir.

Ultrasonun fetus üzerindeki diğer etkilerini de inceleyen binlerce klinik çalışma mevcuttur. Bu çalışmalarda bebekler

  • Doğum ağrılığı
  • Konjenital (doğumsal) anomaliler
  • Enfeksiyon
  • Gelişim bozuklukları
  • İşitme
  • Görme
  • Konuşma bozuklukları
  • Solaklık
  • Çocukluk çağı lösemileri ve kanserleri

açısından incelendiğinde anneleri kendilerine Gebe iken ultrason incelemeleri yapılan ve yapılmayan bireyler arasında bu durumların ortaya çıkma oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanamamıştır.

Bu veriler ışığında Amerikan Tıpta Ultrason Enstitüsü (The American Institute of Ultrasound in Medicine, AIUM) yayınladığı bildiride kısaca şu görüşü kabul ettiğini bildirmektedir.

“Bugüne kadar hastalar ya da cihazları kullanan kişiler üzerinde, günümüzdeki tipik tanısal ultrason cihazlarına ait dalgalara maruz kalma neticesinde ortaya çıktığı kanıtlanmış biyolojik bir etki bildirilmemiştir. Gelecekte bu tür bir biyolojik etkinin ortaya çıkma olasılığı bulunmakla birlikte eldeki güncel veriler tanısal ultrasonografinin yararının eğer varsa bile zararından daha fazla olduğunu göstermektedir.”

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Amerikan Ulusal Gıda ve İlaç Dairesi (FDA)’de benzer görüşleri savunmaktadır.

Tüm bu bulgular eşliğinde yapılan çok sayıda araştırmadan elde edilen verilere göre Gebelikte ultrason incelemeleri günümüzde güvenli olarak kabul edilmektedir. Ancak her uygulama ve tedavide olduğu gibi ultrason incelemesi de suistimal edilmemeli sadece gerekli durumlarda uygulanmalıdır.

Ultrasonun en önemli zararı tecrübeli ve yetkin olmayan kişilerce yapıldığında elde edilen bulguların yanlış olarak yorumlanması ve bunun neticesinde hatalı kararlar verilmesinden doğan sonuçlardır.

 

Gebelikte ultrason neden yapılır?

Obstetrik ultrasonografi Gebelik takiplerinde yapılan ultrasonografik incelemeye verilen isimdir. 1950’lerin son çeyreginde kullanıma girmesinden bu yana ultrasonografi obstetrik alanında son derece önemli ve vaz geçilmez bir konuma gelmiştir. Günümüzde kullanılan gerçek zamanlı ultrasonografi cihazları hareket halindeki fetusun görüntülerini monitör ekranına yansıtmakta ve fetusu incelemeye olanak tanımaktadırlar. Bu görüntüleri elde edebilmek için 3.5-7.0 megahertzlik (saniyede 3.5-7 milyon siklusluk) yüksek frekanslı ses dalgaları kullanılmaktadır.

Ultrason cihazının prob adı verilen kısmı tarafından üretilen ses dalgaları değişik dokulardan değişik oranlarda ve formlarda yansıyarak proba geri dönerler. Birbirinden farklı olan bu yansımalar bilgisayar tarafından işlenerek görüntü olarak monitöre yansıtılır. Bu görüntüye ultrasonogram adı verilir. Fetal kalp atımları ya da bebeğin hareketleri gibi hareketli görüntüler monitörden izlenir. Benzer şekilde görüntülerin incelenmesi ile fetusta bulunan anormallikler saptanabilir. Yine fetusa ait ölçümler yapılarak gelişimi değerlendirilebilir. 

 Gebeliğinin erken döneminde transvajinal ultrasonografi tercih edilmelidir. Transvajinal ultrasonografi ile fetal kalp atımları 5.5- 6 haftada saptanabilir. Ayrıca baş-popo mesafesinin ölçümü bu tür incelemelerde daha tatminkar olmaktadır. Bizim uygulamalarımızda 13. haftaya kadar tüm ultrason incelemeleri transvajinal yöntemle yapılmaktadır. Bu yöntemde hem görüntü kalitesi ve güvenilirliği daha yüksek olmakta hem de hastanın idrarının sıkışık olması gerekmediğinden, hatta tercihan mesanesinin boş olması gerektiğinden hasta açısından daha konfrolu olmaktadır. Mesanenin dolması beklenmediğinden gereksiz zaman kaybı sorunu da ortadan kalkmaktadır.

 

Gebelikte ultrason ne zaman ve neden kullanılır?

Ultrasonografi fetusun değerlendirilmesinde güvenli, etkili ve ucuz bir yöntem olarak kabul edilir. Günümüzde Gebelik takiplerinin vazgeçilmez bir ögesi haline gelmiştir.

Gebelikte ultrasonografinin ana kullanım amaçları şunlardır:

 

1. Gebeliğin tanısı
Obstetrik ultrasonografinin ilk amacı herhangi bir adet gecikmesi varlığında Gebelik olduğunun kanıtlanmasıdır. Normal bir Gebelik tanısı ancak Gebeliğe ait oluşumların ultrasonografi ile gösterilmesi ile konabilir. Ancak bu Gebeliğin normal olup olmadığı seri incelemeler ile değerlendirilebilir.

Gebelik kesesi transvajinal ultrasonografi ile 4.5 hafta gibi çok erken bir dönemde saptanabilir. Kesenin çapı günde yaklaşık 1 mm büyür. Ancak kesenin genelde tam yuvarlak olmaması nedeniyle ölçümüher zaman kolay değildir. Bu nedenle Gebelik yaşı hesaplamasında çok güvenilir kabul edilmez.

 

2. Gebelik yaşının saptanması
Özellikle erken Gebelikte son adet tarihinden emin olmayan kadınlarda ultrasonografik inceleme Gebelik yaşının saptanmasında son derece önemlidir. Gebeliğin her döneminde yaşı belirlemek ya da tahmin etmek amacıyla değişik ölçümler yapılabilir ancak zaman ilerledikçe son adet tarihi ile arada uyumsuzluk olması durumunda bunun son adet tarihinin hatırlanmasındaki bir hatadan mı yoksa bebekte ortaya çıkan ve tehlikeli olabilecek bir gelişim geriliğinden mi kaynaklandığı kolaylıkla ayırt edilemeyebilir. Bu nedenle Gebeliğin sağlıklı bir şekilde takip edilebilmesi için ilk incelemenin mümkün olduğunca erken yapılması yararlıdır.

Son adet tarihinden emin olunan, Gebeliğin başından beri izlenen Gebelerde ise doğum tarihi saptanırken son adet kanamasının başladığı ilk gün baz alınr. Zaman zaman anne adaylarının ultrasondaki çeşitli ölçümlerin sonuçlarına göre doğum tarihi tahmin ettiklerine tanık oluyoruz. Bu son derece yanlış bir yaklaşımdır. Zira bebeğin ölçümleri genetik yapısı, plasentanın durumu gibi pekçok faktöre bağlı olarak değişebileceğinden ultrason ölçümleri faklı ve yanlış doğum tarihlerinin ortaya çıkmasına neden olabilir. Ultrason ancak son adet tarihinden emin olunmayan durumlarda Gebelik yaşının ve beklenen doğum tarihinin saptanmasında kullanılmalıdır.

 

3. Tekil çoğul Gebelik ayrımı
Erken Gebelik ultrasonografisi ile çoğul ya da tekiz Gebeliklerin ayrımı kolaylıkla yapılabilir. İlerleyen dönemlerde ise çoğul Gebeliklerde bebeklerin pozisyonları, fetustan fetusa transfüzyon sendromu gibi hastalıkların varlığı ile plasenta ve amniyon keselerinin sayısı da ultrsonografide saptanır.

 

4. Normal anormal Gebelik ayrımı 
Erken Gebelikte kanama ortaya çıktığında fetusun canlı olup olmadığı ultrasonografi ile değerlendirilir. Fetal kalp atımları 5.5-6. haftadan itibaren gelişmiş ultrasonografi cihazları ile saptanabilir. Bebeğin anne karnında öldüğü missed abortus ya da hiç gelişmediği boş kese gibi durumların tanısı da ultrasonografi ile konur Yine benzer şekilde dış Gebelik veya mol Gebelik tanısında da ultrasonografi son derece önemli bir rol oynar. Ayrıca erken dönemde bebeğe ait kromozomal bozuklukları düşündüren ense kalınlaşması ya da burun kemiğinin olmaması gibi durumlar da ultrason ile saptanır.

 

5. Bebeğin gelişiminin değerlendirilmesi 
Gebeliğin ilerleyen dönemlerinde fetusa ait bacak, kafa ve karın çevresi ölçümleri hem bebeğin ağırlığı hem de gelişimi ile ilgili değerli ipuçları verir.
Gebelik takiplerinde ölçülen parametreler şunlardır:

 

  • Baş popo mesafesi (CRL): Bu ölçüm 7-13 Gebelik haftalarında yapılır ve Gebelik yaşını 3-4 günlük yanılma payıyla verir.
  • Biparietal çap (BPD): Başın iki yanında yer alan ve parietal kemik adı verilen kemikler arasındaki mesafenin ölçümüdür. Bu ölçüm 13. haftadan sonra yapılır. 13. haftada 2.4 cm civarındayken miadda 9.5 cm’e kadar artar. Aynı ağırlığa sahip bebeklerin BPD uzunlukları değişik olabileceği için Gebeliğin son dönemlerinde güvenilirliği azalır.
  • Femur uzunluğu (FL): Kalça ile diz arasındaki femur adı verilen kemiğin ölçümüdür. İnsan vücudundaki en uzun kemiktir ve bebeğin uzunlamasına olan gelişimini yansıtır. Güvenilirliği BPD gibidir ve 14. haftada 1.5 cm iken termde 7.8 cm civarında ölçülür. 
  • Karın çevresi (AC): Gebeliğin son dönemlerindeki en önemli ölçümdür. Gebelik yaşından ziyade fetusun büyüklüğü ve ağırlığı hakkında ipuçları verir.

 

6. Bebeğin ağırlığının tahmin edilmesi
Fetusun ağırlığı BPD, FL ve AC’nin birarada değerlendirilmesi ile yaklaşık olarak saptanabilir. Pekçok gelişmiş ultrasonografi cihazı bu hesaplamayı otomatik olarak yapmakla birlikte elle hesaplama için yapılmış grafik ve tablolar da mevcuttur.

 

7. Plasentanın yerinin saptanması
Obstetrik ultrasonografi plasenta previa ve benzeri plasental anomalilerin saptanmasında en etkili yöntemdir.

 

8. Amniyon sıvısı hastalıkları
Amniyon sıvısının fazla ya da az olduğu durumlar da ultrasonografi ile saptanır. Her iki durumda da fetus anomali açısından dikatli bir şekilde değerlendirilmelidir.

 

9. Fetal anomalilerin saptanması
Fetusa ait pekçok anomali 20 hafta civarında yapılacak olan detaylı bir inceleme ile saptanabilir. Bu inceleme halk arasında yaygın olarak renkli ultrason olarak da tabir edilmekle birlikte bu yanlış bir tanımlamadır. Doğru tanım detaylı ultrason olmalıdır.

İkinci düzey ya da malformsyon ultrasonografisi olarak da adlandırılan bu incelemede bebeğin tüm organları detaylı bir şekilde incelenir ve hidrosefali, spina bifida gibi majör anomalilerin yanında, diyafram fıtığı, oniki parmak barsağında darlık gibi iç organları etkileyen anomaliler de saptanabilir. Ayrıca yarık damak, yarık dudak, doğumsal kalp anomalileri ve Down sendromu varlığı tespit edilebilir. Bunlara ek olarak amniyosentez, koriyon villus biopsisi, göbek kordonundan kan örneği alınması ve anne karnındaki bebeğe uygulanan benzeri girişimler de yine ultrason eşiliğinde yapılır.

 

10. Bebeğin iyilik halinin değerlendirilmesi
Genel inceleme ve bulguların yanısıra fetal biyofizik profil olarak adlandırılan ve bebeğin hareketleri ile amniyon sıvı miktarının değerlendirilmesi sonucu bebeğin sağlık durumu hakkında bilgi veren inceleme de ultrason ile yapılır.

 

11. Erken doğum riskinin tahmin edilmesi
Gebeliğin 23. haftası civarında yapılan incelemede rahim ağzının uzunluğu erken doğum riski açısından fikir verebilir. Bunun için ideal ölçüm vajinal ultrasonografi ile yapılmaktadır. Ayrıca amniyon kesesinin rahim ağına doğru hunileşmeside artmış erken doğum riski lehine bir bulgu olarak değerlendirilir. Bu tür bulgular varlığında rahim ağzına dikiş atılarak erken doğum engellenmeye çalışılır.

 

12. Plasental akımların değerlendirilmesi
Özellikle Gebeliğin son dönemleri yaklaştığında göbek kordonundaki kan akımları doppler ile incelenerek bir anormallik olup olmadığı incelenir. Kan akımındaki bir azalma bebeğin yaşamını tehlikeye sokabileceğinden son derece önemlidir. Özellikle gelişme geriliği olan olgularda bu inceleme doğum kararı vermede etkilidir.

 

13. Bebeğin cinsiyetinin saptanması
Gebelikte yapılan ultrason incelemelerinde anne baba adaylarını gelişimi ve sağlık durumundan sonra en çok ilgilendiren konu bebeklerinin cinsiyetidir. Ultrasonun yaygın kullanıma girmesi ve neredeyse her merkez ve muayenehanede bulunması sonucu artık bebeğin cinsiyetini öğrenmek için doğum anını beklemek gerekliliği ortadan kalkmıştır. Ultrasonografi ile 12 hafta gibi erken bir dönemde bile cinsiyet tespiti yapılabilmekle birlikte bu her zaman mümkün olmamaktadır. Genel olarak Gebeliğin 14-16 haftalarından sonra doğacak olan bebeğin kız ya da erkek olduğu görülebilir. Çok nadir durumlarda ise doğuma kadar cinsiyet saptanamayabilir.

 

14. Prenatal girişimler sırasında
Bebekte bir anomali ya da artmış anomali riski saptanması durumunda koriyon villus biopsisi, amniyosentez ya da kordon kanından örnek alınması gibi girişimler gerekli olabilir. Bu tür girişimler ultrason eşliğinde yapılır. Ayrıca tüp bebek uygulamalarında 3 ya da daha fazla sayıda embryo içeren Gebelikler oluştuğunda embryoların sayısını azaltmak amacıyla redüksiyon adı verilen işlem uygulanacak ise bu da sadece ultrason eşliğinde yapılabilir.

 

15. Diğer uygulamalar
Ultrasonografi bebeğe ait şu durumların saptanmasında da tek araçtır:

  • Anne karnında kaybedilen bebeğin saptanması
  • Bebeğin rahim içinde duruş pozisyonunun saptanması
  • Gebeliğe eşlik eden myom ve over kisti gibi patolojilerin saptanması
  • Gebelik sırasında ortaya çıkan karın ağrısı gibi bulguların değerlendirilmesi

 

Erken Gebelik ultrasonografisi

Adet gecikmesi yaşayan ve Gebelk testi olumlu olan bir kadının en büyük endişesi doğal olarak Gebeliğinin normal olup olmadığıdır. Geçmişte bu soruya Gebeliğin ilerleyen dönemlerine kadar cevap vermek mümkün değilken ultrasonografi tekniklerinde yaşanan hızlı gelişmeler sayesinde günümüzde erken Gebelik ultarsonografisi ile Gebeliğin gelişimi çok net bir şekilde izlenebilmekte ve normal Gebelikler ile anormal Gebeliklerin ayrımı net bir şekilde çok erken dönemlerde yapılabilmektedir.

Erken Gebelikte normal ve anormal Gebeliklerin klinik belirtileri herhangi bir farklılık göstermez. Bir başka deyişle normal rahim içi bir Gebelik ile dış Gebelik ve boş Gebeliğin belirtileri arasında hiçbir fark bulunmaz ve belirtilere dayanarak Gebeliğin nasıl seyrettiği anlaşılamaz. Bir dış Gebelik söz konusu olduğunda iç kanama ortaya çıkıp hasta şoka girene kadar normal rahim içi Gebelikten ayrımı yapılamaz. Burada ultrasonografi çok önemli bir tanısal inceleme olarak devreye girer.

Erken Gebelik ultrasonografisi olarak adlandırılan inceleme Gebeliğin ilk 13 haftsında yani ilk trimesterda yapılan incelemedir. Vajinismus gibi herhangi bir özel durum yoksa Gebeliğin ilk trimestarindaki ultrason incelemeleri vajinal yoldan yapılır. Vajinal ultrasonografi karından yapılan ultrasonografiye göre hem daha net hem de daha erken görüntü verir. Bu dönemde yapılan transvajinal ultrasonografinin Gebelik üzerinde hiçbir olumsuz etksi yoktur. Kullanılan ultrason cihazı ne kadar kaliteli yani çözünürlüğü ne kadar yüksek ise elde edilen görüntü de o derece kalitelidir.

 

İlk trimester ultrasonografisinin endikasyonları
Erken Gebelik ultrasonografisinin amaçları:

  • Adet gecikmesi varlığında Gebeliğin tanısın konması
  • Gebeliğin adet gecikmesi ile uyumlu büyüklükte olup olmadığının yani Gebelik yaşının konfirme edilmesi
  • Dış Gebelik ve boş Gebeliğin olmadığının gösterilmesi
  • Gebelik gelişiminin normal olup olmadığının saptanması
  • Kanama yani düşük tehditi varlığında embryonun canlılığını devam ettirip ettirmediğinin saptanması
  • Özellikle infertlite tedavisi görenlerde embryo sayısının saptanmasıdır.

Erken Gebelik ultrasonografisi ile ilgili bilgiler değerlendirilirken ovülasyonun her kadında adet döngüsünün tam ortasında gerçekleşmediği ve bu nedenle aşağıda verilen tarih ve değerlerin her kadında aynı olmadığı akılda tutulmalıdır. Eğer yapılan ultrason sonuçları aşağıdaki değerler ve tarihler ile birebir uyum göstermiyorsa bu sizin Gebeliğinizin anormal olduğu anlamına gelmez. Böyle bir kararı ancak sizi muayene eden jinekoloğunuz verebilir.

Endometrial kalınlaşma
Erken bir Gebeliğin ilk ultrasonografik bulgusu rahimin iç kısmını döşeyen endometrium tabakasındaki kalınlaşmadır. Endometrium ultrasonografide kalın ve yoğun bir şekilde görülür. Endometriumun bu şekilde görülmesi Gebeliği düşündürmekle birlikte Gebelik tanısı koydurmaz. Bu dönemde kanda yapılan Gebelik testinde beta hCG yüksek olarak bulunur ancak genelde 1000 IU/ml’nin altındadır. Endometriumda kalınlaşma boş Gebelik ve dış Gebelikte de görüldüğünden ayırıcı tanıda bir önem taşımaz.

Gebelik kesesi 
Gebelik kesesi ya da bilimel adı ile gestasyonel kese (gestational sac) ultrasonda görülen ilk oluşumdur. Endometriumun içinde yuvarlak siyah bir oluşum olarak görünür.Etrafında beyaz bir halo olması ikili kese belirtsi (double sac sign) olarak adlandırılır ve kesin olmamakla birlikte Gebeliğin normal rahim içi bir Gebelik olduğunu düşündürür. Bu işaretin görülmemesi durumunda normal rahim içi Gebelik tanısı kesin değildir. Dış Gebelik varlığında da benzer bir yalancı kese görülebilir ve normal bir Gebelik kesesi ile karıştırılabilir. Kesenin sınırlarının düzgün olarak izlenmesi normal bir Gebelik lehine yorumlanır.

Gebelik kesesinin etrafında düzensiz bir sıvı görünümü olabilir. Bu görüntü implantasyon yani Gebeliğin rahim içine yerleşmesi sırasında ortaya çıkan kanamayı yansıtır.

Gebelik kesesi en erken kan beta hCG değeri 1000-3000 IU/mL düzeyine ulaştığında görülebilir. Bu dönemde Gebelik 2-5 günlük bir adet gecikmesi vardır ve kesenin çapı yalnızca 2-4 mm civarındadır.

Gebelik kesesinin ortalama çapı ölçülerek Gebelik yaşı yaklaşık olarak hesaplanabilir. Kese günde ortalama 1.1 mm büyüme gösterir. Kesedeki büyüme ile kan beta hCG değerleri 8. Gebelik haftasına kadar paralellik gösterir. Gebelik yaşının saptanmasında Gebelik kesesi 6. haftaya kadar kullanılabilir. Bu dönemden sonra embryo görülebildiğinden hesaplamalarda kese çapı yerine embryo uzunluğu kullanılmalıdır.

Abdominal yoldan yapılan ultrasonografide Gebelik kesesi yaklaşık 1 hafta daha geç görülebilir.

Gebelik kesinin sınırlarının düzensiz olması ya da uterus içinde aşağıda yerleşmesi olumsuz bir bulgudur ve Gebeliğin düşükle sonuçlanabileceği şeklinde yorumlanabilir.

Yolk sac
Gestasyonel kese ortaya çıktıktan kısa bir süre sonra yolk kesesi (yolk sac) adı verilen oluşum ortaya çıkar. Yolk sac gestasyonel kese içinde ikinci ve daha küçük bir kese olarak Gebeliğin yaklaşık 5. haftasında izlenebilir.

Yolk sac’ın kesin işlevi aydınlatılamamakla birlikte erken Gebelikte bebeğe ait kan hücrelerinin yapımından sorumlu olduğu düşünülmektedir.

Gestasyonel kese çapı transvajinal ultrasonografide 10 milimetreye ulaştığında yolk kesesi izlenmelidir. Bu oluşumun izlenmesi Gebeliğin normal olduğu şeklinde yorumlanır. Yolk kesesinin izlenmesi Gebeliğin içinde embryo içermeyen boş Gebelik olmadığını kanıtlar.

Karından yapılan ultrasonografide ise Gebelik kesesi çapı 20 milimetreye ulaştığında yolk kesesi izlenmelidir.

Gebelik kesesi 13 milimetreden büyük olduğu halde yolk kesesinin görülmemesi olumsuz bir bulgudur ve erken Gebelik kaybı ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir.

Yolk kesesinin çapının 5.6 milimetreden büyük olması da olumsuz bir bulgudur. Yapılan çalışmalar böyle bir durum varlığında anormal Gebelik riskinin yükseldiğini göstermektedir.

Embryo
Yolk kesesinin izlenmesinden çok kısa bir süre sonra bu kesenin alt kenarında bir kalınlaşma şeklinde embryo görülmeye başlar. Bu oluşuma fetal kutup (fetal pol, fetal pole) adı verilir. Uzunluğu yaklaşık 2-4 milimetredir ve 5.7-6.1 Gebelik haftasına denk gelir.

Gestasyonel kese çapı 16-18 milimetreye ulaştığında embryo görülebilir hale gelir.

Gebelik kesesi 20 milimetreden büyük olduğu halde embryonun görülmemesi olumsuz bir bulgudur ve erken Gebelik kaybı ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir.

 

Kalp atımları
Embryo uzunluğu 5 milimetreye ulaştığında yüksek çözünürlüklü ultrasonografide bebeğin kalp atımları embryonik yapı içinde kıpırtı şeklinde izlenebilir. Bu dönem yaklaşık 6.2 haftaya denk gelir. Nadiren 5 milimetreden küçük embryolarda da kalp atımları izlenebilmektedir. Abdominal ultrason incelemesinde ise embryo boyu 9 milimetreye ulaştığında izlenebilir.

Bu kadar erken dönemde kalp atımlarının izlenememesi Gebeliğin anormal olduğu anlamına gelmez. Böyle bir durumda yaklaşık 1 hafta sonra tekrarlanan ultrason incelemesinde sağlıklı bir Gebelikte fetal kalp atımları izlenmelidir.

7 haftalık bir Gebelikte fetal kalp atımlarının görülmemesi missed abortus (atlanmış düşüş) olarak tanımlanır.

Bebeğe ait kalp atımları ile düşük riski arasında anlamlı bir ilişki vardır. Kalp atımlarının izlenmesi düşük riskinin azaldığı şeklinde yorumlanır. Gebelik yaşı ile düşük riski arasındaki ilişki şu şekildedir.

Gebelik yaşı

Düşük riski

6-7.9 hafta

%17

8-9.9 hafta

% 11.2

10-11.9 hafta

% 5.6

12-13 hafta

%4.3

Genel
(6-13 hafta)

% 8.8

Yani Gebeliğin 6. haftasında kalp atımlarının izlenmesi bu Gebeliğin %83 olasılık ile erken düşük ile sonuçlanmayacağını gösterir. Kalp atıplarının izlenmesine rağmen kanama varlığında düşük oranlarında yaklaşık 2 kat artış olmakatdır.

Öte yandan kalp atım hızı ile de düşük riski arasında bir ilişki söz konusudur. Gebeliğin 6. haftasında normal kalp atım hızı dakikada 90-113 arasındayken 9. haftadan sonra 144-170 atım/dakikaya ulaşır. Kalp hızının 90 atımın altında olması durumunda düşük riski artmaktadır.

Kalp hızı

Düşük riski

40-69

%100

70-79

%91

80-90

%79

Bebeğe ait yapıların izlenmesi
Gebelik ilerleyip bebeğe ait yapılar oluşmaya başladıkça bunlar da ultrasonda izlenebilir hale gelir.

8. hafta civarında bebek ani ve hızlı sıçrama hareketleri yapmaya başlar ve bu hareketler ultrasonografide izlenebilir.
9. haftada bebeğin kafası ile kol ve bacak taslakları ayırdedilebilir bu dönemde yolk kesesi artık kaybolmuştur.
10. haftada plasenta görülür
11. haftada bebeğin yüzü belirginleşmeye başlar
12. haftada vücut dışında gelişen barsaklar karın boşluğuna yerleşir ve karın duvarı 13. hafta civarında kapanır.

Rutin Gebelik ultrasonografisi

Gebeliğin ilk trimesterında yani ilk 13 haftasında vajinal yoldan yapılan ultrasonografik incelemelerin amacı hem Gebeliğin varlığını saptamak hem de erken dönemde görülebilecek düşük gibi komplikasyonların tanısını koymaktır.

Gebelik takipleri boyunca doktorunuz sizden 32. haftaya kadar her 4 haftada bir, bu haftadan sonra ise daha sık aralıklarla gelmenizi isteyecektir. Bu ziyaretlerinizde hem doktorunuzla akılınıza takılan soru ya da konuları tartışacaksınız, hem bebeğin ve sizin durumunuzu değerlendiren bazı tetkikler yapılacak hem de bebeğinizin gelişimi ultrason ile incelenecektir.

İkinci trimesterdan sonra yapılan rutin ultrason incelemeleri her hangi bir gereklilik ortaya çıkmadığı hallerde karından yani abdominal yoldan yapılır. Karından yapılan jinekolojik ultrason incelemelerinin aksine Gebelik takiplerinde idrar kesenizin dolu olması gerekmez. Doktorunuzun gerekli görmesi durumunda 23. hafta civarında rahim ağzı uzunluğunu değerlendirmek için abdominal ultrasonografinin yanısıra vajinal inceleme de yapılabilir.

Gebeliğin başından sonuna kadar herhangi bir döneminde, kanama olsa dahi vajinal ultrasonografi yapılmasında hiçbir sakınca yoktur.

Rutin ultrason incelemelerinde ilk planda bebeğin genel görünümü, kalp atımları, duruş pozisyonu, amniyon sıvısının miktarı ve plasentanın durumu değerlendirilir. Daha sonra kafadan başlayarak ölçümler alınır. Bu ölçümlerin amacı bebeğin gelişiminin normal sınırlar içinde olup olmadığı ve kabaca bir organ anomalisi bulunup bulunmadığının anlaşılmasıdır. bebeğin tüm organlarının değerlendirildiği detaylı ya da ikinci düzey ultrason ise 20 hafta civarında yapılır.

Plasenta ve amniyon sıvısı özellikle önemli oluşumlardır. Gebeliğin erken dönemlerinde rahim ağzına yakın olan plasenta Gebelik yaşı ilerledikçe yukarıya doğru çekilir. Plasentanın rahim ağzına yakın olduğu ya da kapattığı durumlarda plasenta previadan söz edilir ve bu durum hem normal doğumun önünde bir engeldir hem de son dönem kanamalara neden olabileceğinden çok önemlidir.

Ayrıca her ultrason incelemesinde plasentada aşırı bir kireçlenme olup olmadığı değerlendirilir. Plasentadaki kireçlenme grade olarak ifade edilir. Grade 3 plasenta artık terme yaklaşmış ve kireçlenme gözlenen plasentayı anlatmak için kullanılır. Gerekli olan durumlarda eğer kullanılan ultrason cihazında doppler özelliği varsa göbek kordonundan olan kan akımları izlenerek bebekte bir beslenme bozukluğu olup olmadığı anlaşılmaya çalışılır.

Amniyon sıvı miktarıda hem bebeğin boşaltım ve sindirim sistemlerinin durumu hem de bebeğin anne karnındaki sağlığı hakkında bilgi verir. Sıvının normalden az olması oldukça önemli bir bulgudur.

 

Rutin Gebelik incelemesinde değerlendirilen ve ölçülen oluşumlar şunlardır.

1. BPD (Bipariyetal çap, biparietal diameter)
Bebeğin kafasının her iki yanında yer alan pariyetal kemik adı verilen şakak kemikleri arasındaki mesafenin ölçülmesidir. Tarihsel açıdan Gebelik yaşının hesaplanmasında ilk kullanılan parametredir. Gebeliğin 13. haftasında yaklaşık 2.4 santimetre iken termde 9.5 santimetreye ulaşır. Gebelik yaşını hesaplamada 12-28 haftalar arasında en doğru sonucu verir. Daha büyük Gebeliklerde ise aynı kiloya sahip bebeklerin kafa yapıları birbirinden farklı olabileceğinden güvenilirliği azalır.

Ölçümün doğru kesitte yapılması güveniliriliği açısından son derece önemlidir. Öte yandan özellikle makat geliş gibi bazı durumlarda bebeğin kafası hafif yanlardan basık olabilir. Bebeğin sağlığı açısından herhangi bir olumsuzluk yaratmayan bu durum BPD ölçümünün dolayısı ile bebeğin gelişimi ve Gebelik yaşı ile uyumunun hatalı olarak yorumlanmasına neden olabilir. Bu nedenle böyle durumlarda sadece BPD değil diğer kafa ölçümleri de yapılmalıdır.

2. Occipitofrontal çap (OFD): BPD ölçülen kesitte bebeğin kafasının ön arka uzunluğudur. BPD ile Gebelik yaşı arasında uyumsuzluk olan hallerde OFD ölçülmesi daha doğru sonuç verir.

3. Sefalik indeks (CI): BPD’nin OFD’ye olan oranıdır. Normal değer aralığı 0.75-0.85’dir. Kafanın her iki yandan basık olması durumunda CI en doğru bilgiyi verir.

4. Kafa çevresi (Head circumference, HC): BPD ölçülen kesitte kafa çevresinin ölçülmesi fetal gelişim hakkında BPD’ye göre zaman zaman daha iyi netice verir çünkü kafa çevresi gelişme geriliğinden BPD’ye göre daha az etkilenir. Kafa çevresi ya direkt olarak ölçülür ya da kullanılan ultrasondaki yazılıma bağlı olarak BPD ve OFD değerleri kullanılarak otomatik olarak hesaplanır. Hesaplamada (BPD+OFD) x 1.62 formülü kullanılır.

İnceleme sırasında kafa içi oluşumlar kabaca değerlendirilir, herhangi bir kist ya da anormal oluşum olup olmadığı gözlenir.

Bundan sonraki aşama bebeğin boyun bölgesinin ve göğsünün izlenmesidir. Kalp atımları yeniden izlenerek herhangi bir aritmi olup olmadığı araştırılır. Kalbin 4 odacığı gözlenmeye çalışılır. Ardından diyafram ve mide gözlenir. Her iki kol ve eller görülmeye çalışılır. Takiben böbrekler ve karaciğer kabaca değerlendirilir. Ancak tüm bu organların ayrıntılı incelemesi 20 hafta civarında yapılan detaylı ultrasonografide yapılır.

Daha sonra karın çevresi ölçülür.

5. Karın çevresi (Abdominal circumference,AC): Karın çevresi ölçümü Gebeliği son dönemlerinde en önemli ölçümlerden birisidir ve çok değerli bilgiler verir. Gebelik yaşından ziyade bebeğin büyüklüğü ve ağırlığı hakkında fikir edinmeyi sağlar. Rahim içi gelişme geriliğinde ilk etkilenen parametrelerden birisidir. Diğer ölçümler ile uyumsuzluk göstermesi uyarıcı olmaldır ve seri ultrason incelemeleri ile durum değerlendirmesi yapılmalıdır.

6. Femur uzunluğu (FL)
İnsan vücudundaki en uzun kemik kalça eklemi ile diz eklemi arasında yer alan ve femur adı verilen kemiktir. Gebeliğin 10. haftasından itibaren ultrasonda ölçülebilir. Gebeliğin 14. haftasında yaklaşık 1.5 santimetre uzunluğunda olan femur termde 7.8 santimetreye ulaşır. Son dönemlerde Gebelik yaşını hesaplamada BPD’ye göre daha üstündür. Femur kısalığı cücelik ve Down sendromu gibi bazı doğumsal anomaliler için şüphe uyandıran bir bulgudur.

Gebelik takiplerinde yapılan rutin ultrasonografik inceleme bebeğin durumu ve gelişiminin yanısıra olası bir patolojik durum varlığında anne adayının ve bebeğin hayatını kurtarmak ve doğum kararı vermek konusunda çok değerli bilgiler veren önemli bir incelemedir.

Detaylı Ultrasonografi

İdeal bir Gebelik takibinin en önemli aşamalarından birisi de gelişmekte olan bebeğin tüm organ ve oluşumlarının detaylı bir şekilde incelendiği ayrıntılı fetal incelemedir. Bu inceleme halk arasında zaman zaman yanlış şekilde renkli ultrason olarak adlandırılmakla birlikte hekimler arasında da ikinci düzey ultrasonografi, ikinci trimester ultrasonografi taraması, ayrıntılı fetal inceleme, fetal anatomik inceleme gibi değişik isimler ile anılmaktadır. Bu yazıda ise kolaylık olması açısından kısaca detaylı ultrasonografi olarak anılacaktır.

Detaylı ultrasonografi bebeğin organ gelişiminin tamamlandığı, ve ultrason görüntülerinin nispeten daha kolay elde edilebildiği bir dönem olan 18-24. haftalar arasında yapılır. Bu dönemde yapılmasının bir başka nedeni de olası bir anomali saptanması durumunde Gebeliğin sonlandırılması açısından çok geç kalınmış olmamasıdır. Eğer rutin incelemelerde kullanılan ultrason cihazının çözünürlüğü ve görüntü kalitesi yeterli ise faklı bir cihaz kullanılması gerekmez. Sadece ultrason incelemesi sırasında tüm organ ve oluşumlar daha dikkatli bir şekilde gözden geçirilir. Detaylı ultrasonografinin bu konuda özel ihtisas yapmış kişiler tarafından yapılması idealdir. Bu sayede bebek ikinci bir göz tarafından tarafsız olarak incelenebilecek ve olası bir anomaliyi gözden kaçırma riski en aza indirilecektir.

Detaylı ultrasonografinin amacı bebekte görülebilecek doğumsal kusurların tespit edilmesi ve bazı genetik hastalıklarda ortaya çıkabilecek olan anomalilerin saptanarak gerekirse ileri inceleme yapılmasıdır. Ancak teknolojideki tüm bu gelişmelere karşın en iyi cihazlar ve en tecrübeli uzmanlarn varlığında bile doğumsal kusurların ancak %70-80’i fark edilebilir.

Detaylı ultrasonografi nasıl yapılır ?
Detaylı ultrasonografi normal Gebelik ultrasonografisinden (obstetrik ultrasonografi) farklı değildir. Aynı cihazlar ve sırtüstü yatar pozisyonda karından bakılarak yapılır. İşlem yaklaşık 15-20 dakika kadar sürer. Bebeğin genel değerlendirilmesi ve rutin ölçümlerin ardından sırasıyla kafa, boyun, göğüs kafesi, kalp, karın, genital bölge ve kol ve bacaklar ve omurga detaylı olarak incelenir.

 

Detaylı ultrasonografide nelere bakılır?

1) Kafatası Kafanın şekli, yapısı, çapı ve çevresi ölçülür.
2) Beyin Kafa içi oluşumlar olan serebral ventiküller, koroid pleksus (choroid pleksus), orta beyin, arka çukurluk (posterior fossa), yan ventirküller incelenir ve bunların ölçümleri yapılır. Bebeğin beyinciği (cerebellum) beynin arka kısmında bir gözlük şeklinde görülür. Bu yapının uzunluğu genelde Gebelik haftasının verir. Ventriküllerde genişleme ya da koroid pleksuslarda kist saptanması önemli olabilir.
3) Yüz Bebeğin genel profili, burun kemiği, göz küreleri ve bunların arasındaki mesafeler incelenir. Bebeğin gözündeki lens ultrasonografide izlenir. Bu lensin opak olmaması doğumsal bir katarakt olmadığını gösterir.
4) Boyun Boyunda herhangi bir kist ya da kitle olup olmadığı incelenir. Ense kalınlığı bu dönemde de genital hastalıklar açısından ipucu verebilir.
5) Omurga Tüm omurga yukarıdan aşağı ve enine kesitlerde incelenerek bir açıklık olup olmadığı araştırılır. Tüm omurga enseden kuyruk sokumuna kadar incelenir.
6) Kalp Kalbin genel yapısı incelenir, atım hızı ve ritminde bir anormallik olup olmadığına bakılır. Karıncık ve kulakçıklar (ventrikül ve atriumlar) incelenir, içlerinde kitle ya da anormal bir görünüm olup olmadığı araştırılır. Karıncıklar ya da kulakçıklar arasında delik olup olmadığına bakılır. Kalpten çıkan ana atardamar olan aort ile kirli kanı akciğerlere taşıyan ana damarların yapısı incelenir
7) Göğüs Göğüs kafesinin yapısı ve şekli incelenir, akciğerler ve diyaframın normal görünüp görünmediği kontrol edilir.
8) Karın Mide, karaciğer, böbrekler, mesane, karın duvarı, göbek kordonunun bebeğe girdiği bölge ve damarların bebeğe girdikten sonraki seyri incelenir ve karın çevresi ölçülür. Ayrıca barsakların ultrasondaki görüntüsü de genetik hastalıklar açısından fikir verebilir.
9) Kollar ve bacaklar Kol ve bacaklardaki tüm kemikler ölçülür. Bunlar kolda omuz ile dirsek arasındaki humerus, dirsek ile el bileği arasındaki radius ve ulna kemikleri ile kalça ve diz arasındaki femur ile diz ve ayak bileği arasındaki tibia ve fibula kemikleridir. El ve ayakların yapısı incelenerek sayı ve şekil bozukluğu olup olmadığı araştırılır. Örneğin elde küçük parmağın ortasındaki kemiğin bulunmaması Down sendromu lehine yorumlanır.

Detaylı sonografinin güvenilirliği nasıldır?
Detaylı ultrasonografide temel olarak pekçok major anomali saptanabilir ancak tüm anomalilerin %100 kesinlikle saptanması mümkün değildir. Bebeğin gelişiminin ultrason ile değerlendirilmesi bazı faktörlere bağlıdır. Bunlar arasında en önemlileri annenin vücut ağırlığı ve yağ miktarı ile bebeğin rahim içindeki duruş şeklidir. Ayrıca amniyon sıvısının miktarı da ultrason incelemesinin kalitesini etkiler. Bazı durumlarda bebeğin duruşu belirli bölgelerin incelenmesine olanak tanımayabilir. Bu durum Gebelerin yaklaşık %10-15’inde ortaya çıkmaktadır.

Genel olarak anomalilerin yarısından fazlası ultrasonografi ile tespit edilebilmektedir. Buna göre detaylı ultrasonografi bulgularının normal olması bebeğin kesinlikle sağlıklı olduğunu garanti etmez. Aşağıdaki tabloda bazı sık görülen anomaliler ve bunların ultrason ile saptanma oranları verilmiştir. (İngiliz Royal College of Obstetricians and Gynecologists 2000 kılavuzundan alınmıştır)

 

Problem Ultrason bulgusu

Saptanma olasılığı

Spina bifida Omurgada açıklık

%90

Anencephaly Bebeğin kafatasının olmaması

%99

Hydrocephalus Kafa içinde fazla su bulunması*

%60

Büyük doğumsal kalp anomalileri  

%25

Diyafram hernisi Diyafram kasında açıklık olması

%60

Exomphalos/gastroschisis Karın ön duvarında açıklık

%90

Büyük böbrek sorunları  

%85

Büyük kol-bacak sorunları Kemiklerin eksik olması ya da kısalık

%90

Cerebral palsy Spastisite

Saptanamaz

Otizm  

Saptanamaz

Zeka geriliği  

Saptanamaz

Sağırlık-körlük  

Saptanamaz

Down sendromu Kalp, ekstremite ya da barsak anomalileri

Yaklaşık %40


* Pekçok durumda Gebeliğin son dönemlerinde hatta doğumdan sonra ortaya çıkar

 

Gebelikte ultrason ne sıklıkta yapılmalıdır?

Gebe bir kadının tüm Gebeliği boyunca kaç kere ultrasonografi incelemesine girmesi gerektiği konusunda katı kurallar yoktur. Ultrasonografinin son yıllar içinde gösterdiği gelişme hem cihazların boyutlarının küçülmesine hem de ücretlerinin ucuzlayarak daha fazla kullanıcıya ulaşabilmesine olanak sağlamıştır. Bu gelişmenin sonucunda günümüzde nerdeyse artık her muayenehanede bile değişik kalitede ultrason cihazları buylunur hale gelmiş hatta bazı merkez ve özel muayenehanelerde 3 boyutlu ultrason cihazları da yerini almıştır.

Bu gelişmelerin doğal bir sonucu olarak da Gebelik takiplerinde ultrason incelemeleri rutinin bir parçası haline gelmiştir. Sağlık hizmetlerinin oldukça pahalı olduğu Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere çoğu gelişmiş ülkede ise Gebelik takiplerinde ülkemizde olduğu kadar sık ultrason incelemesi yapılmamaktadır. Bunun nedeni her ultrason incelemesi için ayrı ücret alınması ve bu yüksek maliyetin hizmeti alanlar ve sigorta şirketlerince karşılanmamasıdır. Bu gibi ülkelerde ilk ultrason incelemesi 7-8. haftalarda yapılmakta , daha sonra 18-23 haftalar arasında detaylı inceleme ve 34. haftasa son bir değerlendirme yapılmaktadır. Son zamanlarda ense kalınlığını değerlendirmek için 11-14. haftalarda da ek bir ultrason incelemesi giderek yaygınlaşmaktadır.

Ülkemizde ise durum biraz daha farklıdır. Bizde hem kadın hastalıkları hem de Gebelik muayenelerinde ultrason incelemesi rutinin bir parçasıdır ve ayrıca ücretlendirilmemektedir.

Aradaki bu farklılık her doktor vizitinde ultrason ile bakılması şart mıdır? sorusunu gündeme getirmektedir. Bu sorunun kesin bir cevabı yoktur. Bilimsel açıdan bakıldığında yüksek riskli olmayan Gebeliklerde gerçekten de her muayenede ultrason ile bakılması gerekli olmayabilir. Bu durumda bebeğin gelişiminin ve büyüklüğünün değerlendirilmesinde eskiden olduğu gibi rahimin üst noktasının mezura ile ölçülmesi, bebeğin duruş şeklini tahmin edebilmek için elle muayene yapılması, bebeğin kalp atımlarının saptanması yani hayatta olup olmadığının tespit edilmesi için boru şeklinde kulaklık ile ya da dapton cihazı ile dinlenmesi ve sonuçta bebeğin sağlıklı ve normal olduğuna subjektif bir şekilde karar verilmesi gerekir.

Öte yandan bilgisayarların yaşantımızın her anına girdiği 21. yüzyılda bu tür subjektif değerlendirmeler yerine daha objektif ölçümler ve gözle izleyerek yapılan değerlendirme kanımca çok daha çağdaş bir yaklaşımdır. Kaldı ki günümüzde jinekolojik muayenelerde bile artık bimanuel muyayene adı verilen elle muayene tekniğini çok gerekmedikçe kullanmıyoruz. Eski hekimlerin deyimi ile jinekologların gözü artık parmaklarının ucunda değil ultrason probunun ucunda. Bu sayede muayeneler de hasta için hem daha konforlu hem de objektif olmakta.

Gebelik takiplerinde de eski yaklaşım yerine herhangi bir zararı olmadığı bilinen ses dalgalarıın yani ultrasonun yardımı ile bebeğin gelişim ve sağlık durumunun değerlendirilmesi çok daha uygundur..

 

Ultrasonda cinsiyetin saptanması

Yumurta sperm tarafından döllendiği anda doğacak bebeğin cinsiyeti de bellidir. Bunu belirlemede yumurtanın yani annenin hiçbir rolü yoktur.

Cinsiyeti belirleyen erkekden gelen spermin taşıdığı kromozomdur.Cunku anne, yani dişi, XX kromozom yapısına, baba ise XY kromozom yapısına sahiptir. Bu durumda anneden her zaman X kromozomu gelecektir. Eğer babadan gelen sperm X kromozomlu ise doğacak bebek XX yani kız olacak, eğer sperm Y kromozomu taşıyor ise doğacak bebek XY yani erkek olacaktır.

Döllenmenin gerçekleştiği anda aslında belli olan cinsiyet ancak 11. hafta civarında penisin gelişmesi ile dışarıdan bakıldığında anlaşılabilecek hale gelir. Buna paralel olarak doğacak olan bebeğin cinsiyeti kullanılan ultrason cihazının kalitesine ve çözünürlüğüne bağlı olarak bu haftadan itibaren teorik olarak görülebilir. Ancak pratikte bu her zaman mümkün olmamaktadır. Cinsiyet tespiti için en uygun dönem 16-20 haftalar civarıdır.

Bununla birlikte yapılan bir araştırmada Gebeliklerinin 11-14 haftalarında olan 148 hastada bebeğin cinsiyeti görülmeye çalışılmış ve bunların 132 tanesinde bir tahminde bulunulabilmiştir. Ancak daha sonra yapılan takiplerde yapılan tahminlerin 106 hastada doğru olduğu geri kalanlarında ise yanılma söz konusu olduğu saptanmıştır. Bir başka deyişle cinsiyeti tahmin edilen bebeklerde yanılma oranı bu haftalar için %19.7’dir.

İlk trimesterda üç boyutlu ultrason ile incelenen 200 kadının bebeklerinde ise cinsiyet %85.3 oranında doğru olarak tahmin edilmiştir.

Bebeğin duruşunun uygun olmadığı zamanlarda Gebeliğin sonuna kadar cinsiyet görülemeyebilir. Zaman zaman cinsiyet tayininde hatalar olabilmektedir. Kız denen bebeklerin doğduğunda aslında erkek olduğu ya da tam tersi durumlar söz konusu olabilmekte bu durum da bazı ailelerde yersiz endişeler yaratabilmektedir. Ultrason ile cinsiyet tayininin %100 olmadığı bilinmeli ve hata olabileceği her zaman hatırda tutulmalıdır.

 

Doppler Ultrasonografi

Siz sabit bir yerde dururken bir ambulansın önünüzden siren çalarak geçip gittiğini hayal edin. Ambulans size doğru gelirken ve sizden uzaklaşırken sireninin çıkardığı sesi duymaya çalışın. Ambulans size doğru yaklaşırken ses giderek artacak daha sonra ise giderek azalacaktır. Ses dalgarının ya da sesin ulaştığı kaynağın sabit olmayıp hareket etmesinden kaynaklanan bu durum Doppler etkisi olarak adlandırılır. İlk kez Avusturyalı bir fizikçi ve matematikçi olan Christian Doppler tarafından tanımlanan bu etki ultrasonda da kullanılmaktadır.

Ambulans örneğine geri döndüğümüzde araç size yaklaşırken sirenden çıkan ses dalgalarının yüksekliği ve frekansı artacak, uzaklaşırken de tam tersi olacaktır. Siz bu etki ile ambulansın yaklaştığını ya da uzaklaştığını sadece sirenin sesini dinleyerek anlayabilirsiniz. Eğer sesteki bu değişimlerin hızını ölçebilirseniz ambulansın hızını da tahmin edebilirsiniz. İşte doppler ultrasonografinin mantığı da benzerdir.

Vücut içerisinde herhangi hareketli bir dokuya gönderilen ses dalgalarının yansıma hızları arasındaki fark o cismin proba doğru mu yoksa proba ters yönde mi hareket ettiğinin anlaşılmasını sağlar. Doppler incelemelerinde hedef alınan hareketkli cisimler kırmızı kan hücreleri yani alyuvarlardır.

Damarlar içindeki akım ultrasonografide iki türlü gösterilebilir. Birincisi normal ultrason görüntüsü üzerinde damarların rekli olarak gösterilmesi (renkli doppler), ikincisi ise akımın normal görüntünün dışında bir grafik olarak (spektral doppler) gösterilmesidir . Bu grafikler akım eğrileri olarak adlandırılır ve her damar için farklı özellikler taşır. Renkli doppler modunda proba doğru olan ve probdan uzaklaşan akımlar kırmızı ve mavi renkler ile ekrana yansır. Bu görüntü elde edildikten ve ilgili damar saptandıktan sonra odak bu damar üzerine uygulanmak suretiyle aynı anda spektral doppler incelemesi de yapılarak kan akım hızları ve bu akıma karşı damarda ortaya çıkan direnç ile ilgili matematiksel ölçümler yapılabilir.

Doppler özelliği taşıyan ultrason cihazları geleneksel cihazlara göre son derece pahalı olduğundan her merkezde bulunmazlar ve bu nedenle çoğu zaman doppler incelemeleri Gebeliği takip eden doktor dışında başka bir doktor tarafından yapılmaktadır.

Halk arasında renkli ultrason olarak yanlış şekilde tarif edilen, özel eğitim ve deneyim gerektiren detaylı ultrason incelemesi ile doppler incelemesi birbirinden farklı işlemlerdir.

Doppler neden yararlıdır?
Kan oksijen ve besin maddelerini dokulara taşıyıp, atık maddeleri de bu doklardan uzaklaştırarak dokuların canlılığını sürdürmesini sağladığından herhangi bir dokuya olan kan akımlarının ölçülmesi o dokunun yeterli şekilde kanlanıp kanlanmadığının anlaşılması bazı durumlarda önemlidir.

Örneğin yumurtalığının kendi etrafında döndüğü over torsiyonu durumlarında over yeteri kadar kanlanmayacağından gangrene gidebilir ve kaybedilebilir. Böyle bir durumdan şüphelenildiğinde yapılacak doppler incelemesi ile overin yeteri kadar kanlanıp kanlanmadığının saptanması ameliyat kararı verilmesinde kritik önem taşıyabilir.

Öte yandan kanser ortaya çıktığı dokuda neovaskülarizasyon adı verilen yeni damarların oluşmasına neden olur. Yumurtalıklarda bir kitle varlığında bu artmış damarlanmanın doppler ile gösterilmesi patolojinin iyi ya da kötü huylu olduğu yönünde değerli ipuçları verebilir.

Gebelik takipleri açısından bakıldığında ise dopplerin bazı hastalık ve durumlar açısından risklerin saptanmasında önemli rolü vardır. Normalde Gebelik ile birlikte rahimi besleyen damarlardaki direnç azalır ve rahime dolayısı ile plasenta ve bebeğe olan kan akımı artar. Bu direncin azalmaması ve kan akımının düşük kalması durumunda doppler akım eğrilerinde çentikleşmeler gözlenir.

Doppler tarama testi olarak adlandırılan inceleme ile Gebeliğin 20. haftası civarında uterin arter adı verilen ve rahimi besleyen ana atardamarlar ile göbek kordunu içinde bulunan atardamardaki kan akımlarının ölçülmesi ve buradaki direncin değerlendirilmesi ile ileride ortaya çıkabilecek Gebelik zehirlenmesi (preeklempsi), rahim içi gelişme geriliği, plasentanın erken ayrılması (ablasyo plasenta), anne karnında bebek ölümü gibi durumlar açısından artmış risklerin öngörülebileceği iddia edilmektedir.

Buna göre her iki uterin arterin doppler incelemesinde çentikleşme gözlenmesinin patolojik ya da pozitif tarama testi olarak kabul edilmesi ve yakın takip yapılması önerilmektedir.

Ancak konu ile ilgili yapılmış çalışmaları bir arada değerlendiren bir araştırma sonucunda her hastada doppler tarama testinin yapılmasının gerekli olmadığı, sadece yüksek risk altındaki Gebelerde uygulanması gerektiği sonucu ortaya konmuştur (Bricker L, Neilson JP. Routine Doppler ultrasound in pregnancy (Cochrane Methodology Review). In: The Cochrane Library, Issue 4, 2003. Chichester, UK: John Wiley & Sons, Ltd.).

Göbek kordonu içinde bulunan atardamardaki kan akım eğileri de bebeğe giden kan miktarının saptanmasına ve özellikle gelişme geriliği olan durumlarda bebeğin içinde bulunduğu sıkıntılı durumun değerlendirilmesinde önemli rol oynar. Gebeliğin son dönemlerinde ileri derecede azalmış bir akım anne karnında bebek ölümlerine neden olabileceğinden doğum kararı verilmesinde kritik öneme sahiptir.

Bunlar dışında renkli doppler incelemesi erken dönemde bebeğin kalp atımlarının görülmesi ve dinlenmesi amacıyla da kullanılır. Yandaki fotoğrafta 9 hafta 6 günlük bir Gebelikte bebek kalp atımlarının doppler ile incelenmesi izenmektedir.Başka bir uygulama alanı da bebeğin kalbinden çıkan ana damarların gözlenmesidir. Rutin Gebelik ultrasonografisi sırasında bebeğin idrar kesesinin iki yanında damarsal yapıların gözlenmesi de olası bir anomali riskini azaltan bir bulgudur.

Nasıl yapılır?
Doppler ultrasonografi için ayrı bir incelemeye gerek yoktur. Eğer rutin Gebelik takipleri sırasında kullanılan ultrason cihazında doppler özelliği varsa doktorunuz herhangi bir dönemde bu moda geçerek kan akımlarını izleyebilir ve ölçebilir. Örneğin 6 haftalık bir Gebelikte ilk ultrason yapılırken bebeğin kalp atımları bu şekilde dinlenirken daha ileriki bir dönemde bebeğin idrar kesesi görüldüğünde hemen iki yanındaki damarsal yapılar renkli doppler ile izlenebilir.

Gebeliğin 20. haftası civarında yapılan detaylı ultrasonografi sırasında doktorunuz gerek görür ise rahimi besleyen damarlardaki kan akımlarını ölçebilir.

Daha ileri dönemlerdeki rutin incelemelerde göbek kordunundaki kan akımları ölçülerek bebeğin içinde bulunduğu durum değerlendirilir.

Doppler riskli midir?
Teorik olarak bakıldığında doppler ultrasonografinin bölgesel sıcaklık artışı ve baloncuk oluşturma riski daha yüksektir. Bu nedenle yine teorik olarak bu incelemenin yarattığı risk normal ultrason incelemesine göre biraz daha yüksektir. Ancak hayvan deneylerinde uzun süre doppler uygulanması durumunda dokularda yaklaşık 2.5 °C’lik bir artış olabileceği gösterilmekle birlikte bu düzey bile insanlarda güvenlidir ve Gebelikteki doppler incelemeleri bu kadar uzun sürmemektedir. Bugüne kadar insanlar üzerinde yapılan doppler incelemelerine bağlı olumsuz bir etki bildirilmemiştir.

 

3 ve 4 boyutlu ultrason:

Günümüzün modern Gebe takiplerinin vazgeçilmez ögesi olan ultrason cihazlarında kullanıma girdiği ilk günlerden bu yana çok hızlı bir gelişim yaşanmıştır. Cihazların boyutları giderek küçülürken elde edilen görüntü kalitelerinde de büyük ilerlemeler kaydedilmiştir.

Anne ve baba adayları bebeklerinin sağlık durumundan sonra en fazla kime ve neye benzediğini merak ederler. Gebelik takipleri sırasında zaman içinde iki boyutlu geleneksel ultrason görüntülerine aşina olmaya başladıktan sonra eli, ayağı burnu yüzü gibi detayları yorumlamak ve bebeği birilerine benzetmeye çalışmak keyifli bir süreçtir

Ultrasonun icadından önce de sonra da insanoğlunun en büyük hayallerinden birisi anne karnındaki bebeği 3 boyutlu yani gerçeğe yakın bir şekilde gözlemektir. Bu hayali ilk kez 1980’li yılların ortalarında Japon bir bilimadamı gerçekleştirmiştir. Elde edilen iki boyutlu görüntüler bilgisayar programları tarafından değerlendirilip işlendikten sonra 3 boyutlu bir görüntü yaratılmaktadır.

3 boyutlu ultrason adı verilen bu teknolojide kuşkusuz bilgisayar işlemci ve yazılımlarındaki gelişmenin rolü yadsınamaz. 1990’lı yılların başında piyasaya sürülen bu yeni ultrason cihazlarının en önemli dezavantajı gerçek zamanlı yani prob anne adayının karnındayken 3 boyutu görüntü yaratamamaları, bunun için incelemeden sonra 10-15 dakikalık bir süreye gereksinim duymalarıydı.

Son yıllarda ise bu sorun kısmen aşılmış ve 4 boyutlu olarak adlandırılan ultrason cihazları kulanıma girmiştir. Bu en son teknoloji ile donatılmış olan cihazlarda hem karından yapılan hem de vajinal yoldan yapılan ultrasonografi incelemelerinde eş zamanlı 3 boyutlu görüntü elde edilmektedir. Burada 4. boyut olarak tanımlanan zaman faktörüdür ve incelemenin eş zamanlı yapıldığını ifade etmektedir.

4 boyutlu ultrason cihazları geleneksel iki boyutlu inceleme özelliğinin yanısıra bünyelerinde hem renkli doppler hem de 3 boyut özelliğini birlikte barındırırlar.Bu yüzden oldukça pahalı cihazlardır ve tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de sadece belirli merkez ve kurumlarda kullanılabilmektedirler.

Tıpkı bilgisayar teknolojilerinde olduğu gibi ürünlerin ücretleri zaman içerisinde azalma eğilimi göstermektedir. İki yıl kadar önce 200 bin dolar düzeyinde olan 4 boyutlu ultrason ücretleri günümüzde 50-100 bin dolar civarına gerilemiştir ve yakın gelecekte daha fazla birimde yer alması kaçınılmazdır.

3 boyutlu ultrason incelemesi gerekli mi?
Her gelişen teknoloji ve ürünün ilk zamanlarda geniş kitlelerce kabul görmesi zor olabilir. Bu durum üç boyutlu ultrason için de geçerlidir.

Gerçekten de kullanıma girmesinden bu yana yapılan çalışmalarda 3 boyutlu ultrason incelemesinin bebeğe ait anomalileri saptamada ve bebeğin iyilik halini değerlendirmede birkaç istisnai durum dışında geleneksel iki boyutlu ultrasonografiye belirgin bir üstünlüğü saptanamamıştır.

Bu durumlardan en önemlisi yarık damak ve dudak anomalilerinin saptanmasıdır. Bu anomalilerin varlığında 3 boyutlu ultrason incelemeleri daha detaylı birgi verebilmektedir.

2 boyutlu geleneksel ultrasonografi bebeğin iç organları hakkında detaylı bilgi sağlayabilirken üç boyutlu yapısı hakkında zaman zaman yatersiz kalabilmektedir. Örneğin geleneksel iki boyutlu ultrasonografide bebeğin el ve ayak parmaklarını tam anlamı ile değerlendirebilmek her zaman mümkün olmayabilir. Bu aşamada dört boyutlu ultrason geleneksel ultrasona göre daha avantajlı olmaktadır.

Bugün için dört boyutlu ultrasonografi biraz daha fantastik bir inceleme olarak görünmektedir. Anne baba adaylarının doğmamış bebeklerini ekranda görmeleri bazı psikologlara göre anne-baba ve bebek arasında doğumdan sonra kurulacak olan bağın daha güçlü olmasına yardımcı olmaktadır. Ayrıca bebeklerini önceden gören anne adaylarının Gebeliklerinin geri kalan kısmını daha rahat geçirdikleri de iddia edilmektedir.

Teknoloji hızla ilerlemeye devam ettikçe bu cihazların fiyatları düşecek ve daha fazla anne adayı bu olanaktan yararlanabilecektir.

 

Gebelik ve Seyehat

Gebe kalmadan önce belki de gezmeyi, seyahat etmeyi, değişik yerler, insanlar tanımayı ve tatil yapmayı çok seviyordunuz. Kim sevmez ki?.. Peki Gebesniz diye bütün bu zevklerinizden vaz mı geçmeniz gerekli?

Hayır. Gebelik bir hastalık durumu olmadığı için herşeyinizi kısıtlamanız gerekmiyor. Bazı küçük önlemler ve ipuçları ile tüm Gebeliğiniz boyunca seyahatlernize devam edebilirsiniz.
Hatta son zamanlarda Avrupa’da giderek popülarite kazanan bir akım başladı bile: Çiftler bebeksiz geçecek olan son birkaç aylarında başbaşa tatiller yapmaktan büyük zevk alıyorlar. Balayından esinlenerek bu romantik döneme “bebekayı” (babymoon) adı veriliyor.

İşte tüm Gebelik döneminiz boyunca dilediğiniz gibi güvenle gezmeniz için gerek duyduğunuz tüm bilgi ve ipuçları:

Gebelikte araba yolculuğu

Otomobil günümüz insan hayatının vazgeçilmez ögelerinden biri. Bir düşünün arabaya, miniüse ya da benzeri bir kara nakil aracına binmediğiniz kaç gün var. Sadece evden hiç dışarı çıkmadığınız ya da sadece yakın çevrenizde yürüyüş yapmak için çıktığınız günlerde arabadan uzak kalıyorsunuz. İnsanların önemli bir kısmı hergün ya kendi arabalarına, ya taksiye ya da arkadaşlarının arabalarına biniyorlar. Gebelik normal yaşantıda ciddi değişiklikler gerektirmediğine göre Gebe kadınların otomobile binmeleri de kaçınılmazdır.

Gebelikte otomobil seyahatini kısıtlamak için hiçbir gereklilik yoktur yalnız burada dikkat edilmesi gereken nokta kendi rahatınızı sağlamanızdır. Özellikle uzun yolculuklarda tuvalet ve uzun süre oturmanın zararlarından korunmak için sık aralıklarla mola vermek gereklidir. Benzer şekilde belirli bir haftaya kadar Gebeyken araba kullanmanızda da sakınca yoktur. Özellikle son aya gelindiğinde araba kullanmak bebeği tehlikeye atabilir. Karnınız büyüdüğü ve direksiyona çok yakın olduğu için olası bir kaza durumunda direksiyonun karnınıza çarpma olasılığının yüksek olması bu durumun nedenidir. Bu nedenle son haftalara gelindiğinde arabayı başka birisinin kullanması daha iyi olacaktır.

Emniyet kemeri
Araba, otobüs, uçak.. hangi taşıt aracı olursa olsun yolculuklarınız sırasında mutlaka emniyet kemeri kullanmalısınız. Emniyet kemerini bağlarken karnınızın üstünden değil altından geçmesine ve kalçalarınız hizasında olmasına dikkat etmelisiniz. Bu son derece önemlidir. Kalça kemiği vücudumuzdaki en güçlü kemiklerden birisidir.Eğer emniyet kemerini tam karnınızın üzerinden geçecek şekilde bağlarsanız olası bir kaza durumunda ortaya çıkan ani ve şiddetli basınç bebeğin plasentasının erken ayrılmasına neden olabilir. Eğer emniyet kemeri üç noktalı ise yani bir de omuz üzerinden dolaşan kısmı varsa bu çok daha güvenlidir. Kemerin omuz kısmı bağlandığında tam göğüs arasında olmalıdır. Eğer kemerin yukarı aşağı ayarı varsa bu şekilde ayarlamalı, ayar yoksa oturuş pozisyonunuzu değiştirerek kemerin göğüs aranızda olmasını sağlamalısınız. Kemerin boyun hizanızda olması tehlike yaratabilir.

Unutmayın. Sizin kemikleriniz, kaslarınız, organlarınız ve bebeğin içinde yüzdüğü amniyon sıvısı bebeği pek çok dış etkene karşı korur. Bu nedenle kendinizi korumanız aynı zamanda bebeğinizi korumanız anlamına gelir. Emniyet kemerinizi mutlaka takmalısınız.

Havayastıkları (airbag) Gebeler için zararlı mıdır?
Havayastıkları, emniyet kemerinizi uygun şekilde bağladığınız ve havayastığından yaklaşık 25 santimetre uzakta olduğunuz sürece Gebelikte başka hiçbir zaman olmadıkları kadar güvenlidirler.

Sürücü ya da yolcu koltuğunda da olsanız koltuğunuzu ileri, geri ya da yukarı aşağı ayarlayarak güvenli ve rahat bir oturuş pozisyonu edinin. Eğer arabayı kendiniz kullanacaksanız ve aracınızın direksiyonu ayarlanabiliyorsa mutlaka karnınızdan olabilecek olan en uzak mesafeye ayarlayın.

Kaza olursa ne yapmalısınız?
Trafik kazaları ne yazki ki ülkemizin tüm dünyada liderliği bırakmadığı alanlardan birisi. Hergün ülkemizde büyüklü küçüklü birçok kaza meydana geliyor. Eğer Gebeyken otomobilinizle yolculuk ederken kaza geçirirseniz mutlaka bir sağlık kuruluşuna başvurmalısınız. Kazanın hafif olması durumunda bile bunu ihmal etmemelisiniz. Eğer kasılmalarınız, ağrınız ya da kanamanız varsa mutlaka zaman kaybetmeden doktorunuzla görüşmelisiniz. Annenin vücudu genelde bebeği travmalara karşı korur ancak bununla birlikte bazen travma sonrası bebeğin plasentası kısmen ya da tamamen ayrılabilir ve hiçbir belirti görülmeyebilir. Böyle bir durumda hem siz hem de bebeğiniz ciddi tehdit altında demektir. Özellikle Gebeliğiniz 20 haftadan büyükse kazanın şiddeti ne olursa olsun zaman kaybetmemelisiniz.

Uzun seyahatlerde nelere dikkat etmelisiniz?
Harhangi bir yerde uzun süre oturmak bacaklarınızdaki kan dolaşımını etkiler ve ayak ile bileklerde şişmelere neden olabilir. Bu nedenle her türlü yolculukta her 1.5-2 saatte bir mola vererek hafif yürüyüş yapmalı ve kan dolaşımınızı canlandırmalısınız. Bu kısa yürüyüşler sırasında bacaklarınıza germe egzersizleri de yaptırabilirsiniz. Yolculuk sırasında otururken de bazı germe hareketleri yaparak uzun süreli oturmanın olumsuz etkilerini azaltabilirsiniz.

Bunun için oturur pozisyondayken bacaklarınızı iyice ileriye doğru uzatın, topuklarınız merkez olacak şekilde ayağınızı yavaşça kendinize doğru kuvvetice çekerek baldır kaslarınızı gerin. Daha sonra ayak bileklerinizi sağa sola çevirin ve parmalarınızı açıp kapatın.

Gebelikte uçak yolculuğu

Otomobil kadar olmasa da günümüzün modern insanı zaman zaman uçak seyahati yapmak durumunda kalır. Gebe iken uçak yolculuğu yapmaksa çoğu kez kadınlarda endişe yaratır. Uçak firmalarının Gebe olduğunu beyan eden kadınlardan uçabilir raporu istemesi ise bu korkuları şiddetlendirir. Oysa Gebelikte uçak yolculuğu kanama, şeker hastalığı, yüksek tansiyon ya da erken doğum öyküsü gibi yüksek risk faktörlerinin olmadığı durumlarda son derece güvenlidir.

Gebelikte seyahat etmek için en keyifli dönem 14 ile 27’nci haftalar arası yani ikinci trimesterdır. Bu dönemde sabah bulantıları geride kalmış, uyku hali kaybolmuş, düşük olasılığı azalmış ve Gebeliğe alışıldığı için artık olay keyif verici bir hal almıştır. Gezmek, dolaşmak, ve Gebeliğin keyfine varmak için tüm şartlar uygundur

Üçüncü trimesterda uçmak güvenli midir?
Herhangi bir tıbbi komplikasyon yoksa, karnınızda ikiz ya da üçüz bebek taşımıyorsanız ya da daha önceden erken doğum yapmadıysanız Gebeliğinizin 36.haftasına kadar kabin basıncı ayarlı uçaklar ile yolculuk yapabilirsiniz. 36. haftadan sonra pek çok havayolu şirketi Gebe kadınları uçaklarına kabul etmemektedir. Bunun nedeni anne ya da bebek açısından ortaya çıkabilecek olan riskler değil olası bir doğum durumunda havayolu şirketinin havadayken yaşanacak olan bir doğum nedeniyle risk almak istememeleridir.

Bilet acentaları rezervasyon sırasında size Gebe olup olmadığınızı ya da beklenen doğum tarihinizin ne zaman olduğunu sormazlar ancak uçağa binmek üzere kapıya yöneldiğinizde tatsız bir süprizle karşılaşabilirsiniz. Eğer beklenen doğum tarihinize 1 hafta ya da daha az kalmış ise havayolu şirketi sizi uçağa almama hakkın sahiptir. Uçağa biniş sırasında sorun yaşamamak ve hatta uçuşu kaçırmamak için doktorunuzdan uçak yolculuğu yapmanızda bir sakınca olmadığında dair rapor alıp bunu tüm uçuşlarınız sırasında yanınızda taşımanız uygun bir davranış olacaktır. Bu raporda muayene olduğunuzun ve 72 saat içinde doğumun başlayabileceğine ilişkin bir bulguya rastlanmadığının belirtilmesi özellikle Gebeliğinizin son dönemlerindeyseniz yararlı olabilir.

Her havayolu şirketinin kendine ait politikaları ve yaklaşımları vardır. Rezervasyon yaptırırken durumunuzu belirtmeniz ve seyahatinize engel herhangi bir yaklaşım olup olmadığını araştırın.Bu konu ile ilgili olarak Türk Hava Yolları’nın resmi internet sitesinde açıkladığı Gebe yolcu taşıma politikası şu şekildedir:

 
  • 7 ayını ( 28 hafta ) bitirmiş Gebe yolcularımız kendi doktorundan aldığı “Uçakla Seyahatinde Sakınca Yoktur” ibaresi yer alan bir rapor ile seyahat edebilirler.
  • Bu raporun tarihi 7 günden eski olamaz.
  • 7 aya (28 hafta) kadarki Gebe yolcuların seyahatinde yolcu beyanı esastır.
 
 

 

Gebeliğiniz sırasında uçak yolculuğuna çıkarken dönüş zamanında kaç haftalık olacağınızı ve yeni bir rapor gerekip gerekmediğini kontrol etmeyi unutmayın.

Dikkate almanız gereken tek nokta havayolu şirketlerinin politikaları olmamalıdır. Uçak yolculukları genelde rahatsız koltuklarda yapılan sıkıcı seyahatlerdir. Gebelik döneminde yolculuk esnasında çok daha çabuk sıkılabilirsiniz. Gebeliğinizin son dönemlerinde çokmecbur kalmadıkça uçak yolculuğundan kaçınmanızı öneririm.Özellikle yurtdışı uçuşlarda gittiğiniz yerdeki sağlık koşullarını ve sunulan hizmeti de araştırmalı ve aklınızın bir köşesinde tutmalısınız. Gittiğiniz yerde aniden sancılarınız başlar ise yeterli bir sağlık hizmeti alabileceğinizden emin olmalı eğer olanağınız varsa bu tür hastane ve merkezlerin adres ve telefonlarını yanınızda bulundurmalısınız.

Hava alanına girerken geçtiğim kapı ve dedektörler bebeğime zarar verir mi sorusu çok sıkkarşılaştığımız sorulardan birisidir. Bu sorunun cevabı HAYIR’dır. Hava alanlarının girişindeki dedektörler metal dedektörüdür ve X ışını ile çalışmazlar. Bu nedenle bu kapılardan güvenle geçebilirsiniz.

Uçaktaki kabin basıncı bebeğinize zarar vermez. Bir çok ticari havayolu şirketi uçaklarındaki kabin basıncını belirli bir seviyede tutmak zorundadır. Bu yasal bir zorunluluktur. Yapılan incelemelerde kabin basıncının bebeğe zarar verebileceği yönünde bir kanıt bulunamamıştır. Gerçekte asıl sorun kabin basıncı olmayan küçük uçaklar ile yapılan yolculuklarda yaşanmaktadır. Kabin basıncı sağlanmadığında örneğin 10.000 feet yükseklikte uçarken sanki yüksek bir dağın zirvesinde gibi olursunuz. Bu yükseklikte oksijen basıncı çok azalmıştır ve vücudunuz sizin ve bebeğiniz için yeterli oksijeni sağlayabilmek için daha fazla çalışmak zorundadır.

Uçak yolculuğu sırasında nelere dikkat etmelisiniz?
Harhangi bir yerde uzun süre oturmak bacaklarınızdaki kan dolaşımını etkiler ve ayak ile bileklerde şişmelere neden olabilir. Bu nedenle her 1.5-2 saatte bir ayağa kalkıp koridorda yürüyüş yapmalı ve kan dolaşımınızı canlandırmalısınız. Bu kısa yürüyüşler sırasında bacaklarınıza germe egzersizleri de yaptırabilirsiniz. Yolculuk sırasında otururken de bazı germe hareketleri yaparak uzun süreli oturmanın olumsuz etkilerini azaltabilirsiniz.

Bunun için oturur pozisyondayken bacaklarınızı iyice ileriye doğru uzatın, topuklarınız merkez olacak şekilde ayağınızı yavaşça kendinize doğru kuvvetice çekerek baldır kaslarınızı gerin. Daha sonra ayak bileklerinizi sağa sola çevirin ve parmalarınızı açıp kapatın.

Gebelik sırasında yapılan uçak yolculuklarında uzun süre rahatsız bir pozisyonda hareketsiz oturmak tromboz (damar içindekan pıhtısı) ve varis riskini arttırır. Uçuş süresince özel varis çorabı giymek bacaklarınızdaki kan dolaşımını destekler ve şişmiş damarları rahatlatır.

Eğer yanınızdaki koltuk boşsa ya da uçak içinde yan yana iki boş koltuk bulabilirseniz uzun oturmak suretiyle ayaklarınızı kaldırabilirsiniz. Uçaktaki kabin basıncı ayaklarınızda şişmeye neden olabilir. Ayakkabılarınızı çıkararak kendinizi daha iyi hissedebilirsiniz. Yürüyüş sırasında rahat ve sağlıklı olmasa da uçuş süresince terlik giymeniz rahatlamanıza yardımcı olacaktır.

 

Gebelikte tren ve otobüs yolculuğu

Ülkemiz açısından bakıldığında şehirlerarası yolculuklarda en fazla kullanılan ulaşım aracı otobüslerdir. Tren ise daha çok Avrupa ülkelerinde tercih edilmektedir. Bununla birlikte özellikle Ankara-İstanbul gibi büyük şehirlerimiz arasında da tren ile yolculuk yapmak mümkündür.

Genel olarak bakıldığında Gebelik sırasında tren ya da otobüs ile yolculuk etmek güvenlidir. Ancak Türkiye şartlarında trafik kazalarının son derece yaygın ve artık neredeyse sıradan olaylar haline gelmesi nedeni ile Gebelik açısından olmasa bile sizin hayatınız ve sağlığınız açısından bu yolculuğun ne kadar güvenli olduğu tartışılabilir.

Trende de otobüste de yapılacak olan şey aslında çok kolaydır. Arkanıza yaslanıp yolculuk ederken dinlenmek. Seyahat ettiğiniz güzergaha bağlı olarak pencereye yansıyan manzarayı seyretmek, aynı yerlerden kendi arabanızla defalarca geçtiğiniz halde fark etmediğiniz güzelliklerin tadını çıkarmak bu yolculukları keyifli kılar. Trafik sorunuyla başetmek zorunda olmamak, gözlerinizi kapatıp müzik dinleyebilmek ya da kitap okumak hatta televizyonda film seyretmek çoğu kez zamanın nasıl geçtiğini anlamadan yolun sona erdiğini fark etmenizi sağlar. Üstelik tren ya da otobüs biletleri, uçak hatta kendi arabanızla yolculuk etmekten daha kolaydır.

Tren ise o ritmik sesi ve sallantısıyla aslında romantik bir seyahat alternatifidir. Çoğu zaman mesafeleri geniş olan koltuklar arasında ayaklarınızı uzatabilir, geniş koridorlarda uzanabilir, yemekli vagonda karnızını doyurabilir hatta yataklı vagonlarda uyuyarak yolculuk edebilirsiniz.

Tren kadar konfrolu olmasa da günümüzün otobüsleri daha geniş aralıklı koltukarı, havalandırma olanakları, içindeki tuvalet, mutfak gibi kolaylıkları ve hatta video televizyon gibi luksleri ile yakın geçmişin benzer araçlarından çok farklıdır.

Tren ya da otobüs yolculuğunun dezavantajları nelerdir?
Eğer otobüs yolculuğu kötü gidiyorsa neredeyse sonsuza dek sürecekmiş gibi gelir. Otobüste uyuyamamak çok büyük bir problem olabilir. Tren ve otobüsteki havalandırma değişkenlik gösterebilir, sıcak ve soğuk ayarlamaları her zaman istenilen şekilde olmaz. Özellikle ülkemizdeki trenlerin içi ya aşırı sıcak ya da donduracak kadar soğuk olmaktadır. Bunlardan daha önemlisi otobüs ve trenlerin pek çoğunda emniyet kemeri bulunmaz ki bu sadece Gebeleri değil tiü yolcuları olası bir kaza anında büyük tehlike altına iter.

Gebelikte tren yolculuğunu daha keyifli hale getirebilmek için bazı basit önlemler işinize yarayacaktır. Öncelikle eğer gideceğiniz mesafe ya da süre uzunsa biraz daha fazla ücret ödeyip yataklı vagondan yer almayı mutlaka düşünmelisiniz. Kompartmanınızı alırken tekerleğin üzerinde olmaması daha iyidir. Çünkü tekerlek sesi uyumanıza engel olabilir. Trendeki restoranda genelde sandviç, patates kızartması gibi hazırlanması kolay ancak her zaman taze olmayan ve oldukça yüksek fiyatlardan satılan yiyecekler bulunur. Bu nedenle kendinize yiyecek olarak temzliğinden emin olduğunuz salata ve çiğ yenebilen sebze yemekleri hazırlayabilirsiniz.

Otobüs yolculuğunu kolaylaştırmak için de bazı önlemler alabilirsiniz. Öncelikle eğer otobüste boş koltuk varsa yanınızdaki kişiden o koltuğa geçmesini isteyebilir ve böylece ayaklarınızı yan tarafınızdaki koltuğa uzatabilirsiniz. Otobüsler genelde gereğinden fazla sıcak olurlar. Pencere açma gibi bir şansınız da olmadığı için kat kat çıkartabileceğiniz şekilde giyinin. Otobüslerde genelde yol tutan ve midesi bulanan yolcular için poşet bulunmaz. Tatsız bir durumla karşılaşmamak için özellikle Gebeliğinizin erken dönemlerindeyseniz kendi poşetinizi yanınızda taşıyın. Seyahat sırasında bagajlarınıza ulaşmanız olanak dışı olduğu için gereksinim duyabileceğinizi düşündüğünüz her şeyi yanınıza alın.

Harhangi bir yerde uzun süre oturmak bacaklarınızdaki kan dolaşımını etkiler ve ayak ile bileklerde şişmelere neden olabilir. Bu nedenle tren yolculuklarında her 1.5-2 saatte bir ayağa kalkıp koridorda yürüyüş yapmalı ve kan dolaşımınızı canlandırmalısınız. Aynı şeyi otobüs yolculuğu sırasında her molada yapmanız gerekir. Bu kısa yürüyüşler sırasında bacaklarınıza germe egzersizleri de yaptırabilirsiniz. Yolculuk sırasında otururken de bazı germe hareketleri yaparak uzun süreli oturmanın olumsuz etkilerini azaltabilirsiniz.

Bunun için oturur pozisyondayken bacaklarınızı iyice ileriye doğru uzatın, topuklarınız merkez olacak şekilde ayağınızı yavaşça kendinize doğru kuvvetice çekerek baldır kaslarınızı gerin. Daha sonra ayak bileklerinizi sağa sola çevirin ve parmalarınızı açıp kapatın.

 

Uçak ile seyahat sırasında dikkat edilmesi gereken noktalar

Uçak ile seyahat edecek olan Gebe kadınların uçuş sırasında dikkat etmesi gereken noktalar.

Gebelik tek başına kanın pıhtılaşmaya olan eğilimini arttıran bir durumdur. Uçak yolculukları sırasında uzun süre hareketsiz kalmak Gebe olmayan kişilerde bile kanın bacak damarları içinde pıhtılaşması ve bu pıhtının yerinden koparak akciğer, beyin gibi hayati organlara giden kan akımını tıkamasına neden olabilir. Tromboembolik olay adı verilen bu durum nadir görülse de hayatı tehdit eden bir tablo oluşturması açısından önemlidir.

İngiliz Kraliyet Obstetrisyen ve Jinekologlar Koleji (RCOG) 2001 yılında yayınladığı rehberde havayolu ile seyahat etmeyi planlayan Gebe kadınların tromboemboli risklerini azaltmaları için bazı önerilerde bulunmaktadır. Uzun süre hareketsiz kalmamak ve yeterli sıvı almanın dışında bazı durumlarda riski en aza indirmek için varis çoraplarının giyilmesi de önerilmektedir.

RCOG’nin önerileri şu şekildedir.

Bu öneriler Gebeliğin başından doğum sonrası 6. haftanın (lohusalığın) sonuna kadar tüm Gebe kadınlar için geçerlidir. Ancak Gebelik dışında yaş, geçirilmiş tromboemboli öyküsü, aile öyküsü, preeklampsi, büyük bacak varisleri gibi ek risk faktörleri varlığında ek öneriler bulunmaktadır.

Gebelik dışında ek risk faktörü olmayan Gebeler

3 saatten kısa uçuşlar

  • Bacak egzersizleri yapın
  • Uçuş sırasında hareket edin uçak içinde dolaşın
  • Bol sıvı almaya özen gösterin
  • Alkol ve kafain alımını en alt düzeyde tutun

3 saatten uzun uçuşlar

Kısa süreli uçuşlardaki önerilere ek olarak

  • Diz altı varis çorabı giyin

Ek risk faktörleri varlığında

3 saatten kısa uçuşlar

  • Bacak egzersizleri yapın
  • Uçuş sırasında hareket edin uçak içinde dolaşın
  • Bol sıvı almaya özen gösterin
  • Alkol ve kafain alımını en alt düzeyde tutun
  • Diz altı varis çorabı giyin

3 saatten uzun uçuşlar

Yukarıdaki önerilere ek olarak

  • Uçuş günü ve takip eden günde düşük dozlu heparin enjeksiyonu

ya da

  • Uçuştan 3 gün öncesinden başlayarak uçuş günü de dahil olmak üzere günde 1 kez 75 miligram aspirin alın

 

Gezgin Gebelere öneriler

Endişenizi azaltın

Yolculuğa çıkarken çoğumuz tatlı bir gerginlik yaşarız. Gebe olduğunuzda bu gerginliğin çok daha fazla olduğunu fark edebilirsiniz. Ancak bu stresten kurtulmanın yolu dokuz ay boyunca eve kapanmak değildir. Bazı basit öneriler ile endişelerinizi azaltabilirsiniz.

Örneğin havalanına ya da terminale geç kalma endişelerini fazlasıyla yaşıyor olabilirsiniz. Bu kez her zaman çıktığınızdan daha erken terk edin evinizi. Varacağınız yere yarım saat önce varmanız ve orada dükkanlara ya da yolculara bakarak zaman geçirmeniz geç kalma korkuları yaşamanızdan daha iyidir. Yanınıza hafif ve kolayca taşıyabileceğiniz kadar bagaj alın. Gebe kalmadan önce taşıdığınızdan daha az şey taşıyabileceğinizi unutmayın.

Enerjinizi üst düzeyde tutmaya çalışın
Gebelik özellikle başlarında ve sonda neredeyse halsizlik ile eş anlamlıdır. Gebe kalmadan önce dağlara tırmanan, müze müze gezen, bisiklet ile tepelerde dolanan son derece aktif biri bile olsanız Gebelik dönemi kendinizi rölantiye almanız gereken bir süreçtir. İş gezileri belki ertelenemez ama turistik amaçlı gezilerinizin sayısını azaltabilir ya da Gebeliğinizin ortalarına denk getirebilirsiniz. Tatilde sürekli gezmek ve aktivitede bulunmak zorunda değilsiniz. kendinize dinlemke ve enerji toplamak için zaman ayırın. Uykunuzdan asla taviz vermeyin.

Yediklerinize dikkat edin
Uzun süre aç kalmaya dayanıklı olabilirsiniz ama unutmayın sizin aç kalmanız demek bebeğinizin de aç kalması anlamına gelir. Bu nedenle öğün kaçırmamaya dikkat edin. Özellikle yaz günlerinde bol sıvı almaya özen gösterin ancak bilmediğiniz ve açıkta satılan ya da musluktan akan suyu içmeyin. Mutlaka bildiğiniz bir markanın şişelenmiş suyunu tercih edin. Yanınızda her zaman şişe su taşıyın. Ama suyu sadece taşımayın; İÇİN. Sıvı eksikliği yani dehidratasyon hoş olmayan bir durumdur.

Yolculuk sırasında yemek düzeniniz değişebilir. Ancak varacağınız yere ulaştığınızda yeniden bir düzen oluşturun. Dengeli beslenmeye gayret gösterin. Abur cubur’a itibar etmemeye çalışın ancak yanınızda yüksek enerjiye sahip atıştırabileceğiniz şeyler olması yararlıdır.

Tuvaleti ihmal etmeyin
Gebelik sırasında özellikle erken dönemlerde ne kadar sık tuvalete gittiğinize inanamayabilirsiniz. Seyahat sırasında tuvalet ihtiyacınızı gidermede güçlük yaşayabilirsiniz. Dışarıdan lüks görünen pek çok restoran, kafe gibi mekanın tuvaletlerinin tahmin ettiğinizden daha pis olduğunu fark etmişsinizdir. Bu nedenle temiz bir tuvalet bulduğunuzda fırsatı kaçırmayın.O anda acil gereksiniminiz olmasa bile idrarınızı yapmaya çalışın. Bir daha ne zaman temiz tuvalet bulabileceğiniz belli olmaz.

Tuvalet ihtiyacınız geldiğinde bazen yetişemeyecek gibi olursunuz. Bu durumda fazla zaman kaybetmemek açısından giyisileriniz önemlidir. Çok zor açılan bir tulum giydiğinize pişman olabilirsiniz. Bu nedenle kolay çıkartılabilen bir pantolon ya da etek giymeyi tercih edin. Tulum Gebelikte çok şık dursa bile her zaman fonkisyonel değildir. Acil bir durumda tulumun askılarının yerlere değmesi herhalde hoşunuza gitmezdi.

Rahatınıza düşkün olun!
Harhangi bir yerde uzun süre oturmak bacaklarınızdaki kan dolaşımını etkiler ve ayak ile bileklerde şişmelere neden olabilir. Bu durum her türlü araç ile yolculukta ortaya çıkar. Bu nedenle yolculuklarda her 1.5-2 saatte bir mola verip ya da araç içinde ayağa kalkıp koridorda yürüyüş yapmalı ve kan dolaşımınızı canlandırmalısınız. Bu kısa yürüyüşler sırasında bacaklarınıza germe egzersizleri de yaptırabilirsiniz. Yolculuk sırasında otururken de bazı germe hareketleri yaparak uzun süreli oturmanın olumsuz etkilerini azaltabilirsiniz. Bunun için oturur pozisyondayken bacaklarınızı iyice ileriye doğru uzatın, topuklarınız merkez olacak şekilde ayağınızı yavaşça kendinize doğru kuvvetice çekerek baldır kaslarınızı gerin. Daha sonra ayak bileklerinizi sağa sola çevirin ve parmalarınızı açıp kapatın.

Gebelik sırasında yapılan uçak yolculuklarında uzun süre rahatsız bir pozisyonda hareketsiz oturmak tromboz (damar içindekan pıhtısı) ve varis riskini arttırır. Uçuş süresince özel varis çorabı giymek bacaklarınızdaki kan dolaşımını destekler ve şişmiş damarları rahatlatır. Eğer yanınızdaki koltuk boşsa ya da uçak içinde yan yana iki boş koltuk bulabilirseniz uzun oturmak suretiyle ayaklarınızı kaldırabilirsiniz. Uçaktaki kabin basıncı ayaklarınızda şişmeye neden olabilir. Ayakkabılarınızı çıkararak kendinizi daha iyi hissedebilirsiniz. Yürüyüş sırasında rahat ve sağlıklı olmasa da uçuş süresince terlik giymeniz rahatlamanıza yardımcı olacaktır.

Rahat ve düz topuklu bir ayakkabı özellikle uzun yürüyüşler için şarttır. Her türlü olasılığa karşı yanınızda benzer özelliklere sahip bir çift ayakkabı daha bulundurun. Ayakkabı vurmaları için özel olarak üretilmiş yastıklardan bulundurmanız yararlı olabilir.

Mantar enfeksiyonu olmamaya bakın!
Gebelik sizi mantar enfeksiyonlarına karşı zayıf hale getirir. Sıcak, nemli ortamlar durumu genelde daha da kötüleştirir. Dar giymek ile mantar enfeksiyonu arasındaki ilişki tartışmalı olsa da siz yine de bol ve rahat şeyler giymeye gayret gösterin. Dar kesimli kot ve pantolonları evde bırakın. Benzer şekilde sentetik giysilerden de uzak durmalısınız.

Seyahate çıkmadan önce gerekli olabilecek ve Gebelikte güvenli bir şekilde kullanabileceğiniz ilaçların bir listesini doktorunuzdan isteyin ve bunları mutlaka yanınızda bulundurun. Doktorunuzun haberi ve onayı olmadan hiç bir ilacı kullanmayın, hiçbir aşı yaptırmayın

Tehlikeden uzak durun!
Su kayağı, snowboarding, kayak, rüzgar sörfü, yamaç paraşütü gibi ekstrem sporlar favoriniz olabilir ama bu tür aktiviteler Gebelik için hiç de uygun değildir. Düşme riskinizin yüksek olduğu her türlü spor ve fiziksel aktiviteden uzak durmalısınız. Dalma sporu da Gebelikte yasak olan sporlardandır. Suyun dibinden yukarıya çıkarken oluşabilecek hava kabarcıkları hem sizi hem de bebeğinizi risk altına sokar. Çok masum görünse bile eğlence parkları da Gebeler için uygun değildir. Aniden hızlanıp yavaşlayan trenler ya da çarpışan otomobiller fetusa zarar verebilir.

 

Gebeliğin son trimesterında uçak yolculuğu güvenli midir?

 

Pek çok havayolu şirketi kabul edilebilir nedenlerle Gebeliğinin son dönemlerini yaşayan kadınları taşımayı istememektedir.Bunun en önemli nedeni anne ya da bebeğe yüklenen risk değil havada gerçekleşecek bir doğumun yaratacağı güçlüklerdir. Bu konuda her havayolu şirketinin kendi kuralları vardır.

Kabin basıncı ayarlı uçaklarla seyahat ederken bebeğinizin zarar görmesinden korkmanız gereksizdir. Tıbbi bir komplikasyon ya da artmış risk söz konusu değilse hava yolculuğu son trimesterda dahil olmak üzere Gebeliğin her döneminde güvenlidir ancak dikkat etmeniz bazı noktalar vardır:

  • Uçakta oturacağınız koltuğu belirlerken koridor tarafında olmasını isteyin. Bu sayede hem daha geniş bir hareket alanına sahip olursunuz, hem tuvalete gitmeniz kolaylaşır hem de ayak ve bacak hareketleri için yeterli yer kazanırsınız
  • Hava yolculukları vücudun su kaybetmesine neden olur bu nedenle yeterli miktarda sıvı almalısınız.
  • Uçuş öncesi mutlaka doktorunuzun onayını almalısınız. Eğer şeker hastalığınız, yüksek tansiyonunuz ya da önceden erken doğum öykünüz varsa, veya çoğul Gebelik taşıyorsanız doktorunuz bu dönemde uçak ile seyahat etmenize izin vermeyebilir.

 

Dehidratasyonun önüne nasıl geçebilirim?

Günlük sıvı gereksiniminizi karşılamak için günde en az 8-10 bardak su içmelisiniz. Yapacağınız hafif egzersiz ve aktivitenin her 1 saati için fazladan 1 bardak daha su içmelisiniz. Meyve suları almanız gereken sıvının bir kısmını oluşturabilir ancak bunalrın yüksek miktarlarda kalori içerdiğini unutmamalısınız. Kahve, kola ve çay gibi kafeinli içecekler sıvı alımı olarak kabul edilmez çünkü bunlar idrar söktürücü etkiye de sahiptirler ve aldığınızdan daha fazla sıvıyı idrar olarak kaybetmenize neden olurlar. Su içmekten çok hoşlanmıyorsanız birkaç bardağının içine limon vs. sıkarak değişik tatlar elde edebilirsiniz. Sıvı alımınız yetersiz olduğunda dehidratasyon tehlikesiyle karşı karşıyasınız demektir.

Dehidratasyon belirtilerini öğrenin, bunlardan en bariz olanları ağızda ve burunda kuruluk ile idrar renginde koyulaşmadır.

Uçak yolculuğu kabin içindeki hava çok az miktarda nem içerdiği için dehidratasyona neden olabilir. Uçuş boyunca yeterli miktarda su içmeye dikkat edin.

Az nem kadar fazla nem de aşırı terlemeye, sıvı kaybına ve sonuçta dehidratasyona neden olabilir. Sıcağa bağlı sıvı kaybı varlığında elektrolit içeren soda gibi sıvılar alabilirsiniz.

Gebelik sırasında su içmenin tek amacı dehidratasyonu önlemek değildir. Su besin maddelerinin kan yolu ile bebeğe taşınmasına yardımcı olur. Aynı zamanda sistit, kabızlık ve hemoroid oluşmasını da engeller. Çelişki gibi görünse de Gebelik sırasında ne kadar çok su içerseniz vücudunuzun su tutma olasılığı da o ölçüde azalır.

 

Seyahatte kasılmalarım başlarsa ne yapmalıyım?

Pek çok Gebe kadın zamansız kasılmalar yaşamaktadır. Bu kasılmaların önemli bir kısmında sorun dehidratasyondur. Eğer seyahatiniz sırasında zamansız ve düzenli olmayan kasılmalar olduğunu hissederseniz hemen bulunduğunuz aktiviteyi sonlandırın, dinlenebileceğiniz bir yere gidin ve en az 2 bardak sıvı alın. İdrarınızı yaparak mesanenizi boşaltın. Rahim üzerindeki baskıyı azaltmak için sol yanınıza dönerek uzanın. Bu aynı zamanda rahiminize giden kan ve oksijen miktarını arttırarak onun gevşemesine yardımcı olacaktır.

Eğer kasılmaların sıklığı azalmaz ise, düzenli olmaya başlarsa ve 1 saat içinde 4-6’dan daha fazla sayıda oluyorsa mutlaka zaman kaybetmeden bir sağlık kuruluşuna başvurun

 

Gebelikte seyahat ederken nasıl giyinmeliyim?

Burada ana kural kendinizi nasıl iyi ve rahat hissediyorsanız o şekilde giyinmeniz gerektiğidir. Ancak bazı noktalara dikkat etmek gerekir. Öncelikle tek parça pantolonlu tulum gibi kıyafetler Gebelikte seyahat ederken pek uygun değildir. Bunun yerine alt ve üst ayrı kıyafetleri ya da etekli elbiseleri tercih etmelisiniz. Bu sayede acil tuvalet ihtiyacı hissettiğinizde geç kalma riskinizi en aza indirmiş olursunuz.

Tek kat yerine bir kaç kat giyinmek de önemlidir. Seyahat sırasında ani sıcaklık değişiklikleri yaşamak sık karşılaşılan bir durumdur. Klimatize ve soğuk bir hava alanından çıkıp aşırı sıcak bir ortama girdiğinizde ya da yaz günü klimalı arabanızdan mola yerinde indiğinizde, veya tam tersi kış günü sıcak arabanızdan dışarının soğuğuna çıktığınızda bir kaç kat giymiş olmanın avantajını fark edebilirsiniz.

Sayfamızı Paylaşın